in

Yeraltından Sayıklamalar

İlgili kanunun 59. maddesine göre, tanıklığına geçmeden önce, yazara, gerçeği söylemesinin önemi, gerçeği anlatmaması ya da yazmaması hâlinde yalan tanıklık suçundan dolayı cezalandırılacağı, doğru beyanda bulunacağı hususunda yemin edeceği, sayın hâkimin açık izni olmadan mahkeme salonunu terk edemeyeceği, gerekirse diğer tanıklarla yüzleştirileceği ihtar edildi, usulen kendilerinin yemini yaptırıldı.

Yazardan bilgi ve görgüsü soruldu.

Efendim, malumunuz çocukluğunu, sarhoş, baskıcı bir babanın gözetimi altında, melankoli ve yalnızlık içinde yatılı okullarda geçirmesine ve sara hastalığıyla, kumarbazlıkla mücadele etmesine rağmen kendisini geliştiren Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, kimi kitaplarında, bilinmeyen bir yazarın notlarını okutur bizlere.

O büyük olay örgüleri, çatışmalar ve akılda kalıcı kahramanlarla dolu romanlarına keyifle imzasını atar da, sıra kendisine göre zayıf öykülerine, pek inanmadığı hikâyelerine geldiğinde işin rengi değişir. O doğrultuda yapıtları, genel itibariyle, bazan kurguladığını söylediği bazan da bir yerlerde sefil bir hayat sürdüklerini ima ettiği yazarlara kaleme aldırır.

Büyük yazarlar böyledir, eğer eserlerine gerçekten güvenirlerse, çocukça bir sevinç duymak, edebi huzura ermek ve o manevi parsayı kapmak için, gönül rahatlığıyla, “Bu romanı, hikâyeyi, öyküyü ben yazdım,” derler. Tersi söz konusu olduğunda ise, kurmaca ya da gerçek, ne var ki kendisini saklayan, yeraltında yaşayan yazarlarla meseleyi kotarmaya çalışırlar.

Ben büyük bir yazar olmadım, bir Dostoyevski hiç değilim ama onun kaderini – yoksa lanetini mi demeliydim – bizzat yaşadım. İlk kitaplarım piyasaya çıktığı zaman ikamet ettiğim şehirdekilerin, memleketimde yaşayan insanların sıcak ilgisiyle karşılandı ve eleştirmenlerden tam not aldı.

Romanlarımı, hikâyelerimi, öykülerimi ve edebiyat üzerine yazılarımı okuyanlar benim gelecekte büyük bir yazar olacağıma dair övgü dolu değerlendirmeler yaptılar. Ünlü bir şair, benim hakkımda, “Uğurlu kademli olsun. Yeni bir Ahmet Hamdi Tanpınar’ımız doğdu,” diye konuştu çeşitli yerlerde. Bu olumlu yargıyı duyduğum zaman nasıl gönendim siz düşünün artık.

Gaza gelince kendimi tutamadım, gösterişsiz, kıt imkânlarla kitaplarımı basan yayınevimi pervasızca değiştirdim. Zaman kaybetmeden bir roman daha sürdüm piyasaya. Kendini başkalarına sevdirmek için yanıp tutuşarak karakterinden, hayatın içindeki duruşundan ödünler veren, çok kişilikli, alıngan, kuşkucu bir memurun yaşam öyküsünü anlattım.

Edebiyat eleştirmenleri romanı açık saçık, inandırıcılıktan uzak, sıkıcı buldular ve yarattığım, kafası karışık, evli kadınlara hayır diyemeyen kahramanımla alay ettiler.

Bunu beklemiyordum, pundum kırıldı, kendimi aklamak maksadıyla ve altta kalmamak için edebiyat dergilerine, yerinde ağır gazetelere tekzip yazıları gönderdim. Acar gazetecilere sataştım, büyük yazarlarla, sivri dilli eleştirmenlerle kalem kavgasına girdim.

Diplomasi bilmediğim, daha uyanık olamadığım ve ayrıntılar noktasında hâkimiyet kuramadığım için hep kaybettim. Mors olmak tam da buna denirdi herhâlde. Rezil rüsva edilmiş, insan içine çıkacak yüzü bulamayacak hâle gelmiştim. Atalarımız, “Keskin sirke küpüne zarar,” diye boşuna mı demişlerdi?

