in

Aç Sinekler Yâhut Ferruh’un Öyküsü

Yorganın altında huzursuzca dönüyor, çatılarda hoplayıp zıplayan kedilerin gürültüsünü dinliyor ve çocukluğumun hüzünlü, kendi küçük oyunlarına hapsolmuş günleriyle meşgul oluyordum.

İnsan hayatının hep böyle, bir yandan geçmişi ve (gerçek ya da muhayyel) birini özlerken diğer yandan geleceği düşlemekle geçeceğini henüz bilmiyordum.

Yazın yaylaya göç eder, dolunayda, gaz lambası ışığında Rus romanları okur, damda yıldızlara bakarak uyur, cuma günleri Beydağ, Ovacık’a iner, kuyu tandır kebap yerdik. Çerçilerden aldığımız küçük oyuncaklarla, tozlanmış kitaplarla avunur, hayal kurup, sebepli sebepsiz mutluluk duyardık.

Gurbet huzursuzluğu, yabancılık duygusu içinde gözlerim kapanırken, eve tıkılıp kalmaktan şikâyet ederek, eğlenememekten bahsederek odasına çekilen babam, gözlerini ovuşturarak yanıma geldi.

“Ferruh, beni uyku tutmadı oğlum, kalk hazırlan, bu ağabeyin neredeyse bulup eve getirelim.”

“Baba, ben bu kör dumanda, nereye, kime gideyim? Şu lambayı kapatır mısın, ışık gözümü aldı.”

“Meyhanenin birinde sızmıştır beyzade. Agora’ya, Taşduvar’a, Lion Gece Kulübü’ne bakarız.”

“Eğlence yerlerinin adlarını iyi bildiğine göre Nusret’in kimin izinden gittiği belli oluyor baba.”

“Ferruh, konuşma yavrum, hayatta herkes birisini takip eder, kalk dolaşalım, içimiz ferahlasın.”

***

Gece güzel başlamıştı, paralı olduğumu hisseden ikisi Ukraynalı, diğeri Rus, üç konsomatris gelip masama oturmuştu. Diksiyonları ve konuşmaları şaşırtıcı olan bu kızlara içki ısmarladım, eski aşklarımdan, yaz aylarında Atça’dan kalkıp yaylaya göç etmemizi hiç sevmediğimden bahsettim.

Bir ara, “Durun size bir hikâye anlatayım,” dedim. “Hikâyesiz yaşanmaz çünkü.”

Bilge, yol kenarında iki seksen uzanıyormuş. Vücudundaki cılk yaralara sinekler konuyormuş. Bilge, buna hiç aldırış etmiyormuş. Oradan geçen birisi yaraların üstündeki sinekleri kovmuş.

Gözünü yarı açan bilge, şahsa bunu niye yaptığını sormuş. Adam kötü bir niyetinin olmadığını, kendisine iyilik yapmak istediğini söylemiş.

Bilge, “İyi ama kovdukların yaralarımdan beslenip iyice doymuş olanlardı, artık zarar etmiyorlardı. Şimdi aç sinekler üşüşecek üstüme, canımı daha çok yakacaklar,” diyerek yazıklanmıştı.

Anlatıyı bitirdiğimde, ilkin bir şey olmadı, ardından ağzımızın suyu akıncaya kadar güldük. İnsanlar arasında da birçok aç sineğin, zararlı haşerenin dolandığı kararına vardık.

Koca sinek adını taktığımız Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve egemen güçlerin ayak oyunları altında canları kıymetsiz sivillerin durumu aklımıza gelince salya sümük ağladık, teklifsizce birbirimize sarıldık.

Gecenin sonunda paramın suyunu çektiğini anlayınca kızlar yanımdan sıvıştılar. Locada yalnız başıma, sigara dumanı altındayım. Alkolde ölçüyü kaçırdım, Allah vere de bir rezalet çıkmasa…

Pahal gibi telefonumun şarjı da bitti. Rica edip şuradan bir yerden evi aramalıyım, Ferruh’a durumu bildirmeliyim fakat babama duyurmamalıyım olayı, zaten adamda kalp var, bir de benim yüzümden, hafazanallah…

Garsonlar, komiler nasıl da eğri eğri bakıyorlar bana? Paran bittiğinde, düşüp dağıttığında hep böyle olur. Evvelce saygıyla hareket eden zibidiler, seni gördükleri yerde yollarını değiştirirler.

