in

Sinemanın Melankolik Dervişleri

Çengelköy’ün kırık yaz akşamlarının birinde Boğaz’ın o alengirli sularının dibinde insanın aklına Feyruz şarkılarını getiren genç bir kadın, sohbetin bir yerinde “Filmler insanı bilgeleştirir.” demişti. İyi bir film, iyi bir kitap tutkulu bir aşkta olduğu gibi doğru kişiyle rastlaşırsa ömür boyu silinmeyecek izler bırakabilir insan ruhunda. Kendilerine kitap önermemi isteyenlere okumanın kişisel bir serüven olduğunu, her insanın serüveninin de kendine özgü olması gerektiğini söylerim. Okuduğunuz her kitap sizi besler, yetiştirir, büyütür ve iç dünyanızda sizin dahi bilmediğiniz diyarlara köprüler, tüneller inşa eder. Bir kitabın insana tesir edebilmesi için okuyucunun yaşantısının da zengin olması gerekir. Yaraları, düş kırıklıkları, pişmanlıkları, kendisini heyecanlandıran hayalleri yoksa yarı yolda bırakılmamış ya da bırakmamışsa ne anlar ki halden? Dönüp geçmişe baktığında incittiği insanların yüzleri gelmeli aklına ya da öyle hatıraları olmalı ki ne zaman aklına getirse onları, kalbi tekrar tekrar incinmeli. Yarısında dönülmüş yolları, kaçtığı kavgaları, tutmadığı yeminleri, kaçırdığı buluşmaları,  ihmal ettiği sevgi sözleri, tutkuyla giriştiği dövüşleri, bitmeyeceğini sandığı aşkları, yerine getirilmemiş vaatleri, uykusuz geceleri, hıçkıra hıçkıra ağladığı kuytu sokakları olmalı.  Hikâyesi olmalı. Hikâyesi olmayan birine kitaplar layıkıyla nüfuz edemez.

Filmler de böyle işte. Bu yüzden iyi bir filmi herkes izlememeli. Hayatını düz bir zeminde kalın çizgilerinin dışına çıkmamaya özen göstererek yaşayan birine iyi bir filmi izletmek hem filme hem de o kişiye haksızlık olur.

Edebiyat ve sinema her zaman birbirlerini besledikleri için biz de sanatın bu iki sağlam sütunları arasında gezineceğiz. Martin Eden, Holden Coulfield, Zeze, Zebercet, Selim Işık, Raif Efendi, İnce Memed, İvan Karamazov, Nemeçek, Shevek, Gertrude, Nastasya Filipovna, Nermin, Raskolnikov, Clarissa Dalloway, Teğmen Drago, Jonathan Livingston… Bu isimler, ve daha niceleri, kitapseverlerin iç dünyalarında derin izler bırakmış, gerçek yaşamda karşılaşılmayacak kadar derinlikli, dokunaklı ve sadık yoldaşlar olmuşlardır. Zeze’nin de söylediği gibi kimi zaman hayatın sevilecek yanlarını bize onlar öğretmiş kimi zaman da kendimizi keşfetmemizde bize yol göstermiş, yoldaşlık etmiş, yaşantımızın birer parçası olmuş, ölümsüz dostlarımızdır.

Edebiyatın hayatımıza kattığı bu fevkalade etkileyici karakterlerin yanında sinema da üstüne düşeni yapmış; son derece özgün, derinlikli, tanışıldığında ruhlarda silinmeyecek izler bırakan sapasağlam karakterler yaratmıştır. Elbette ki yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip sinema dünyası birbirlerinden ilginç, kalıcı ve kitleleri büyülemiş kahramanlar yaratmıştır ama bu yazıda sizlere sözünü edeceğim dostlar o “kahramanlar” değil. Bizim dostlarımız, ne koyu elbiseler içinde büyük büyük laflar eden karizmatik adamlar, ne dünyayı kurtarmak için olağanüstü güçlerle donatılmış süper kahramanlar ne de sığ romantizmin idealize ettiği klişe estetik figürler. Yozluğun, duygusal sömürünün, manipülasyonun, yavanlığın ve artık neredeyse karikatür olmuş basmakalıp karakterlerin sinema salonlarında kitlelere oldukça pahalıya satıldığı günümüzde istedim ki sizlerle hayatımıza alabileceğimiz, hikâyelerine tanıklık ederken kendi çıkışsızlıklarımızdan, kısır döngülerimizden, varoluşun sırtımıza yüklediği acıların ağırlığı altında ezilirken tutunmaya çalıştığımız sevgi gibi, hüzün gibi, yalnızlık gibi duygu kırıntılarından izler bulabileceğimiz karakterler paylaşayım.

Şimdi gelin, belki bir işaret görmek belki peşinden gidebileceğimiz bir yol bulmak belki de kendi zorlu hayat mücadelemizde bize yoldaşlık edebilecek dostlar bulabilmek umuduyla sinemanın melankolik dervişlerinden birini tanıyalım.

