in , ,

Pis Okurun Notları (215 – 220 )

215.) Saygın Ersin, Pir-i Lezzet, April Yayıncılık, Roman

Önyargılar gerçekten tuhaf işliyor.

Pir-i Lezzet, yıllardır farklı farklı kişilerin oldukça olumlu eleştiri yaptıkları, kimilerinin de yere göğe sığdıramadığı bir kitap.

Bu övgülerin ardından, Saygın Ersin kimdir, diye bakınırken Orkun Uçar ile ortak bir kitap yazdıkları bilgisine ulaşmıştım.

Orkun Uçar ise Metal Fırtına serisinin yazarlarından. Metal Fırtına da benim okumadığım ama olumsuz anlamda önyargı sahibi olduğum kitaplardan.

Burada düz mantık işledi ve Orkun Uçar ile ortak kitaba imza atan Saygın Ersin, benim için görünmez oldu.

Bu görünmezlik, Pir-i Lezzet’in kapağındaki New York Journal Of Books’tan yapılan bir alıntı ve kitabın on yedi dile çevrildiğini belirten ibareden sonra bir kat daha pekişti.

Ta ki Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu’nun ortak yaptıkları podcastlerin birinde kitapla ilgili övücü cümlelerini dinleyene kadar. Cabas ve Kozanoğlu da kitabı övüyorlarsa bu kitabı okumak farz oldu, diyerek Pir-i Lezzet’i edindim.

Okuduktan sonra da yersiz önyargımın beni körleştirmesine izin verdiğim için kendime kızmadan edemedim.

Pir-i Lezzet, üzerinde gerçekten iyi çalışılmış, derinlemesine bir araştırmanın kurguya oldukça iyi bir biçimde yedirilebildiği romanlardan. Yazarın, saray mutfağı, Osmanlı yemek kültürü vb. konularında anlattıklarının ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek bilemiyorum ama okurken sırıtmayacak bir biçimde kaleme alındıklarını söylemek gerek.

Saray mutfağı ve Osmanlı dönemi yemek kültürüne dair bilgilerin yanında birçok tarihi romanda temel problem olarak karşımıza çıkan inandırıcılık sorunu da bu kitapta başarıyla aşılmış.

Bununla birlikte, saray aşçısı da olsa insanların, sarayın arka kapılarından kimselere görünmeden dışarı çıkabiliyor olmaları, Aşçıbaşı’nın saraydaki dostlarının zaman zaman kartonlaşacak kadar iyi insanlar olmaları, kötülerin de benzer bir kartonluktan kurtulamamaları, Aşçıbaşı’nın eğitim sürecindeki zorlamalar gibi detaylara fazla takılmazsak Pir-i Lezzet’in oldukça başarılı bir roman olduğunu söyleyebiliriz.

Kitapta, romanın büyük bölümünde Aşçıbaşı olarak adlandırılan gizemli bir aşçının önce İstanbul’daki ünlü bir tüccarın konağında çalışmasını, devamında da saray mutfağında yaşadıklarını okuruz.

Aşçıbaşı, tüm bu süreçte ince ince planladığı bir iş üzerinde çalışmakta ve bu plana sadık kalabilmek uğruna da aşçılık yeteneklerini kullanmaktadır.

Aşçıbaşı’nın yeteneklerinin sınırsızlığını anlamamız için de onun geçmişi, ayrı bölümler halinde okurlara sunulur.

Tüm bu detaylar sunulurken merak ve gizem unsuru büyük bir başarıyla kullanılır ve Ersin’in akıcı anlatımı sayesinde de 314 sayfalık roman soluk almadan okunabilir.

216.) Murathan Mungan, Güne Söylediklerim, Metis Yayıncılık, Deneme/Konuşma

Murathan Mungan, 40 yılı aşan yazarlık hayatında hemen her türde kalem oynatmış, derlemeleri ile birlikte seksenden fazla kitapta imzası olan bir isim.

Mungan’ın üretkenliğine gıpta ile bakmamak mümkün değil.

Güne Söylediklerim, yazarın 2015 yılına kadar kitaplarına girmemiş yazı ve konuşmalarının derlenmesinden oluşuyor. Kitap, bu özelliğinden ötürü farklı okur kesimlerine hitap eden bir yapıya sahip.

Kitabın ilk bölümünü oluşturan “İstediler Yazdım” kendisinden rica edildiği için yazılan iki önsöz ve bir 8 Mart yazısından oluşuyor.