Yetkililerin uygulamalarını eleştiriyorum, kendime göre haksızlıklardan bahsediyorum diye Atça’daki mahalle kahvelerinde doğru dürüst yanıma oturan olmuyor.

Babama, Ferruh’a, aşırıya kaçtığımı iletmişler ve böyle devam edersem başımın belaya gireceği yönünde şikâyette bulunmuşlar.

İnsanlar bir örnek birbirine benzeyecek, kimse aksi ses çıkarmayacak da bu milletin eline ne geçecek? Oysa bilmiyorlar, tek tipleşmek yakın gelecekte başımıza büyük çorap örecek…

İşte böyle, sarhoş olunca ağlayasım, biraz da akıl veresim geliyor… Öfkeli garson yamağı şimdi adisyonu getirecek, beni nefretle süzdü. Tantanalı müziğin sesi biraz kısıldı. Karnımda bir ağrı dolaştı. Yaklaşan bir acının ayak seslerini işittim.

***

Kör bir yuvarlak ampulün altında oturuyor, kara yolundan geçen kamyonların uğultusunu dinliyorduk. Ev telefonu acı acı çaldı, tetikte olan babam koşturdu.

“Nusret, oğlum sen misin? Nusret cevap ver, neredesin? Yerini söyle de gelip seni alalım.”

“Alo baba, itiraz edince garsonlar etrafımı sardı, benzetecekler beni. Ben de onları kalaylıyorum.”

“Dilini tutmasını bil oğlum, Nazilli tarafında mısın sen? Nusret, bak orada ukalalık yapıp kimseye sataşma. Sesini alamıyorum, çocuk senin derdin beni öldürecek, kime diyorum ben, ah, alo!”

“Bir babanın, evlatlarından birini bu kadar saplantıyla sevmesi hiç hayra alamet değil.”

“Nusret, bırak felsefe yapmayı şimdi. Bize işletmenin adını söyle, hangi cehennemdesin?”

“Cehennemin bu kadar renkli, etrafı cümbüşlü olduğunu sanmıyorum baba.”

Ben ahizeyi kulağıma aldığımda telefon kesildi. Bir yerlere yıldırım düştü. Babam gök gürültüsüyle birlikte ağız dolusu sövdü. Nefesi tekleyerek kalbini tuttu. Ömrünü sağduyuyla, insanlara ve eşinin taşkınlıklarına tahammül etmeyle geçirmiş annem, babamı divanın üzerine oturttu.

Bize yakın bir evde yaşayan, canlı hayvan ticaretiyle uğraşan Balamir Sakal’a seslendik, yanına çilek zengini Bozyel El’i de alıp derhâl bize gelmesini söyledik, vakit yitirmeden hazırlandık.

İyice bastırmış bir çıvgın altında, babamın kişisel takıntıları veya gelenekçiliği yüzünden hâlâ satmadığı Renault R12 taksiyle Nazilli’ye doğru yola çıktık.

Yataklarından kaldırıldıkları için zaten gergin olan Balamir Sakal ile Bozyel El, geceleri bazı ulu dağlara inen nurlardan, mezarlıklarda beliren yeşil ışıklardan, kırkayak kamyonlarda kaç lastik olduğundan konuştuktan sonra Ukrayna – Rusya meselesinde birbirlerine girdiler.

Babam, “Susun lan deyyusun çocukları, Şeytan’ın karı boşadığı vakitte lügat paralamayın burada, hepiniz savaş uzmanı kesildiniz başıma, böyle yapacaksanız çabuk inin arabadan,” diye haykırdı.

***

İşletme sahibi geldi, ortalığı kısmen yatıştırdı. Hâlime acıdı da öyle bir şey olmamasına rağmen, benim onların gedikli müşterisi olduğumu, bana biraz anlayış göstermeleri gerektiğini söyledi.

Yalnız, garsonlar yedikleri küfürlerin, tahkirle edilen beylik sözlerin hesabını benden soracaklardı, seziyordum; onlardan tarafa bakmamaya gayret ettim, kafamı dağıtacak başka şeyler düşünmek istedim.