Chow Mo-wan:  In The Mood For Lov

Chow Mo Wan, Çinli yönetmen Wong Kar Wai’nin lirik başyapıtı İn the Mood for Love’da özene bezene yaratıp beyazperdeye taşıdığı “bir bakışın ölmem için yetecek” diyebileceğimiz geçmişin zarafet zamanlarından bu aleladelik çağına düşmüş, insanı durup durup ağlamaya isteklendiren naif ama bir o kadar da karizmatik karakteri. Karakteri ete kemiğe büründürense Tony Leung Chiu Wai. Wong Kar Wai’nin belki de en etkili ilham perilerinden biri ve vazgeçemediği büyük oyuncu. Filmlerini adeta Tony için yazıyor. Tony Leung, Chow Mo – Wan karakterine öyle bir ruh üflemiştir ki, filmin bir yerinde,  Nat King Cole’in, çeliği eritecek kadar içten söylediği Quizas Quizas Quizas yorumu akıp giderken camdan dışarı bakar ve kadının Singapur’a gelmeyeceğini anladığı sırada belli belirsiz bir mimik belirir dudaklarının kenarında. İşte orada anlarsınız Tony Leung’da oyunculuktan çok öte bir şeyler olduğunu.

Chow Mo – Wan, beş duyunun hâkim olduğu bir dünyadan değildir. Sırlarını kayaların deliğine fısıldayan, hiç konuşmasa da yanında durmanın içinize huzur ve esenlik verdiği, yüzündeki her bir çizgide geçmişinden getirdiği bilgelik ve hikmet hikâyelerinin gizli olduğu, görüp de dokunamayacağınız, duyup de tarif edemeyeceğiniz, anlayıp anlatamayacağınız, bilgelerin rivayet ettiği, kâhinlerin haber verdiği, insanlığın kovulduğu güneşli günlerden gelmiş bir adamdır.

Chow Mo – Wan, nesnelerin de, sokakların da, kelimeler gibi, birkaç dostla oturup çay içilmiş köşe başları ya da sevgilinin gelmesini beklediğiniz güzergâhın uzaktan görünen silueti gibi hayatımıza değen her bir şeyin kendine özgü ruhları, maneviyatları olduğuna inanan ama uğultunun, vitrinin, gösterinin uzağına kaçmış insanlara yakılmış bir ağıt, sunulmuş bir serenattır.

Chow Mo – Wan’ı düşünürken aklınıza belirsiz zamanların birinde çakırkeyf bir geleceğe doğru yol alan ve geçmişe bir trenin tozlu pencerelerinden bakan bir adam gelir. Ardı ardına geçip giden demir yolu direkleri bir zamanların tutku dolu ama şimdi kaybolup gitmiş yıllarınızı hatırlatıyordur artık. Geçmiş, görebildiğiniz ama dokunamadığınız bir şeydir. Şimdi gözüken her yüz bulanık ve belirsizdir. Karanlık tünellerin birinde camda yansıyan görüntünüze bakarsınız; eski günlerden kalma taş duvarların birinin yanında demir parmaklıkları olan genişçe bir pencerenin dibindesinizdir. Bir kadın, zarif bir kemanın yaylarından gelen hüzünlü salınımlar gibi usulca çeker ellerini ellerinizden ve sokak lambalarının yere düşüp kırılan sarı ışıklarına basarak uzaklaşır. Gittikçe belirsizleşen bir hayal gibi kaybolup gider dar sokağı dönerken.

Chow Mo – Wan, çok eski günlerde kalmış bir dostun selamını almak gibidir. Onu özlemişsinizdir, burnunuzun direği sızlar, yüzü gözünüzün önüne hayal meyal geldiğinde, ama gidip görmezsiniz, göremezsiniz, görseniz sanki bir şeyler zedelenecek sanırsınız. Sevgiye, aşka, hatıralara, birlikte yürünülen sokaklara, kelimelerin dile gelmeye cüret edemeyeceği anlara, uzaklardan, çok uzaklardan dalga dalga gelip de kulağınıza değen hüzünlü nağmelere bir iç geçiriş, bir özlem ve bir yakarıştır.

In the Mood for Love’ı herkes izlesin mi bilemiyorum. Bana kalırsa doğunun kalbinden çıkmış bu serzenişi, aleladeliğin artık bezdiren söylevlerine ve kahramanlarına karşı sadelikle icra edilmiş, her saniyesi zarafet ve aşkla çizilmiş bu başyapıtı, iç dünyası çorak olanlar izlemesin. Uzun zamandan beridir yüreği özlemle kavrulan, gidilecek bir yer, başını koyup ağlayabileceği bir diz arayan, suskunluğunda bile bir dostun şefkatini bulduğu o duygu insanlarını, incelik insanlarını, gözleri her daim dolu, rikkatli kalpleri arayanlar izlesin.

Yazan Mehmet Kabakçı

1984 Besni doğumluyum. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği okudum ve halen İstanbul'da bir ortaöğretim kurumunda öğretmenlik yapıyorum. Hayatın ancak iyi kitaplar, iyi müzikler ve iyi filmler için yaşamaya değdiğine inanıyorum.

Öykülerim ve yazılarım çeşitli dergilerde, fanzinlerde yayımlandı. Yazmak da hayatla kurulan güçlü bir ilişki, ancak ben iyi bir okuyucu olmayı her şeye yeğlerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Özgür Kaçak Bir Nisan Şakasında

Tecrübe ve Disiplin Eskimez