Güne Söylediklerim, yalnızca “Dara Mirada” adını taşıyan yazı için bile edinmeye değer. Mungan, bu yazısından Ezidilerin acılarla dolu tarihini, inançlarını, yaşayışlarını ve haklarında az bilinenleri son derece doyurucu bir üslupla kaleme almış.

Bu yazı dışında, Sevim Burak sempozyumunda yaptığı konuşma da Sevim Burak okurları için mutlaka okunması gereken bir yazı olmuş.

Bu iki yazı dışında, Murat Germen’in fotoğraflarını değerlendirdiği yazısı da genelde fotoğrafçılığa ilgi duyan özelde de Murat Germen’i tanıyan ya da merak edenler için kaçırılmaması gereken detaylar içeriyor.

217.) Yukarıda, Mungan’ın geniş bir yelpazeye yayılan kitaplarının sayısından bahsettim. Bu boyutta bir toplam, hiç kuşku yok ki okurları korkutur. Nereden başlasam, sorusunu sordurur ve devamında da eylemsizliğe neden olabilir.

Bu nedenle, varsayımsal okurumuza Mungan külliyatından birkaç başlangıç noktası önerebilirim:

Şiir: Yaz Geçer

Hikâye: Cenk Hikâyeleri

Roman: Yüksek Topuklar

Deneme: Meskalin 60 Draje

Otobiyografi: Paranın Cinleri

Seçki: Erkeklerin Hikâyeleri / Kadınlığın 21 Hikâyesi

Bonus: Şairin Romanı (Şairin Romanı, bir hayli zorlayıcı bir roman. Sanıyorum Mungan’ın üzerinde en çok çalıştığı yapıtı. Bu nedenle zorlu metinlere aşina okurların kitaptan daha fazla zevk alacağını tahmin ediyorum.)

218.) László Krasznahorkai, Şeytan Tangosu, Çeviren: Bülent Şimşek, Can Yayınları, Roman

Macarcaya yabancı olanlardan, adını yardım almadan yazabilenlere plaket verilen yazar László Krasznahorkai’nin Şeytan Tangosu isimli romanını nihayet bitirebildim.

Kitabı, ilk basımının yapıldığı yıl olan 2013’te almıştım. Aradan geçen sekiz yılda kitaba sayısız defa başladım bir o kadar da bıraktım.

Genelde bir kitabı bitirmek için ısrarcı olmam. En fazla elli sayfanın ardından kitabı niteliksiz bulduğum için, bana uygun olmadığı için ya da henüz vakti gelmemiş dediğim için bırakırım.

Şeytan Tangosu’nun ilk yirmi sayfasının ardından, her seferinde, henüz vakti gelmemiş ama bu kitabı bitirmeliyim, diyerek kenara koymuştum.

Bir keresinde de kitabın 1994 yılında Béla Tarr tarafından yapılan ve yedi buçuk saat süren uyarlamasına başladım. O uyarlama da yarım saati bulmadan kenara kaldırıldı. Uyarlamayı izlemeye yeniden başlar mıyım, emin değilim.

Sözü bu kadar uzattıktan sonra, Şeytan Tangosu’nun zor bir roman Béla Tarr’ın yaptığı uyarlamanın daha da zor bir film olduğu konusunda uzlaştık sanırım.

László Krasznahorkai, romanında insanların kaçmak için fırsat kolladıkları bir köyü merkeze alıyor.

Köye adeta sıkışıp kalmış köylüler, çamura bulanmış bir dünya ve durmak bilmeyen bir yağmur, romanın kasvetli dünyasına girmemizi bir hayli zorlaştırıyor. Yazar bu kasvetli dünyayı uzun cümleler ve bitmek bilmez paragraflarla anlatmayı tercih ediyor.

Bu sıkışmışlık hissinde boğulurken yıllar önce öldüğü sanılan Irimias ve arkadaşı bir anda ortaya çıkıyor ve adeta bir kurtarıcı gibi karşılanıyor.

Bu kurtarıcı kimdir ve başarılı olabilecek midir?

Roman bu sorular etrafında derinlemesine çözümlemeler sunarak devam edip gidiyor.

Romanın zaman çizgisi, tango gibi tasarlanmış. Tango hakkında yeterli bilgim yok ama ileri / geri hareket etmeye dayanan bir dans olduğu temel bilgisinden yola çıkarak, romandaki zaman sıçramalarının belli bir mantık çerçevesinde olduğunu söyleyebilirim.

Sonuç olarak, zorlu romanları bitirmiş olmak hiç kuşku yok ki insana bir zafer duygusu veriyor. Bu zafer duygusunu ayrı tutarsam, Şeytan Tangosu’nun beni; Bernhard’ın, Beckett’in, Marias’ın ya da Bolaño’nun yazdıkları kadar etkilemediğini belirtmem gerekir.

