in

Bir Melek ve Uyanış

Aşık olursun hiç tanımadığın birine. Kaşına, gözüne, kirpiğine, her hareketine. Otobüste giderken, arkadaşlarla sohbet ederken, sınıfta ders dinlerken ve belki sırf bu yüzden gittiğin bir sahilde  binbir türlü hayaller kurarsın günlerce. Kim bilir zamanla ona değil hayallerine aşık olmuşsun belki hiç farkına varmadan.

Sonra bir an gelir, artık tamam, bu kadar yeter açılma zamanı dersin nasıl yapacağını hiç düşünmeden. Farkına varırsın sonra hiç düşünmediğinin daha doğrusu duygularının yanında aklı ne kadar arka plana attığının. İşte bu eksiklik korkutur insanı. Bu korkuyla düşünmeye başlarsın, ya reddederse ya o benim gibi düşünmüyorsa. Ama içindeki duygunun ne kadar güçlü olduğunu fark edince insan tekrar hayallerine sarılıyor. 

Ona merhaba derken sesinin titreyişinden belli oluyor her şey ama nedense kimse bir şey çaktırmıyor. Bir bahane bulup konuşursun işte. Zamanla tanımaya başlarsın hayal dünyana sığdıramadığın insanı. Birden vay be diyesin gelir melek değil senin benim gibi bir insanmış meğer. Uyanış orada başlar bir daha gitmeyecek şekilde. 

Zamanla hayal dünyana kendini ne kadar çok kaptırdığını fark edersin. İkinci uyanıştır bu. Kafanı kaldırır bazı şeyleri daha iyi görmeye başlarsın.

 Ve anlarsın ki sadece benim hayal dünyam yokmuş, onun da kendi dünyasının bir meleği varmış. Bu son uyanıştır işte kafanın içinde hiç susmayan.  

Duygularının tek taraflı olduğu gerçeği ile yüzleşirken unut gitsin dersin kendine. Sevdiğin şeylere daha fazla vakit ayırmaya çalışarak unutmak istersin geçmişi. Kısa zamanda unutmayı başaramadığını fark edince onun hiç de melek olmadığını kendini ikna etmeye çabalarsın.  

Sonra bir gün onla ilgili bir şey karşına gelince zapt edemediğin merakın karşılar seni. Meğer bir zamanlar hayallerinin baş tacı olan insanın uhdesi kalmış içinde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Günlük

Boşluk