O günler kâbus gibiydi, her şey üst üste geliyordu. Sosyal medyada fazla vakit geçirdiğim zamanlarda, öğretmenlerin nasıl çocuk yetiştirmeleri konusunda konuştuğum, öğrencilere, gerisini boş verip, kitap okumalarını, İngilizce ile matematiğe eğilmelerini salık verdiğim için hakaret görüp bir platformdan kapı dışarı edildim.

Boyumun ölçüsünü almıştım. Bir daha kimseye akıl verme, vaaz etme yoluna gitmeyecektim de sorunların ardı arkası kesilmiyordu. Çünkü bazı öykülerim yüzünden, mahalleden tanıdığım bir takım insanlarla papaz olmaya başladım. Eserlerimi inceleyen gönüllü bir komisyon kurulduğunu nereden bilirdim? Hikâyelerimde kendi hayatlarından özel bilgiler bulanlar, örneğin Hira ile Mira’yı yer değiştirip öyküme koyduğum için whatsapp üzerinden bana yazıp o bölümü kitaptan çıkarmam için beni tehdit ediyorlardı. Yoksa polise şikâyet etmeye, mahkemelerde süründürmeye kadar işi götüreceklerini tarafıma bildiriyorlardı.

Yaşadığım aksilikler, emniyet, savcılık ve mahkeme korkusu beni yazarlığa küstürdü. Birkaç ay süren bir duraklama evresinden sonra devlet kademelerinde sağlam bir yer kapma telaşına düştüm. Fena mı olurdu, güçlü bir referans sayesinde açıktan atamayla bir yere müdür olur, hatta amir pozisyonu alırdım. Yelekli bir takım elbise giyerdim, dairede, bir kenarda duran ceket askılığımın varlığı ile kurumlanırdım. Sabahları poğaça yer, açık çay içer, atlar gibi ayakta uyurdum.

Beni gözetim altında tutmak ve gerektiğinde resmi işlerini gördürmek isteyen birileri, görev yaptığım kuruma beni görmeye gelirlerdi. “Falan müdürümüzü makamında ziyaret ettik, zatı âlileriyle fikir alışverişinde bulunduk. Kıymetli müdürümüze hayırlı olsun der, nazik ağırlaması için kendisine teşekkür ederiz,” diyerek yerel gazetelere demeç verirler, birkaç fotoğraf eşliğinde sosyal medyada paylaşımlarda bulunurlardı.

Bu heyecan sağanağıyla ve başka hayaller kurarak gitmediğim görüşmediğim nüfuzlu kimse kalmadı. Beni ayakta karşılama nezaketi gösteriyorlardı, deri koltuklarda oturtuyorlardı, bana ne içeceğimi soruyorlardı. Aman yarabbi bunlar ne büyük şerefti benim için. Onların davranışları üzerinden kendimi değerli hissediyor, benliğime başkalarından dolanıp gelerek ailevi, yaşamsal ve edebi sorunlarımı unutmaya çalışıyordum.

Halk için neler yaptıklarından, çalışma aşklarından, memleketleri için heyecanlarının olduğundan bahsediyorlardı. Uzun uzun kendilerini, zorlamayla harekete geçen çocuklarını, akşama kadar temizlik yapmadan, telefonla da olsa kocalarını rahatsız etmeden duramayan eşlerini anlatıyorlardı.

Konuşma açlığına kapılmış tüm insanlar gibi birini bitirmeden diğer konuya, başka bir lakırdıya geçiyorlardı. Belleğimde erişimler kopuyordu, adı geçen kişiler birbirine karışıyordu, memleket meseleleri bağlamı, temel hak ve özgürlükler fersah fersah benden uzaklaşıyordu. Ben hangi birini takip edeceğimi bilmiyor, adı geçen hadiseden ne anlamam, bağımsız bir konuda nasıl tavır takınmam gerektiğini bilmiyor ve kıssadan hisse noktasında kararsız kalıyordum.