219.) Ethan Coen ve Joel Coen kardeşler 1996 ile 2000 yılları arasında üç büyük başyapıta imza atarlar.

1996 tarihli Fargo, kara komedi ile suç draması arasında gidip gelen, insan zihniyle oynayan senaryosu ile Coen’lerin sinemasının ne yöne gideceğini hissettiren bir yapımdı.

1998 tarihli Big Lebowski aradan geçen onca zamana rağmen eskimediği gibi, hayranları tarafından farklı farklı ülkelerde “adına özel” partiler yapılan bir filmdi. Kara mizahın Fargo’ya göre bir hayli önde olduğu Big Lebowski, aramıza kattığı “Dude” karakteri ile benim gönlümde de oldukça başka bir yere oturmayı başardı.

2000 tarihli, O Brother, Where Art Thou? Komedi dozunun biraz daha yükseldiği, müzikleri ve oyunculukları ile akılda kalan filmlerden biri olmayı başardı.

Coen kardeşler, 2001 yılında The Man Who Wasn’t There ile önceki üç filmden tamamen ayrılan ama içerdiği stil ve sinematografisi ile kendine özgü bir yer bulabilen başarılı bir yapıma imza attılar. Bu filmin de (önceki filmlere kıyasla daha küçük de olsa) kendi hayran kitlesini oluşturduğunu söyleyebilirim.

Coen’ler, sonraki yedi yıl boyunca sevenlerini endişelendirecek birkaç film daha çektiler ama bugünden bakılınca bu dönemin sembolü olarak adlarını anabileceğim, Intolerable Cruelty (2003) ve The Ladykillers (2004) “keşke olmasaydı” dediğim filmler olarak tarihteki yerlerini aldılar.

Ethan Coen ve Joel Coen’i seven bir seyirci olarak 2005 yılına geldiğimde kardeşlere dair beklentimi bir hayli düşürmüştüm. Bir daha “üç başyapıt” olarak adlandırdığım filmler kalibresinde işler çıkaramayacaklarına dair inancım günden güne pekişiyordu.

2007 yılına gediğimizde Coen’ler benim bu inancımı, Cormac McCarty’nin orijinal adı da No Country for Old Men olan ve 2005 yılında yayımlanmış romanının uyarlaması ile alaşağı ettiler.

Roman dilimize 2008’de kazandırıldığı için ben de önce filmi izleyenlerdenim.

No Country for Old Men; Coen kardeşler Cormac McCarty’den, kendileri için bir senaryo yazmasını istese ve yazar da bu yönetmenlerin önceki filmlerini izleyip onları tatmin edecek bir işe imza atmak istese ortaya çıkabilecek bir içeriğe sahip.

Kitap boyunca; absürt karakterler, ABD taşrasında yaşayan ve bazı tesadüfler sonucu kendini içinden çıkamayacağı bir şiddet sarmalının içinde bulan masumlar ve bu karakterlerin içine düştüğü basit bir olayı kısa cümlelerle ve derinlemesine analizlerle okura sunmayı başaran bir yazarla karşı karşıya kalırız. Kitabı dilimize usta çevirmen Roza Hakmen kazandırır ve ilk olarak Kanat Kitap tarafından yayımlanan roman 2018’de İthaki Yayınları tarafından hak ettiği kapak tasarımı ile yeniden satışa sunulur.

McCarty, okurlarının alışık olduğu üslubu ve içeriği No Country for Old Men’de de korur. Kısa cümlelerle yapılan anlatım, romanın sinematografik yönünü pekiştirir.

Romanın son kısımlarına doğru kitapta epeyce yer tutan kimi kısımları uyarlamaya almasalar da Coen’ler, seçtikleri malzemeyi çok çok iyi bir şekilde senaryoya aktarmayı başarırlar. Filmin bu halinin bile 122 dakika olduğu düşünülünce belki de bu tercihleri doğrudur. Bununla beraber, bu tercihlerinin Carla Jean Moss’un, kocası Llewelyn Moss ile ilgili son yargılarının kitaptakiyle tamamen farklı olmasına neden olduğunu da yazmadan edemeyeceğim. Bu farkı, kitabı okuyup filmi izleyenler görecek ve yapılan tercihin iyi mi kötü mü olduğuna herkes kendi karar verecektir.

Coen’lerin, Oyuncu seçimleri de muhteşemdir:

Javier Bardem, Anton Chigurh karakteri ile akıllara kazınan bir performans sergiler. Tommy Lee Jones, Josh Brolin ve Woody Harrelson da rollerinin hakkını verirler.

