in

Umuda Uyanış

Bir Cumartesi olmasına ve yarım gün çalışmasına rağmen yorgundu. İş dönüşü her zamanki gibi saat kaç olursa olsun, sokak kapısının iç tarafında gelmesini dört gözle bekleyen minik arkadaşını, başını okşayarak selamladı. Mutfağa doğru baktı bir an ama girmedi.

Yoğun geçen bir günün ardından yine bedeni kadar ruhu da yorulmuş, canı yemek istemiyordu. Gerekliydi fakat banyo yapmak da gelmiyordu içinden. Ellerini sonra yüzünü yıkadı itinayla. Yüzünü silerken lavabonun üst başındaki soluk aynadaki yüzüne takıldı gözü, çok yorgun görünüyorum diye geçirdi içinden.

Döndü, ayaklarının dibinden ayrılmayan ev arkadaşını da alarak karşı parktaki yaşlı uzun ağaçlara bakan odasına çıktı. Fakat birden susuzluktan ciğerlerinin yandığını fark ederek tekrar aşağıya indi. Koca bir bardak su doldurup içtikten sonra bir o kadarını da yanına alıp yarı basamakları bastıkça gıcırdayan merdivenlerden tekrar geçti yukarıya.

Tam masanın önündeki koltuğa yığılacaktı ki bir ağırlık fark etti; ceketi hâlâ sırtındaydı. Çabucak çıkarıp odanın köşesindeki yatağa fırlattı. Merinos onu sabırsızlıkla izliyor, bir an önce kucağına tırmanabilmek için oturmasını bekliyordu.

Nihayet düşer gibi oturdu koltuğa ve onu kucağına aldı. Bu onların bir nevi özlem giderme ritüeliydi.

Evinde, odasında olmak onu ne kadar rahatlatsa da bu yorgunluk öyle bir iki günlük ve sadece fiziksel değildi. Hayatının her alanına nüfuz etmiş onu her günün sonunda bitap bırakıyordu.

Düşünceli haliyle önünde duran üstü kalabalık masaya uzandı, kitabını son bıraktığı yerden aldı, arkasına yaslandı ve sayfaları karıştırmaya başladı. Yer yer okuduklarına uzun uzun bakıyor, bazı sayfalara ise sadece bir göz atarak geçiyordu. Bir arayış içindeydi belli ki.

Merinos’un hafif hırlamasıyla kavgalı, gürültülü bir rüyadan uyanırcasına, boyun ağrısıyla yüzünü buruşturdu. Uyuyakalmıştı.

Bir zaman öyle durduktan sonra elinden düşürdüğü kitap yerde mi diye bakmaya eğilirken gülümsedi. Merinos kitabı onun kucağında yakalamış hatta yerini bile tutmuştu.

Can yoldaşı onu nasıl da iyi tanıyordu. Tam da odaklanması gereken yere parmak basmış, onun oraya bakıp yazanları içselleştirmesini, gerçekten inanmasını istercesine ısrar ediyordu adeta. Bedeninin bir yanını da sayfaya yerleştirmiş, yüzünü ona çevirmiş duruyordu öylece.

Sevgili Merinos, diye düşündü yarı dalgın, elini onun uzamış tüyleri arasında gezdirirken, hem ona verdikleri adı taşıyan canlıları hem de sevdiği krem renkli kazağını hatırlayarak.

Birden derin bir iç çekti ve oturduğu yerde Merinos’u rahatsız etmeden az doğruldu. Karşısında odanın tek penceresinden içeriye süzülen akşam üzeri ışığı yüzüne vurmuş onu biraz mayıştırmıştı. Zaten dış etkenli bin bir düşünce ile şişen kafası uyuşmuştu nerdeyse.

Gözlerini birkaç kez kırpıp açtı. Etrafına bakındı. Küçük odası azalan ışıkta sise bürünmüş, kalabalık yapan dağınık eşyalar daha az ilgi gerektirir olmuştu sanki. Kendini o sisten soyutlayacak derin bir nefes aldı bu kez. Silkindi.

Önündeki kitaba Merinos’un açık tuttuğu sayfaya eğildi ve yazılanlara odaklandı, kendinden bekleneni yapması gereken birinin ciddiyetiyle.

Merinos haklıydı.  Biliyordu, bu durum böyle devam edemezdi ruhunun da bedeni ile birlikte dinlenmeye ihtiyacı vardı artık.

Elbette ki sorumluluk sahibiydi fakat en büyük sorumluluğu kendine gerçek olmak değil miydi? İç sesini dinlemeliydi. Zamanı gelmişti.

Dış etkenlerin onu çektiği, kişiliğinin büyük bir bölümünü baskı altında tutarak körelten yerlerden sıyrılıp benliğinin derinliklerinde sakladığı o güzel güçlü kadına elini uzatacak, onunla yüz yüze tanışacak ve bundan böyle hep yan yana, omuz omuza ileriye yürüyecekti.

Başını kaldırırken Merinosu göğsüne çekip sevgiyle kucakladı. Umutluydu.  Karar verilmişti, hele bu günler bir geçsin.

Parlayan gözlerini ışığa çevirdi ve gülümsedi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yalanın İcadı

Gelenek ve Modernitenin Kavşağı: Arap Alfabesi