in

Kaygusuz Abdâl’a Göre Manevi Yolculuk: Seyr ü Sülûk

  1. Kaygusuz Abdâl’a Göre Manevi Yolculuk: Seyr ü Sülûk

Kaygusuz Abdâl’ın Alâiye Sancağı Beyi’nin oğlu ve adının da Alaaddin Gaybî olduğu söylenir. Akıllı, arif, alim ve kemale ermiş biridir. On sekiz yaşında onunla kimse karşılıklı konuşup bahse giremez. Çok kitap okumuştur. Her türlü bilgiye hakimdir. Pehlivandır. At üzerinde silah çeker, ok atmakta ve kılınç kullanmakta ve sünü oynatmakta hünerlidir. Bir kaplan veya ceylan eline geçerse, gözü her ne görürse ondan kurtulamazdı gibi birçok bilgiyi Menâkıbnâme’sinden öğrenebilmekteyiz.

Bilindiği üzere o, bir av sırasında ahu suretine giren Abdâl Musa’yı yaralamış ve onu takip etmek için dergâha gelmiş, bu sebeple ona bağlanmıştır. Teşbihte hata olmasın Abdâl, ava giderken avlanan olmuş kişilerdendir. Abdâl Mûsâ bunu, gördüğü her canlıya ok atan deli Türkmen’e bir ders vermek, onu uyarmak için yapmıştır. Gaybî ise ahuya attığı oku Abdâl Mûsâ’nın koltuğunda görünce kendinden geçer. Kendine geldiğinde de Abdâl Mûsâ’dan kendisini hizmetine almasını diler. Abdâl Mûsâ, Gaybî’yi bu yolun zorlukları hususunda şu şekilde uyarır:

“Oğlum! Bu erenler yoluna gitmekliğe mutlak mücerredlik gerekdir. Sonunu düşünmeyüp sonra pişmân olmakdan dek durmak yeğdür. Zirâ kim, bu yol, ince; sarp bir yoldur ve bu yolun derd ü belâsı, mihnet ü cefâsı boldur ve bu tarîka giren kişi kâdir olduğu denlü elden gelen işi men’ etmeye. Halkdan kendisine her ne cefâ gelirse sabreyleye ve cânib-i Hak’dan ne belâ nâzil olursa kendisine ganîmet bile, feryâd kılmaya, incinip melûl ve mahzûn olmaya. Hak Ta’âlâ Hazretleri’nin, her işde bir hikmeti vardır. Meselâ dünyâ ve âhiret, Cehennem ve Cennet, gice ve gündüz, kış ve yaz, gam ü şâdî, ağlamak ve gülmek, dağ ve sahra, yokuş ve iniş hep biribirinin mukabilidir. Senin pederin bir sancak beğidir. O sana riyâzatı çekmeğe rızâ vermez. Var imdi pederinden icâzet al, ondan sonra bizim katımıza gel. Gönlüne de danış ki, sonra pişmân olmayasın.” (1)

Abdâl Mûsâ her ne söylerse söylesin, Allah’ın hikmeti üzerine Gaybî’nin Kaygusuz haline gelmesi için Gaybî tıraş edilir, tekbirlerle taç ve hırka giydirilip kemer bağlanır. Öğütler verilir. Yer gösterirler. Erenlerin huzurunda diz çöküp edebiyle oturur. Menâkıbnâme’de daha sonra Gaybî’nin alt kademesindeki kişilerin Abdal Mûsâ dergâhına gelmeleri üzerine bütün çabalarına rağmen onu götürememeleri, Alanya Beyi’nin oğlunun durumundan haberdar olup Abdâl Mûsâ’yı, Teke Beyi’ne şikâyet etmesi, Teke Beyi’nin Abdâl Mûsâ’yı cezalandırmak için askerleriyle dergâha gitmesi, Abdâl Musâ’nın gösterdiği keramet üzerine ölümü, Teke Beyi’nin öldüğünü duyan Alanya Beyi’nin oğlunu Abdâl Musâ’ya teslim ederek geri dönmesi anlatılır.