Temmuz 2022 itibarıyla IMDB’ye baktığımda filmin dört Oscar ödülünün yanında, 160 farklı ödül daha almış olduğunu ve 139 da adaylığının olduğunu okuyorum.

Bu, inanılmaz bir başarı olsa gerek.

Filmin Künyesi:

No Country for Old Men

Süre: 122’

Yönetmen: Ethan Coen, Joel Coen

Senaryo: Joel Coen, Ethan Coen, Cormac McCarthy

Ülke: ABD

İMDB: https://www.imdb.com/title/tt0477348/

220.) ALIŞVERİŞ SEPETİ:

Kitap fiyatlarındaki akıl almaz yükselişi gördükçe Pis Okurun Notları’nın “Alış Veriş Sepeti” maddesini yazmaya elim gitmemeye başladı. En nihayetinde, bu madde henüz okumadığım ama okumaya niyetli olduğum kitaplar hakkında. Buna rağmen bu maddenin varlığı da bir nevi öneri niteliği taşıyor olabilir. Bu noktada, Alışveriş Sepeti maddelerinin öneri niteliğinde değil de haber verme, duyurma amacıyla yazıldığını düşünerek kendimi rahatlatıyorum.

N. Can Kantarcı, takip etmeye çalıştığım çevirmenlerden. David Foster Wallace’ın beyin yakma garantili olduğu söylenen ve bin sayfadan uzun romanı Infinite Jest’in çevirisi üzerinde yıllardır çalıştığını biliyorum. Bu mücadeleyi sürdürürken başka çevirilere imza atmayı da sürdürüyor.

Kantarcı, son olarak, Haziran 2022’de satışa sunulan ve YKY’nin Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar dizisi içinde olduğu için radarıma giren Dracula’yı dilimize kazandırdı. Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar dizisinin kitapları, ağırlıkları, tutmadaki zorlukları, sayfa renkleri gibi handikapları olsa da birer nesne olarak kitaplığımda görmeyi sevdiğim yapıtlardan oluşuyor.

Bram Stoker’ın artık kültleşmiş bir karakteri yarattığı ve benim de yıllardır ihmal ettiğim Dracula’yı N. Can Kantarcı’nın çevirisi ile ve Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar dizisinden okumak isteyenlere haber vermiş olayım.

Süleyman Doğru da takip etmeye çalıştığım çevirmenlerden. En son Mario Vargas Llosa’nın Dünya Sonu Savaşı isimli kitabına yaptığı çeviri ile 2021 yılı Talât Sait Halman Çeviri Ödülünü kazanmıştı.

Mario Vargas Llosa, başta Teke Şenliği olmak üzere Latin Amerika diktatörlerini anlattığı hacimli romanları ile biliniyor. Teke Şenliği’nde Dominik diktatörü Rafael Trujillo’yu anlatmıştı. Yukarıda adını andığım Dünya Sonu Savaşı’nda ise 1800’lü yılların Brezilya’sında yaşanan Canudos İç Savaşını anlatıyordu.

2010 Nobel Edebiyat Ödülünün de sahibi olan Llosa’nın, neden bir türlü çevrilmedi, diye düşünüp ara ara kontrol etmekten kendimi alamadığım romanı Katedral’de Sohbet de yine Süleyman Doğru çevirisi ile Haziran 2022’de raflardaki yerini aldı. Katedral’de Sohbet de Llosa bu kez okurunu 1950’li yılların Peru’suna götürüyor. Manuel Arturo Odría Amoretti diktatörlüğünün merkeze alındığı romanda dönemin Peru’suna kapsamlı bir bakış sunulduğunu tahmin ediyorum.

Yazan Onur Uludoğan

1978 yılının sıcak bir yaz gününde dalga seslerinin duyulabildiği bir hastanede dünyaya geldiği rivayet olunur.

Bir türlü ehliyet sınavını geçemediği için korsan taksi şoförlüğü, değişen telif yasaları sayesinde korsan CD satıcılığı, Allah vergisi sesi nedeniyle pavyon şarkıcılığı, pasifist düşünce yapısını bahane ederek bar fedailiği, pimpirikli kişiliği yüzünden de torbacılık gibi alanlardaki kariyer fırsatlarını yeterince değerlendiremedi.

İki yıl okurum diyerek başladığı üniversite yaşamını on üç yıl sonra bitirebilmesi belki de kayda değer tek başarısıdır.

onuruludogan@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İnadına Kıvırcık

Genetik Aptallık