Hani bir ara mahalleden bitirim arkadaşlarla define kazmaya başlamıştık. Nysa Antik Kenti’nde kazı yaparken etrafımızı üç harfliler çevirmiş, bizi taş yağmuruna tutmuşlardı. Durumu haber verdiğim Ferruh, İsabeyli’den nefesi kuvvetli bir hoca getirmişti de bizi bulunduğumuz yerden kurtarmıştı.

Çok geçmedi, mekânda çalışanlar, patronlarına görünmeden, birer ikişer etrafıma toplandılar. Hesabı ödemem, fazla tatava yapmamam ve bir an evvel defolup gitmem için beni iyice sıkıştırdılar.

Bu kadar harcamada bulunmadığımı, hesabı insafsızca şişirdiklerini tekrarladım.

“Ayrıntılı adisyonu görmek istiyorum, konsomatrislere kaç içki ısmarladım, kaç tabak meyve geldi açın bakayım, size fazladan zırnık yok, durun bakalım, gerekli yerlere de şikâyet edeceğim ben sizi.”

Diş geçiremeyince durum değerlendirmesine tekrar döndüler. Bankoya şiddetle vuruldu, köpeklerin önüne atmaktan bahsedildi, sinkaflı kelimeler havada uçuştu ve tok adımlar birbirine karıştı.

Beklemede kaldım. Bakalım biraz sonra üstüme nasıl ve hangi gerekçeyle hücum edeceklerdi? İsterlerse topla tüfekle gelsinler, vız gelir tırıs giderdi.

O kadar uzun boylu değil, yıllardır eğlence mekânlarını geziyordum ben, bugüne dek, benzer yerlerde çok para ezdim. Bu kadarı da fazlaydı, lavuklara bak, insanı enayi yerine koyuyorlardı.

“Bildiğin yoldan şaşma,” diye boşuna mı demişler? Keşke Uğura’ya ya da Medusa’ya gitseydim, bu Allah’ın belası yeri nereden buldum?

***

Uzun uğraşlar sonucunda Uğura Gazinosu’nu bulduk, “Birine bakıp çıkacağız,” dedik.

Kapıda bekleyen görevliler, “Burası kamyoncu kahvesi mi lan birine bakacaksınız,” diyerek üst perdeden güldüler, elbette bizi içeriye almadılar.

Onlarla anlaşılır bir biçimde konuşmaya çalıştım, ağabeyim gece eve gelmeden babamı uyku tutmadığını, annemin pencere kenarında sabaha kadar beklediğini âdeta yakararak anlattım.

“Bir yerde sızmış veya fazla hesap geldiği için çıkamıyor, nerede olduğunu bilmiyoruz.”

İçlerinden birisi vicdanlı çıktı, bana locaları gezdirdi ama ağabeyimi bulamadık.

Mavi, kırmızı ışıkların etkisiyle sersemleyerek Uğura’dan çıkıp Medusa Night Club’a geçtik, Allah’tan orada sorun çıkarmadılar, aradım taradım fakat ağabeyim içeride yoktu.

Elimizin boş olduğunu görünce babam uludu, sonra kalbini tutarak hıçkırdı.

“Baba sen bari yapma, bakıyoruz işte. Ağzını hayra aç. Öldürüp bir kenara attılar da ne demek?”

Balamir Sakal durmadan söyleniyor, babamın ağabeyimi fazla konforlu yetiştirdiğinden, maddiyat anlamında ona her şeyi bol gösterdiğinden, kıyasıya ezmediğinden, hatta bağda bahçede çalıştırıp taş çektirmediğinden bahsediyordu.

Bozyel El ise hiçbir şeyi tınlamadan geveze geveze gülüyor, bir tane daha konsomatris kız görmek için çaba sarf ediyor, işletmelerin önlerinde, sanki eğlenmeye gitmiş gibi sırıtarak öz çekim yapıyordu.

Taa Buharkent’e, Kübana’ya vardık, içerisi kalabalık değildi. Eşkâle uyan birisinin o akşam oraya uğramadığını söylediler. Deli olacaktım. Asabım bozuluyordu, o kadar ki arabayı Büyük Menderes’e süresim, hepimizi bu eziyetten kurtarasım geliyordu.