Bundan sonra Gaybî, beyliğinden, atından, süslü elbiselerinden vazgeçip Abdal Mûsâ dergâhının bir kulu olur. Giydiği elbiseyle dünyadan el çeker, kendisini mana alemine verip terk yolunu seçerek Hakk’a teslim olur. Onun bu halini gören Abdâl Musâ, Gaybî’nin yüzüne bakar ve şunları söyler:

“Gaybî, kaygudan rehâ buldun, şimdiden sonra Kaygusuz oldun.” der. Bu andan itibaren Gaybî Beğ’in adı “Kaygusuz” olur. (2)

Seyr ü sülûk, insanı Hakk’a, birliğe, ilme ve irfana yükselten bir manevi yolculuktur. Bu yolculuğun sonunda her işin Allah olduğu, varlığın Hakk’ın varlığından ibaret olduğu, hakikate eren mürîd tevhide de erer. Bu yolculukta mürid, mürşidinin tavsiyelerine göre davranarak nefsi arzularını bir nevi kamçılar, kötülükleri terk eder, temiz bir ruha doğru arınır. Bunları yaparken şüphesiz ve şartsız mürşide bağlılık en önemli özelliktir. Kaygusuz, bu durumu şöyle dile getirir:

“Kend’özünü mürşide ver ta bilesin Hakk nedir

Nice bir susuz gezersin gel beri hayvânı gör.” (73/8)

 

“Üstâd olana şâkirdlik eyle

Üstâd olasın sen dâhi üstâd.” (Tercî-i bend-1/4)

1.1. Edeb

Manevi yolculukta amaç, müridin Allah’ı ve kendini bilmesi, “Nefsini bilen Rabb’ini bilir”i gerçekleştirmesidir, ki bu da edeb ile mümkündür. Edeb insanın eline, diline, beline hâkim olmasıdır. Ebced hesabına göre edeb kelimesinin toplam değeri yedidir. Bu da edebin yedinci mertebesi olan nefs-i safiyeye işaret eder. Kaygusuz, bu mertebeyi şöyle dile getirir:

“Nefs-i zulmet bu vücûd’a derler

Sen zulmet içinde nûr-ı îmân” (Tercî-i-bend s.135)

 

Kaygusuz Abdal, edebin insan-ı kâmilin işi olduğunu şu şekilde belirtir:

“İnsân-ı kâmil işidir ibâdet ü takvâ

Bu zühd ü tâat u savm u bu edeb u erkân” (188/9)

1.2. Kibr-i Terk

Manevi yolculuğun bir üst mertebesi ise kibrin terkidir. Kaygusuz, pek çok şiirinde kendini beğenmiş olmanın, insanın içinde adeta bir alev gibi büyüttüğü kibrin terk edilmesiyle gönlün aşka kavuşacağını, aksi halde kalbin kibirle taşlaşacağını belirtir.

Gel gel ey gönül neye gerek ucb ü tekebbür

Kibri ko gönül tâ olasın aşk ile pür-nûr (13/1)

 

Dirîgâ hayf dirîgâ bilmedin özün

Bu kibr ü acîb tekebbür bağrını eyledi daş (91/12)

 

Tasavvufi makamların ilki sayılan tevbe, günahtan arınıp Hakk’a yönelmektir. Yani İslam’ın ruhuna aykırı davranışlardan uzaklaşarak kalbi olarak güzel huy ve hareketlere yönelmesidir.

1.3. Tövbe

Tasavvufta tevbe, Hakk’a yöneliştir. Kaygusuz Abdâl, Abdâl Mûsâ’nın huzurunda yaşadıklarından sonra, o güne kadar yaptıklarından, yaşadıklarından derin bir pişmanlık duyarak Abdal Musa’ya kul olur. Ona göre, tevbe pişman olmaktır. Abdal Musa’nın huzuruna gelinceye kadar geçirmiş olduğu hayat, ona göre cahilliğinden dolayı tamamıyla harcanmış bir ömürdür. Bu durumu şu şekilde ifadeye tabi tutar:

Ömürün hiç yere harc etdiğinden

Câhil kendi işine pişmân oldu (296/8)

 

Tövbe kıl özünü oda yakmagıl

Su gibi her gördügüne akmagıl (Menakıbnâme s.135)

1.4. Mücahede ve Riyazat

Kişinin nefsine galip gelmesi, nefsinin arzu ve isteklerini yerine getirmemesi yönündeki çabaları, tasavvufi dilde mücahede olarak adlandırılır. Manevi yolculuğa erenlerin nefsin mertebelerini geçerek kâmil insan olması, zorlu bir nefis terbiyesiyle mümkündür. Bu da riyazat ve mücahede ile olur. Kaygusuz, bunun için kanaat sahibi olmanın gerektiğini, kim kanaat sahibi ise, onun amacına ulaşacağını söyler:

Kanâ’at gencini her kim ki buldu

Sa‘âdet mülküne sultân olupdur (46/6)

Mücahede ve riyâzatın açlık ve az yemek, az uyumak ve az konuşmak şeklinde üç esası vardır. Kur’ân-ı Kerim’de “Gecenin bir kısmında O’na secde et; geceleyin de O’nu uzun uzadıya tesbih et,” (İnsan/26) buyurulmaktadır.