Beni oturduğum koltukta unutup yüksek yerlerle telefon konuşmalarına dalan, kim nereye atanacak, hangi söz tutmazın ayağı kaydırılacak, kimin tayini memleketine çıkarılacak kafa yoran büyük adamların yanlarından sessizce (saygısızlık olmasın diye geri geri) çıkarken kendi talebimi unutuyor, onları dinleyip bir işe yaradığım için çocukça bir mutlulukla doluyordum.

Bu yetkili, etkili kişileri dolaşmalarımda, yukarıdan gelecek bir tensiple Vali, diplomat olarak atanmak için yanıp tutuşanları, bu doğrultuda siyasilerin kapılarının önlerinde saatlerce bekleyenleri ve giderek gerçeklikten kopanları gördüm. Devlet memurlarının içinden, barları, pavyonları, gazinoları mesken edinen ama bunu kimseye belli etmediklerini sananların, bir cuma mesajının arkasına saklananların hinliklerini, ansızın ortadan kaybolan, bir öç alma duygusuyla evini, ailesini terk edenlerin öykülerini, hep babalarını eleştiren, birçok travmada onları sorumlu tutan, en sonunda bir tür lanetle babalarına benzemekten kurtulamayanların makûs kaderlerini, eğlence mekânlarında sudan bir sebeple olay çıkarıp temiz bir dayak yiyenlerin, kahvelerde, arkadaş toplantılarında kendilerini kasmadan bunu anlatabilenlerin doğallıklarını ve hayatlarında neyin gerçek neyin yalan olduğu belli olmayanların samimi rahatlıklarını, karnı geniş hâllerini temaşa ettim.

Çocukluğundan itibaren bir Dostoyevski bilinciyle yetişen, fark eden, hisseden, adalet duygusuyla, azınlık ruhuyla görüp yaralanan çocukların acılarını, doksanlı yılların düğünlerinin sürprizlerle dolu içtenliğini, kanun kaçaklarının, devletle ters düşmüşlerin serüvenlerini, doğumlarından ölümlerine kadar kendilerine inanan, düşlerinin peşlerinden gitmiş, hayvanların dillerinden anlama şerefine erişmiş adamların, kadınların, çocukların kutlu, bazan melankolik bazan düşsel hikâyelerini, vakti zamanında yolu izi olmayan köylerde öğretmenlik, at sırtında devlet hizmeti yapanların bitmek bilmeyen hatıralarını dinledim.

Düş ile hakikatin, doğru ile yalanın, yaşam ile ölümün sürekli yer değiştirdiği hikâyeleri dinledikten sonra neyin hayal neyin gerçek olduğunu bilememeye, tereddütler yaşamaya başladım.

Fakat gün geçtikçe daha çok hikâye ve anı biriktiriyordum kendime. Bu durum, çocukluğundan itibaren, gerçeklerdense kurmacaya, hikâyelere ve hayallere inanmış bir adamı elbette hoşnut ediyordu.

Bir gün başka bir kudretlinin yanından çıkarken, yayınevi sahibim, üstten bir tavırla telefon açıyor, aylardır kendisini arayıp sormadığımdan, onu basbayağı kandırdığımdan bahsediyordu. Önce anlayamadım, saydırmaya devam edince derhal onun serzenişine odaklandım.

“Diğer yayınevinden bize transfer olurken, ısrarla iddia etmiş, kitaplarınız satacak demiştiniz. Hatta burnunuz havada kendinizden bir kuruş çıkmasına bile izin vermemiştiniz. Hani nerede? Kaç zamandır kitaplarınızdan bir sipariş bile almadım.”

Yayınevi sahibime eyvallah etmedim, gereken neyse yüzüne çatır çatır söyledim. Kendi kitaplarımı kendim satma telaşına düştüm. Sosyal medya reklâmları hazırlıyor, kitap fuarlarına katılıyor, incik boncuk satanlar gibi gelen okurları avlamaya çalışıyordum.

Yüklü miktarda masrafa girip bağımsız olarak imza günleri düzenliyordum. Etkinliklerime gelenlere minnet duyuyor, onları pasta böreklerle, çay çorbalarla ağırlıyordum. Benden kitap alıp imzalatıyorlardı ya, bana “Sayın yazarım,” diye hitap ediyorlardı ya, coşkuyla içim içime sığmıyordu.