Lion Gece Kulübü’nde rica ettik ve Nazilli’de ne kadar bar, pavyon, gazino varsa istikametleriyle birlikte bir kâğıda yazmalarını söyledik. Şafak sökünceye kadar el mahkûm hepsini dolaşacaktık.

Telefonumun internetinden de yardım alarak Granit Bar’dan Yakamoz’a, oradan Taşduvar Gazinosu’na, ardı sıra Agora’ya geçtik. Sarhoş, yorgun, bıkmış, gözleri kanlı, uykulu, kösnül ve yüklü para kaybetmiş erkek yüzleri gördük ama bizim mendebur yoktu.

Ağabeyin de olsa insan illallah ediyordu, ben şu anda yatağımda, ağır yorganımın altında, yağmurun sesiyle uyuyor olacaktım. Gecenin bir yarısı kara yollarında, bu alengirli ortamlarda, loş ışıklar altında, Buharkent’in, Kuyucak’ın ve Nazilli’nin arka sokaklarında benim ne işim vardı?

Adı pek duyulmamış bir mekân bulduk. Bana yardımcı olmak için önüme düşen çalışana, “Bu gürültüye, yüksek sese nasıl katlanıyorsunuz?” diye sordum.

“Biz alıştık,” diye yanıt verdi. “Gürültü, yüksek ses olmayınca dünyaya, kendi bencil mutluluğu yetmeyen, başkalarının felaketini de arzuyla görmek isteyen insanlara tahammül edemiyoruz.”

Nusret’i korumaların arasında tanıyıverdim. Bir masaya oturtulmuş, kaçmasına izin verilmemesi gereken bir adli suçlu muamelesi görüyordu.

Ağabeyim beni fark edince çalışanların gelmişine geçmişine saydırdı. İyice bilenmiş adamlar, Nusret’in üzerine tekme tokat yumuldular, ben de can havliyle olay mahalline koştum.

Sabit telefonun, post cihazlarının, sandalyelerin havalandığını, saman kâğıtların sağa sola saçıldığını, bankonun arbededen kaçmak ister gibi ayaklandığını, etraftaki yardımcı kadınların çığlık çığlığa bir kenara pustuklarını gördüm.

Öyle zamanda, Allah insana, Seyit Onbaşı kuvveti veriyordu. Saldırgan korumaları ağabeyimin üstünden birer birer alıp bir tarafa atıyordum lakin öfkeyle vurulan yumruklardan, kontrolsüzce sallanan tekmelerden nasibimi de alıyordum.

Babam, boğulmuş sesiyle, “Kafasına vurduklarını görmüyor musun? Nusret’im, biricik oğlum,” diye bağırırken, Balamir Sakal, “Ben çıkamam efe dışarıya, dertsiz başıma dert alamam,” diyordu.

Bozyel El, “Ferruh, ezdirme kendini, ağabeyini kolla, vur ha, biz efeyiz, değindi göreyim seni,” diyerek, kuş beyniyle bana gaz veriyordu.

Mekân sahibi ortaya çıktı, bir buyruğuyla herkesi durdurdu, fırsattan istifade Nusret’i alıp arabaya kilitledim. Bizimki boş durur mu? Renault R12’nin arka camını açmış, sunturlu küfürler ediyor, “Aç sinekler, paralı köpekler, insanların kanını emiyorsunuz, bir bitmediniz,” diye hâlâ bağırıyordu.

Balamir Sakal ile Bozyel El, ağabeyimle, dostlar alışverişte görsün hesabı ilgilenirken tahsilât yapan görevliyi bir kenara çekip ayrıntıları öğrendim. Ortada 2.400 liralık bir hesap vardı. Ne yapıp ettim, bizimkilerden 1.900 lira denkleştirdim.

Özel görüştüğüm mekân sahibi nal dedi mıh demedi. Ağabeyimi emrindekilere hırpalatmadığından, insaflı olup polis çağırmadığından ve Nusret’in kırıp döktüklerini de hesaba katmadığından bahsetti.

