in ,

Victor Hugo’nun Sefiller Romanı Üzerine

Fransa tarihinin en büyük şair ve yazarı Victor Hugo’nun 1862 yılında yayınlanan romanıdır. 19. yüzyılın en büyük eseri olarak dünya tarafından kabul görmüş eser pek çok dile çevrilmiştir. Günümüzde ise en çok okunanlar listelerinin başında yer almaktadır.

Okuyucuda büyük bir merak ve tekrar okuma isteği uyandıran Sefiller kitabı için Victor Hugo’nun on dört yıl üzerinde çalıştığı bilinmektedir. Beş cilt ve her biri bir roman büyüklüğündedir. Sayfa sayısı sizleri korkutmasın. Sayfalar akıp gidiyor ve siz farkına varamıyorsunuz.

İyi bir insan ile yolu kesişen bir mahkûmun hayatının nasıl değiştiğini ve kendinden başka hayatları da nasıl değiştirdiğini okurken güzel ve unutulmaz bir yolculuğa çıkacağınızın garantisini verebilirim.

Romanımızın başkahramanı Jan Valjean çalışkan bir köylü olup geçimini ağaç budayarak sağlamaktadır. Aynı zamanda ablası ve yedi yeğenine bakmakla yükümlüdür. O kış çok çetin geçmiştir, iş bulamamıştır. Çok çaresiz kaldığı bir anda ekmek çalmıştır ve yakayı ele vermiştir. Fırın sahibi şikâyetinden vazgeçmez ve Jan Valjean beş yıla mahkûm edilir. Ablası ve yeğenlerini düşünerek birkaç kez kaçma girişimde bulunur ve her seferinde yakalanır. Cezası bu firarlar ile birlikte on dokuz yıla çıkar.

Her türlü insanın olduğu tersanede kötü bir insan haline gelen Jan Valjean cezasını tamamlayıp tahliye olur ve kendisinin mahkûm olduğunu gösteren sarı bir kâğıt tutuşturulur eline. Bu kâğıt sayesinde gittiği D kasabasında kimse ona iyi davranmaz. Hancılar hanına almaz, çaldığı kapılar bir bir yüzüne kapanır ve her gittiği yerden kovulur. O kadar çaresiz kalmıştır ki bir köpeğin kulübesine sığınır. Fakat köpek yanında kalmasına müsaade etmez ve üzerine hırlar. Yoldan geçen yaşlı bir kadının tavsiyesi üzerine Piskopos’un evine gitmeye kadar verir. Ablası ve emektar hizmetçisi ile yaşayan Piskopos, Jan Valjean’ı hemen evine alır, karnını doyurur ve yatacak yer verir. Gece olunca Jan Valjean evden gümüş takımları çalar ve kısa süre sonra yakalanır. Gümüş takımları nereden bulduklarını soran polislere onları Piskopos’un kendisine hediye ettiğini söyler. Görevliler buna inanmaz ve Piskopos’un evine giderler. Piskopos ise takımların çalınmadığını ve kendisine hediye ettiğini hatta iki gümüş şamdanı ise almayı unuttuğunu söyler. Bunları satıp parası ile iyi ve namuslu bir yaşam sürmesini istediğini de ilave eder. Jan Valjean böyle bir iyilik karşısında hayatının dönüm noktasını yaşar.

Bir kasabaya yerleşir ve Madeline adını alır. İş yaşamına atılır, fabrikalar açar, çok sevilir ve çok zengin olur. Belediye başkanı seçilir. Fantine adında iyi niyetli bir fahişeyi polis şefi Javert’in elinden kurtarır ve tedavisi için hastaneye yatırır. Polis şefi Javert kısa sürede ortaya çıkan ve herkesin Madeline Baba dediği adamı merak eder ve araştırmaya başlar.

Başka bir kasabada Jan Valjean’in yakalandığı haberini alır ve davayı takip etmek için yola çıkar. Bu olayı öğrenen Jan Valjean suçsuz birinin kendi yerine cezaya çarptırılmasına gönlü razı gelmez ve o da davayı takip etmek için yola çıkar ve mahkemede teslim olur. Jan Valjean yine zindana atılır ve hapiste kaldıktan bir süre sonra limandan denize atlar. Herkesi öldüğüne inandırır ve Fantine’ye ölmeden önce verdiği, kızını bulma sözünü tutmak için açgözlü hancı Thanardier ve karısının yaşadığı yere gidip Cosette ellerinden alır.