Bu sefer de yayınevi sahibi bana hainlik yaptı, gün geçtikçe kitaplarımın fiyatını yükseltmeye başladı. Böyle konuşmadığımızı söyleyip, bu durumun nedenini sorduğumda, “Dijital baskı,” diyordu, kâğıtların dolara endeksli olduğundan, kitap kapaklarının baskı maliyetinden bahsediyordu.

Yılmıyordum, kendi kitaplarımı yayınevimden pahalı alıyor, Geleneksel Bulgur, Salçalı Köfte, Uluslararası Kum Heykel, Bisiklet, Dondurma ve Tatlı Festivallerinde stant açıyor, Yaz Şenlikleri’ne gidiyor, farklı illerin ve ilçelerin düzenledikleri kitap günlerinde eserlerimi vatandaşa yarı parasına satıyordum.

Maddi olarak gittikçe açıldığımdan, şehirlerarasında mekik dokuduğumdan dolayı evin yolunu kaybettim. Eşim parasızlıktan, kredi kartlarının patlamasından yakınıp, benim deli gibi bir şey olduğumdan, nerede akşam orada sabah yaşamımdan, yuvama uğramayı da unuttuğumdan şikâyet edip babasının evine sığındı. Bir daha beni görmek istemiyordu, sakın ola ayağına dolanmamalıydım.

Hayata küsmüştüm, eşimin evi terk ettiği, tutunamayışım duyulmuştu, bu yüzden insan içine çıkamıyordum. Ne zamandır tek satır kaleme almıyordum. İlham gelmesine, esin perilerine de inanmıyordum. Bu bataklığın içinden sanırım kendimi çekip çıkaramayacaktım.

Gündüz düşlerimin birinde, kimileyin soluk bir ilkokul üniforması, kimileyin de yıllardır üzerinden çıkarmadığı gri takım elbisesi ile dolaşan amca ile tekrar karşılaştım. Elinde imza sümeni önümde durdu, evrak dağıtmaktan geliyor, burnu büyük birilerine söyleniyordu. Mavi hareli ela, küçük gözleriyle, bana hüzünle bakıp gözlerini kırpıştırdı, bir sıkıntısı vardı. Oysa senelerdir beni rahatsız etmiyor, ortalıkta görünmüyordu.

Zannımca, başından geçenleri, yaşam öyküsünü yazmamı istiyor, bunun için inat ediyordu. Bu bir hayal ürünü müydü yoksa çocukluğumda birilerinden işittiğim bir olayın aklımda kalmış biçimi miydi?

Bu tuhaf vaziyet birkaç gün daha devam edince dayanamadım. Soğuk bir odada, ayaklarıma bir battaniye aldım, belki de istem dışı daktilomun başına oturdum. Kendime bir söz verdim. Bu son hikâyemdi, bundan sonra tek satır yazmayacaktım. Kitap satmak ve ısrarla edebiyat dünyasında yer bulmak için birilerinin alaycılıklarıyla uğraşmayacaktım.

Doğru dürüst bir iş bulacaktım kendime; turist rehberliği falan yapacak, yerlileri bir kenara bırakıp yabancılarla uğraşacak ve toplumdan temelli soyutlanacaktım. Evden işe gidecektim, işten eve geçecektim. Bana kendimi kötü hissettiren, zayıflığımı ön plana çıkaran et kafalı budalalardan uzak duracaktım.

Evet, doğru duydunuz, “Babamın Kaderi Amcamın Laneti” adlı bu hikâyeyi bir şekilde tamama erdireceğim. Üstelik bunu, bilinmeyen, adı sanı duyulmamış bir yazar üzerinden de yapmayacağım. Dostoyevski’ye selam çakıp hünerli ellerimle hikâyemin altına imzamı atacağım.

Bunca zaman, zor zahmet kaleme aldığım bir hikâyemi, herhangi bir gazetede yazdığım bir köşe yazımı değerli bularak, içinde bir bit yeniği aramayarak okuyan kalenderlere, eşe dosta selam olsun.

Bir kısım yayınevinin ve tuzu kuru yazarın bir arada yer aldığı, dış dünyayı umursamayarak, birlikte mutlulukla yaşadıkları edebiyat komününün canı cehenneme…

*Devam edecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Beş Kuruşluk Hurda

Altı Artı Bir (Söyleşi Günlüğü: Gülşen Yegen)