1.5. Halvet

Nefis terbiyesinde açlığa, az yemeye, az uyumaya ve az konuşmaya halvet veya uzlet de dâhil edilir. Mürşidin söylemi üzerine tekkenin çilehânesinde inzivaya çekilmesi halvet olarak adlandırılır. Kaygusuz, halvet mekânının yâr ile buluşulacak, yalnız kalınacak yer olduğunu, her an sadakat ve samimiyetle Allah’ı düşünenler için ise, halvet yerinin aslında kişinin gönlü olduğunu belirtir.

1.6. Zikir

Zikir, Allah’ı anmak, sürekli hatırlamak, “Allah” adını dilinde devamlı söylemek anlamındadır.

Kaygusuz Abdal, şiirlerinde zikri tesbih ile birlikte kullanır. Tesbih etmek de “Sübhânallah” sözünü söyleyerek Allah’a sübhanlığını telaffuz etmektir. Ona göre aşk ile, şevk ile Allah’ı zikr ve tesbih etmek, Hakk’a ulaşmaktır.

Tesbîh ü zikrim hemîşe yâ hû direm yâ hû direm

Her lahza her dem her sâ’at lâ bilmez illâ hû direm (136/1)

Sonuç

Tasavvufi terbiye ve yolculuk, kişinin tam bir iman ve iyi, kalbi niyet üzerine bir mürşide başvurması, mürşidin de bu başvuruyu değerlendirerek kişiyi mürid olarak kabul ettiği takdirde, bu kişiye kılavuzluğu ile gerçekleşen bir süreçtir. Seyr ü Sülûk, kişinin kendinden kendine yolculuğu, İçindeki Allah’ı arama çabasıdır. Kaygusuz, bunun insanın kendini bilmesi, vücudun tekliğini, birliğini idrak etmesi yolculuğu olduğunu belirtir.

Her tasavvuf erbabı şair, kendi düşüncelerini şiirleri aracılığıyla ondan sonra gelenlere aktarır. Yaşadığı durumları dile getirmek ister. Kaygusuz Abdal, şiirlerinde doğrudan olmasa da kendi sülûkunu dile getirir. Sülûkunu tamamladıktan sonra çıktığı bu yolculuğu Menâkıbında anlatılır ve burada anlatılanlar da çevresindeki müridler için yolculuk ve terbiye işlevindedir. Tasavvufi bir gelenek olarak tarikat büyüklerinin tekke muhitlerinde okunması amacıyla manzum veya mensur eserler meydana getirdikleri bilinmektedir. Kaygusuz’un eserleri de bu mantıkla ortaya konulmuş, kendi yaşadığı tecrübelerin söze, şiire dökülmüş halleridir.

*(1) Abdurrahman, Güzel, Kaygusuz Abdal Divânı, MEB Yayınları, Ankara 2010, s.92

*(2) A.g.e. s.93

Kaynakça

GÜZEL, Abdurrahman, Kaygusuz Abdal Divânı, MEB Yayınları, Ankara 2010

TATCI, Mustafa, Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara. 2008

SEVER, Mustafa, Kaygusuz Abdâl Menâkıbnâmesine ve Şiirlerine Göre İnsanın Manevi Eğitimi, Black Sea-Черное Море, Yıl:5, Sayı:17

 

Yazan Mahmut Yıldırım

11.03.1996 yılında İstanbul’da doğdu.

Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisidir.

Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldu. Onu kendinde çifte kavurdu adeta. Kendini aramak, bulmak, içinde biriken ne varsa duruşu ve kalemiyle boşlukları doldurmak istedi. 2015 yılından beri öykü ve söyleşi yazarlığı yapmaktadır.

Günler geçiyor birer birer. O ise bu zamanda elinden kalemini, gönlünden edebiyat ve yazma sevgisini düşürmeyecek.

Öyküleri: Edebiyatist, Son Gemi, Halk Edebiyatı, Uçsuz, Sinada, Telmih, Üç Mevsim, Lâ, Âh, Mahfel, Havvas, Tahrir, Acemi, Rıhtım, Yazı-Yorum, Çamlık gibi birçok dergide yayımlandı ve yayımlanmaya devam edecek.

1 Yorum

Yorum Yap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Eşcinselliğin Depremleri Tetiklediğine İnanmanın Saçmalık Olması Ya Da Lanetlenmişlik Üzerine

Popper’ın Bilim Felsefesine Hediyesi: “Yanlışlamacılık” Üzerine Bir Deneme