Javert’in Jan Valjean’in peşini bırakmaya hiç niyeti yoktur. Takip edildiğini anlayan Jan Valjean Fauchelevent adını alır. Bir manastıra yerleşir ve bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Cosette ise yatılı olarak rahibe okuluna verir. Cosette büyümüştür. Babası ile birlikte hemen hemen her gün Lüksemburg parkına dolaşmaya giderler. Bu ziyaretler sırasında Marius adında bir gence âşık olur. Marius’u dedesi büyütmüştür.  Napolyon ordularında görev alan subay babası ile ilgili bir tartışmada dedesine karşı gelir ve evi terk eder. Üniversitede avukatlık okumaya devam eder. Aynı zamanda Marius 1832 yılında isyan eden sosyalistlerin safında yer alan idealist bir devrimcidir. Marius Cosette’yi görebilmek için her gün o parka gider olmuştur. Jan Valjean bu durumu fark etmiş ve rahatsızlık duymuştur.

İhtilal başlar. Krala karşı ayaklananların arasında Marius’de vardır. Javert bu olaylar esnasında esir düşer ve idam edilmek istenir. Jan Valjean bu işe gönüllü olur ancak Javert’i serbest bırakarak kaçmasına izin verir. Maruis çatışmaların birinde yaralanır. Jan Valjean ona yardım eder. Sırtına alır ve uzun süre lağımdaki labirentlerde gizlenerek evine götürür. Bu olay esnasında Javert’e yakalanırlar. Jan Valjean, Marius’u ailesine teslim eder ve son kez evine uğramak istediğini söyleyip Javert’e teslim olur. Birlikte eve giderler ve Javert kendisini bahçede bekleyeceğini söyler. Jan Valjean geri döndüğünde Javert’i bulamaz. Javert ise kendisini öldürmediği için minnettarlık duygusuyla onu tutuklamak istemez. Tam bir kanun adamı olan Javert görevini yerine getiremediğini düşündüğü için Seine nehrinden atlayarak intihar eder.

Bu olaylardan sonra Marius ve Cosette evlenirler ve mutlu bir evlilikleri olur.  Jan Valjean çok yaşlanmıştır. Cosette ve Marius’un bir ziyareti sırasında yanlarında vefat eder. Başucunda ise Piskoposun kendisine hediye ettiği şamdanlar yanmaktadır.

Victor Hugo’nun ölümsüz eserinde iyilik ve kötülük kavramlarının yanı sıra tarih, din, felsefe, siyaset ve aşk var. Yani kısacası dünyayı içine sığdırmış diyebiliriz. Olaylar silsilesinin içinde kaybolurken bazen adalet duygusunu sorgulayıp isyan ederken buluyorsunuz kendinizi. Bazen de bir manastırda dua ederken. Döneminin tüm gerçeklerini en ince ayrıntısına kadar ciddi anlamda cesaret gerektiren olayları kaleme almış ve kendi toplumunu üstü kapalıda olsa eleştirmiştir.

Önyargılarımızı bırakmayı ve her ne olursa olsun kötülükleri iyiliğe teşvik etmemiz gerektiğine inanıyorum. Ne yazarsam eksik kalacağını düşünüyor, çok geç kalmadan okumanızı tavsiye ediyorum. Dünyayı sevgi ve iyilik kurtaracak.

Son olarak birkaç alıntı eklemek istiyorum;

“Ölmek dert değil, esas korkunç olan yaşamamak.”

“Kalabalıklar daima tehlikelidir. İçlerinde mutlaka ruhlarını ucuza satan alçaklar bulunur.”

“Yırtık bir vicdan, dikiş tutmaz bir hayat getirir.”

“14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada     tam 6 ay bana bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur.”

“Zalimlerin çarkı, cahillerin çalışmayan kafalarıyla döner.”

2 Yorum

Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Üç Bacak

Ümitsiz İnsanlar Neden İyi İnsanlar Değillerdir Ya Da İyi İnsanlar Niçin Ümitsiz Olmamalıdır