in

Tutkuya Yolculuk…

Posedion; Dünya üçe bölündü, üçümüz de aldık payımızı. Kura çekildi, köpüklü deniz bana, sisli karanlıklar ülkesi ise Hades’in payına düştü…”

Homeros

Homeros’un destanlarında geçen bu anlatı, denizlerin uçsuz bucaksız efsanelerine sürüklüyor bizi. Efsanelerin gizem dolu derinliklerine inmeye ne dersiniz?

Deniz seyahatlerinde deniz yüzeyinin ışıltısına dalıp ufuk çizgisinden gözlerimizi alamazken, hemen altımızda uzanan derinlikleri hissedemeyiz. Sonsuz diplerin görkemli mağaralarını, gizemli oyuklarını fark etmeden sürdürürüz yolculuğumuzu. Karalara bakar, bir başka limana varmak isteriz. Oysa görmediğimiz bu derinliklerde, kocaman oyuklar bizi bambaşka bir dünyaya çağırır. Mitolojinin gizemli dünyası işte burada başlar.

Mitolojinin sonsuz çağlarında öylesine sır dolu, öylesine ürperticidir ki bu derinlikler, kimse cesaret edemez bu bilinmezliğe gitmeye…Gelin binlerce yılın gizemli sularında gezinelim sizlerle ve mağaralardan yükselen Posedion’un hikayesine kulak verelim.

Binlerce yıl önce karalardaki yaşam alanları mağaralardı. Bu korunaklı yerler her topluluğun kendi gizemiyle şekillendi. Her bir mağara bir diğeri için bilinmez bir yaşam biçimi oldu. Sonrası ise doğanın sunduğu binbir zenginlikle insanlar, daha güvenli bir hayat aramaya gün yüzüne çıktılar. Sonrasında sadece yaşamın gizemini keşfetmek isteyen rahiplerin, saklanmak isteyen korsanların uğrak yeri oldu mağaralar. Günümüzde bu oyukların karalarda olanlarının hemen hepsi keşfedildi, denizlerin dibinde olanlar ise hala keşfedilmeyi bekliyor gizemli hazineleri ile…

Antik çağlarda anlatılan Posedion‘un deniz dibindeki sarayı, Bozcaada(Tenedos)ile kayalık Gökçeada(İmroz) arasında dev bir mağaradır. Fırtınaların koptuğu, dalgaların hırçınlaştığı zamanlarda Poseidon bu mağaradan çıkıp, dört azgın atın çektiği altından arabasına binerek denizin üstünde dolaşmaya başlar ve denize hükmedermiş. Denizlerdeki dehşetli fırtınaları başlatmak ve sakinleştirmek onun elindeymiş.

Denizlerin derinliklerindeki tanrı Poseidon, halen Ege Denizi’nin derinliklerinde, antik Truva kentinin açıklarında tunç yeleli atların beklediği sarayında hüküm sürüyor.

Posedion’un kendisini denizin dibindeki bir mağara da yaşaması ise çok ilginçtir.

Denizlerin tanrısı Posedion, Dünyanın hâkimi Kronos’un oğludur.  Kronos‘a bildirilen bir kehanete göre, Kronos çocuklarının iktidarını elinden almasından korkar ve doğan her çocuğunu yutar. Hades, Posedion ve diğer kardeşler uzun yıllarını babaları Kronos‘un karnında geçirirler.

Tanrıların Travması

Bu acılı, korkulu dönemi göz önünde bulundurup ve sonradan yaşamayı seçtikleri mekanları düşünürsek, bu sürecin Tanrılarda bir travma oluşturması söz konusu olmalıdır.

Posedion ve kardeşleri, anneleri Rheia’nın kurnaz girişimi ile bu karanlık mağaradan kurtulurlar. Rheia son çocuğu Zeus yerine, Kronos‘a büyük bir taşı yutturur. Zeus büyüdüğünde ise Kronos‘un karnından kardeşlerini kurtarır.  Ve mitolojinin en güçlü tanrıları dünyaya hükmeder.

Artık hepimizin bildiği gibi; yeryüzü Zeus‘a düşer. Kardeşlerden Hades, yeraltını alır. Posedion ise denizleri alır.

Derinliklerin tüm gizemine hükmeder Posedion ve denizlerin yeryüzüne verdiği huzura karşı hep sorumlu hisseder kendini. Gün ışığını besler, yakamozları ve beyaz köpükleri ile…

Kronos‘un yer yer sarsıntılı ve asitli sularla dolu karnında geçen uzun bir yaşamdan  sonra, günışığına tapınan bir karanlığı seçmesi ve üç başlı yabası ile birlikte denizlerin derinliklerindeki sarayına çekilmesi de bu nedenledir. Karışık saçları ve yüzündeki sertliği aslında yaşamın ifadesidir. Yaşamın huzurunu ise Amphiritte ile bulmuştur. Çok çabuk karamsarlığa kapılan, duygu ve mantık arasında gidip gelen su perisi Amphiritte ile mutludur.

Deniz tanrılarından Nereus‘un 50 kızından biri olan Amphiritte’nin denizlerin dibinde Posedion’la yaşamayı seçmesi de mitolojinin en gizemli hikayelerinden biridir. Amphiritte gençliğinde, denizlerden uzaklaşarak dünyayı omuzlarında taşıyan Atlas’ın uzak ülkelerine kaçmış ve duygularının çaresizliğinde sürüklendiği tutkulu bir arayışla denizlere yeniden dönmüştür. Bir ton balığının sırtında geldiği denizlerde Posedion’a sığınmıştır. Amphiritte tutkularının gizemini, Posedion’un sunduğu derinliklerle avutmuştur. Suyun bizi sürüklediği dinginlik ve rahatlatıcı etki aslında Amphiritte’nin  gizemli dünyasının sunduğu bir tutkudur. Deniz tutkusu, yaşamın tutkuları ile sindirilir ruhumuza, yakamozlar ve dalgalarla…

Deniz huzur verir, yüzeyin ışıltılarından aldığımız coşku yansır yüreğimize…Derinliklerine gizlendiğimiz tutkulardan arındırır bizi…

Esrarengiz mağaralarda beslenen yaşamlar rengini belirler denizin. Gizil kovuklar da yaşamın kendi derinliği ve rengi oluşur. Mağarasında huzuru bulan Posedion tüm gerilimine rağmen değişkendir, değişimden yanadır. Tutkuları ile sığındığı Amphiritte ise coşkuludur.

Denizlerin derinliklerine bakarken ürpermemek olanaksız ancak ne kadar derini görebilirsek o kadar canlı ve renklidir yaşam. Bazen değişir denizler, kabarır, köpürür, kıyıları döver… İşte o an, yeni bir resim, olanca karmaşası ile tuvale çizilmektedir…

O zaman okyanuslara açılmak gerekir, bitmeyen tutkular ve coşkularla…

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Comments

comments

17 Yaşında Naziler Tarafından İdam Edilen Bosnalı Komünist Partizan: Lepa Radiç

Burak Ağdemir’den Yeşilçam İllustrasyonları