“Kimliğimi bırakayım, yarın erkenden gelirim,” dedim kabul görmedi, “Renault R12’nin ruhsatını rehin vereyim,” dedim. “Külüstür arabayı ben ne yapayım oğlum. Adamınız yeterince patırtı çıkardı, sıkıldım bu işten. İçinizden birisi burada kalsın, parayı tedarik edip gelin,” dedi, ıslık çalarak çekip gitti.

Taksinin içinden çıkıp yavaşça yanıma gelmiş babam, “Ben rehin kalayım, sen paranın kalanını denkleştir gel!” dedi. “Buraya bak, ağabeyinin yatağına yattığından emin ol. Çok geç kalma, panik atak var bende,” diye soluyarak ekledi.

Başımı eğip arabaya gittiğimde tüm bunlara sebep olan Nusret ağabeyimin sızıp horladığını, arada gülerek sayıkladığını gördüm. Öfkeden dudaklarımı ısırdım, talihime, bana düşen role isyan ettim.

Uykusuzluğun nefes darlığı yaptığını söyleyen Balamir Sakal paltosunun yakalarını kaldırarak uyuma pozisyonuna geçmişti. Bozyel El, yeni aldığı akıllı telefonuyla oynuyor, bu cihazlarda navigasyon olduğundan, bu uygulamayla insanın gözü kapalı araç kullanabileceğinden heyecanla bahsediyordu.

Asfaltın yansıması eşliğinde Atça’ya geldim. Ayak bağı olmaktan başka bir işe yaramamış, borç verdikleri paralardan ayrı gecelik yevmiyelerini bile isteme cüreti gösteren diğerleri de evlerine dağıldılar.

Uykusunda, “Uğursuz köpekler, bırakın beni, Ovacık Yaylası’na gitmeyeceğim, orada aç sinekler var, insana dirlik vermiyorlar,” diye bağıran ağabeyimi karga tulumba eve bıraktım.

Eksik olan parayı, bazan saç baş yolduracak denli vakur ve tepkisiz olan annemden aldım. “Bütün hayatımızın merkezi neden hep Nusret ağabeyimdi?” diye hırsla ona sordum. Geçerli bir yanıt alamayınca annemin iki elini de öptüm. “Allah’a ısmarladık,” dedim.

Kuvvetli bir sağanak altında tekrar yola koyuldum. Bir hayvan gibi ürkmüştüm, susamıştım, sigara içmeyi unutmuştum, adamların babama bir şey yapmalarından ya da kalp ile alakalı bir sorun çıkmasından korkuyordum.

Mekânın önü boştu, sanki yaklaşık bir saat önce burada bir hırgür yaşanmamıştı. Garsonlara, hesabı tahsil eden görevliye durumu anlattım, kalan parayı ödedim, babamı götürmek istedim.

Herkes afallamış, birbirinin suratına bakıyordu. Sahi, az önce vestiyerin yanında uslu uslu oturan amca nereye kaybolmuştu? Onların tedirgin, akıl yürütmekten uzak hâlleri beni olancasına korkutmuştu.

İşletme sahibinin odasına, boşalmış localara, kuytu köşelere, lavabolara, ardiyeye kendi imkânlarımla baktım. Heyecanla oradan oraya koştururken, işletmenin arka tarafına uzunca bağlanmış köpeklerin saldırısından son anda, bir kons kız sayesinde kurtuldum.

Ancak başım döndü, midem bulandı, bayılacaktım. Kons kız şefkatli elleriyle yüzümü yıkadı, ufak bir çocukmuşum gibi bana gülümseyip elime bir bardak su tutuşturdu.

Kokladığım kolonya ile sanki bir düşün içindeydim. Ovacık Yaylası’nda, ailecek bir sofranın başındaydık. Benden iki yaş büyük Nusret’in güveç yiyişine sevgiyle gülümseyenler, bana resmi davranıyorlardı.

Nihayet babamı mutfakta buldum. Kendisini makaraya alan konsomatris kızlarla, yuvarlak bir masayı çevrelemişler, güle eğleşe sahanda yumurta yiyorlardı. Babam onlara Milli Mücadele’ye bizzat katıldığından, harpte büyük yararlılık gösterdiğinden ve savaş sanatını iyi bildiğinden bahsediyordu.

