in

Özgür Kaçak Bir Nisan Şakasında

Damarlarındaki kana kadar işlemiş yoğun bir özlem yüreği buran, benliğini saran, böylesi derin bir hasret ancak arada aşılamaz mesafeler ve ertelenemez uğraşlar olduğu zaman katlanılabilirdi. Amsterdam’da olduğu zamanlardaki gibi mesela. 

Geçen gün Facebook hatırlatmasında Hasan arkadaşının ona yazdıklarını görüp düşünmüştü. Orada kendini bir şekilde telkin etmeyi belli bir süre başarmış, her şeyi bırakıp güzelim adasına dönmeyi epey bir zaman ertelemişti. İçinde bulundukları bu olağanüstü zaman diliminde neredeyse tüm dünyayı saran bulaşıcı Covid-19 salgın döneminin özgürlüklerine getirdiği yasakları, o dönem gibi düşün demişti arkadaşı.

Aklına yatmış gibiydi; orada yaptım, burada da yapabilirim diye düşünerek sakinleşti bir iki gün.  Ne var ki bu ruh hali uzun sürmedi. Burası Amsterdam değildi ki! 

“Evim rüzgarlı gecelerde dalgaların kıyıya vuran sesini duyabilecek kadar yakınken nasıl bu kadar uzak kalınabilirki Aşkdenizimden,” düşüncesi geçiyordu sürekli kafasından. 

İçe, özümüze dönme olanağı sağlayacağına inandığı bu zorunlu eve kapanma dönemini birçokları gibi hapsedilen değil de bahşedilen zaman olarak görüyordu oysa. 

Aslında evde kalmak onu rahatsız etmiyor hatta yapılabilecek her şeyi sığdırabilmem için aman çok da erken bitmesin diyordu. Zaten yalnız yaşamaya alışmış bir kadın, üretme sürecinde toplumdan soyutlanabilen bir sanatçıydı o. Hem internet vardı çok şükür, o sayede hep özlediklerine zaten erişebiliyor, dokunamasa da ekrandan görebiliyordu en azından. 

Aşkdenizine olan hasret, duyduğu özlem bambaşka bir şeydi. Ne çektiği yüzlerce fotoğraf, onlarca video, ne de konusunu açmak ona olan hasretini giderebilecek nitelikte değildi, olamazdı. Ona gitmeli, kokusunu, havasını ciğerlerine çekmeliydi, başka çaresi yoktu gerçekten. 

Doğanın gücüne inanır, geleneklerden seçtiklerini kullanırdı. Bu bağlamda her yıl 1 Nisan’da yeni çiçeklenen akasyaların altın toplarından taç yapar, başına takar, bahar tanrıçası olurdu o gün için ama işte ama evde.

Bu yıl altın topların eksikliğinde, adını bilmediği bahçesinde, ince kokuları iç geçirten buttercup sarısı çiçekleri olan ağaçtan dallar kesti ve tacını yapıp taktı. Aynadaki görüntüsüne bakıp fotoğrafını çekince tekrar dönüp gülümsedi. Bahar tanrıçalarının dilekleri gerçekleştirme gücü vardı değil mi? E kendi bahar tanrıçası değil miydi bugün! 

Ne çok istiyordu Aşkdenizine gitmeyi, bugün bunu yapabilirdi.  

Yine de her ihtimale karşı akşamüstü olmasını bekledi. İlk kez yeni bayramlıklar alınmış bir çocuğun heyecanı ile yerinde duramıyor, kendi kendine gülümsüyordu. Vaktin geldiğine karar kılınca günlerdir kullanmadığı bahçe kapısını açıp sokağa çıktı, hızlı adımlarla ilerlerken tarihe not düşme adına telefonunda kayıt aldı. Ana yola çıkacak, sadece iki evin olduğu ara yoldan geçmeye karar vermişti, karşıdaki meraklı komşulara görünmemek için.  Daha köşeyi döner dönmez müzik sesi ile karışık tanıdık bir ses geldi kulağına. Küçük kardeşinin can dostu mahalleye yeni taşınan,  müzik meraklısı eski bir tanıdığın evinde misafirlikteydi. Her ikisi de sabah dans performansının takipçilerindendi. Kendisi dışarı çıkmış olmaktan o kadar tedirginken onlar aleni bir şekilde eğleniyorlardı, hayret etti.

Kadının uzaktan sorgulayıcı seslenişine,  enerjisine takdir dolu sözler arasında ona şarkı seçmiş, hoparlörün sesini açmışlardı. Dans eder hareketlerle az yaklaştı, kısa bir sohbet sonrasında dikkatli ol, geç kalma uyarıları ile onu uğurladılar.

Oto yoldan geçen arabalar olmaması gerekiyordu ama yine de ne olur ne olmaz ortadaki refüjden atlamadan sağına soluna bakındı ve çabucak karşıda onu birkaç dakika sonra hedefine ulaştıracak ara yola geçti. O yoldaki evlerin bir iki tanesinin verandalarında da oturanlar vardı, insanların rahatlığına hayret ederken sabah dansını izleyen başka bir tanıdık seslenip sabahları onunla birlikte kendisinin de dans ettiğini belirtti.

Nihayet görünmeye başlayan maviliklere doğru adımlarını sıklaştırdı. Mavi bir de araba vardı. Az önceki dikkatli ol uyarılarını hatırlayarak temkinli yaklaştı ama artık çok yakınında olduğu Aşkdenizine koşmak istiyordu. Çok heyecanlıydı.

Yabandı biraz, o çok özlediği engin mavilik. Dalgalar ta uzaklardan kıvrım kıvrım nefes alırken inip çıkan göğüs kafesi misali yükselip alçalıyor, kıyıya beyaz köpükler getirip kayalara çarpıyordu. Sesi de, kokusu da, kayalara yaklaşınca onlara hızla çarpan suyun yükselirken yüzüne vuran zerrecikleri de, hepsi ama hepsi muhteşemdi.

Bugün günlerden pazar olmayabilirdi ama o Nazım’ın “bugün pazar/ beni ilk defa güneşe çıkardılar,” şiirinden sözler mırıldanmaya başladı. Öylesi derin bir hasretin kısıtlı da olsa sonlanmasının mutluluğuydu hissettiği. Şu an şairin mısralarındaki hissiyatı çok daha berrak bir bilinçle idrak edebiliyordu.

Ne güzel bir histi bu, Aşkdenizine kavuşmuştu, henüz bedenen buluşamasalar bile. Koştu, bağırdı, güldü suyun gür sesini kaydetti, onu defalarca fotoğrafladı.

Çok sık geldiği bir koy değildi ama burada onda iz bırakmış tatlı hatıraları da vardı. Sahile sağdan sola, soldan sağa, boydan boya bakarken kızını, kadim dostu eski eşi ve onun kız kardeşini suyun terk ettiği kayalarda yürürken gördü, sol tarafta bir sonbahar akşamüstünde. Şefkatle gülümsedi.

Kıyıya vuran beyaz köpüklerin ahenginde uzanan sahil, solda daha az kayalıktı. Uzun uzun baktı o tarafa. İlk defa 2015 yılının yazında getirmişti tanıştıklarında hep beklediğim o güzel insan diye düşündüğü adamı buraya. Onun getirdiği kendi yapımı kayık ile kürek çekerek birlikte buralardan da geçerken nasıl da bütün güzelliğini sunmuştu onlara doğa yine böyle bir akşamüstü.

Sevgilim diyemediği o sevgiliyi upuzun bir aradan sonra son görüşü de yine aynı noktada olmuştu Aralık yirmi sekiz tarihin böyle bir akşamüstünde. Aşkdenizim şimdiki gibi yabandı, dalga dalga.  Fark suyun koyu griliğiydi, kış güneşinin son yansımalarında. Denizi hiç bu renk görmediğini söylemişti hayranlıkla bakarken adam. Fotoğraflar çekmişlerdi uzaktan birbirlerinin de içinde olduğu sonradan mesajlarda paylaşılan. Ayrılığın gerekçelerinin konuşulmadığı kısa bir sarılma ve Fikret Demirağ şiirleri ona hediye ettiği iki dilli Tanrı’nın Sessizliği’nde kitabından. Türkçe okumasını istemişti. Gülümsedi kadın, istediği o yanında olamasa da şanslıydı, yaşanmış paha biçilmez paylaşımları vardı.

Hızlanan dalgaların sesi onu ana döndürdü. Anılar güzeldi ama bugün ve şu an burada olması önemliydi. Sokağa çıkma yasağını çiğnemiş hem özgür hem kaçaktı…

Nihayet kendini sudan alıkoyabildiğinde günün azalan ışığında arkasında batan güneşin kızıllığının gökyüzüne yansıyan turuncu pembeliğine takıldı. Narin bulutların pembe pamuksu güzelliği onu masalsı bir dünyaya taşıdı. Ne bakmaya ne fotoğraflamaya doyamadı. Gerçekten bahtiyardı.

Kararan hava dönme vakti geldiğinin sinyali idi. Kollarını onu kucaklarcasına olabildiğince açarak son bir kez baktı grileşen enginliğe ve tekrar Nazımın dizelerini mırıldanarak yürüdü. İlk terastakiler gitmiş ama mahallesindeki arkadaşlar çoğalmış ve onu ta köşeden yüksek sesli müzikle alkışlayarak karşıladılar onlara katılmasında ısrar ederek. 

İçi tarif edilemez duygu yoğunluğunda dopdoluydu. Bir an önce evine varmak istiyordu. Onlardan sıyrılarak koşarken uçarcasına eve gelip aynada kendine baktığında yanakları al aldı. Çok heyecanlıydı.

Bu da benim yasaklara 2020 Nisan bir şakam olarak tarihe not düşülsün dedi güzelleşen yüzüne gülümseyerek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Travmanın Karanlığından Şifanın Aydınlığına: Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk

Sinemanın Melankolik Dervişleri