Kulağına eğilip, “Baba sen ne yaptığını sanıyorsun? Kalbin var, niçin alkol alıyorsun? Bu kadarı da fazla değil mi? Sen beni öldürecek misin?” diye sordum.

“Zor bir gece geçirdik evlat, hâliyle karnımız acıktı, sağ olsun Ukraynalı, Rusyalı arkadaşlar benimle nazikçe ilgilendiler, insanlığın ölmediğini gösterdiler. İki tek atmışsak, yani ne olmuş? Ağabeyini eve bıraktın mı? Hava çok şimşekliyor bu gece, demek ki bir yerlerde büyük kararlar alınıyor,” dedi.

Babamın yanındaki boş sandalyeye ölçüsünü yitirmiş her insan gibi iliştim. Artık öğürüyordum, babamın kucağına kusmak istedim ama başarılı olamadım.

“Ferruh gel oğlum sen de ye, göz yumurta tam kıvamında… İnat eden yumurta akının nasıl pişirileceğini de bu sayede öğrenmiş oldum. Hayatın insana nerede, ne göstereceği belli mi oluyor?”

“Ağabeyimin kime çektiği belli oluyor baba, acele et, annem meraktan öldü, evde bizi bekliyor.”

“Kadınların beklemekten başka ne işi var oğlum? Hem sen babanı bu kadar yermeyi, ailene karşı üstten tavır takınmayı kimden öğrendin, söyle bakayım? Evin reisi, sen misin ben miyim, bir karar ver.”

***

Bu uğursuz gecenin bir hafta sonrasında Ferruh bizi terk etti. Nereye kaybolduğunu, kiminle gittiğini bilmiyoruz, deli olacağız.

Polise, jandarmaya gidildi, kayıp başvurusunda bulunuldu, sosyal medyadan, televizyon kanallarından paylaşılıp her tarafa haber salındı. Arayıp sormadığımız yer, yetkili kalmadı ama kardeşim yok.

Dedikodu desen gırla… Ferruh’un Ukrayna saflarında Rusya’ya karşı savaşmaya gittiğini söyleyen var, pavyonun birinde görüp tutulduğu Rus konsomatrisin peşinde olduğunu anlatan da, bizim gibi netameli bir ailenin yüküne katlanamayıp Büyük Menderes’e kendini attığını diyen de.

Bu notları onun yastığının altında buldum. Gözyaşları içerisinde döne döne okudum. İnsanlara sevgiyle yaklaşan, kimseye bir zararı dokunmayan Ferruh, yazar olmak istiyor, arada öykü yazmak için bir odaya kapanmayı seviyordu ama bu işte bu kadar usta olduğunu bilmiyordum.

O mâlum geceyi ne hoş anlatmış, beni, kendisini nasıl güzel konuşturmuş. Biraderime, onun bize benzememesine, yaşamla olan nahif ilişkisine doğrusu hayran kaldım.

Aç Sinekler adlı öyküyü, 2022 yılı Kurban Bayramı’nda, Atça’ya geldiğinde, edebi bir çekidüzen verdikten sonra sosyal mecralarda yayınlaması için Fatih Altınbeyaz’a ilettim.

Ferruh yaşıyorsa, öyküsünü internette okur, bize acıyıp, kutlu bir haber ulaştırır diye düşündüm.

“Ferruh, yıllarca hem senin üzerine yük olmuş, hem de acımasızca sen yokmuşsun gibi davranmışız. Eşekliğimize doymayalım, bilememişiz, bu ailenin direği senmişsin. Gittiğinden günden beri annen tek kelime etmiyor, iyice zayıflayan baban peykenin üstünden kalkmadan sokağı gözlüyor. Ben alkolü ve gece hayatını bıraktım. Kahveye çıkıp insanlar arasında yetkilileri, düzeni de eleştirmiyorum artık. Ne olur geri dön kardeşim, bıraktığın boşlukla perişan durumdayız. Yeter, bizi böyle bir acıyla daha fazla sınama. Sensiz yapamıyoruz.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ölüm Salaları

Geçmiş Yeterince Geçmiş Mi?