in

Zygmunt Bauman: AŞK. KORKU. Ve NETWORK. (2/2)

Das Magazin ’de Almanca,  032c Issue 29.’de İngilizce, Akıl Fikir Müessesesi’nde Türkçe olarak  yayınlanan röportajın ikinci bölümüdür.

KORKU

Akışkan Gözetim isimli kitabınızda da yazdığınız gibi korku, çağımızı tanımlayan bir terim. Toplum bizi korkudan tüm gücü ile korumaya gayret etse de sonuç olarak sadece onu çoğaltıyor. Peki, geçmişin korkuları– Tanrı, Şeytan, Cehennem, hayalet ya da doğa korkusu– aslında bugünkünden çok daha beter değil miydi?

İnsanların bugün eskisinden çok daha büyük korkuları olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Ama daha farklı, daha belirsiz ve daha dağınık olduklarını söyleyebilirim. Bir şirkette otuz yıl çalışmış, onca yıl hürmet görmüşsünüzdür, fakat ansızın büyük bir firma gelir, bir çırpıda çalışmakta olduğunuz şirketi yutar. Kadrolarda sadeleşmeye gider ya da şirket elden tamamen çıkarılır ve siz de bir anda kendinizi sokakta buluverirsiniz. 50 yaşında biri için yeni iş bulmak tahmin edebileceğiniz gibi son derece sınırlıdır. Çoğu insan nereden geldiğini bilmediği ve engellemek için herhangi bir önlem alamadığı böylesi sıkıntıların bir gün başına gelmesinden korkmaktadır.

Peki durum eskiden çok mu farklıydı?

İnsanlar somut şeylerden korkuyordu. Ekinler mahsül vermediğinde “Yağmur yağacak mı, yoksa toprak susuz mu kalacak?” diye göğe bakıyorlardı. Çocuklar okula giderken kurtların uluduğu orman içinden geçiyorlardı. Nükleer savaş korkusu altında bile yeraltı sığınakları inşa ederek kendilerini koruyabileceklerini düşündüler. Şüphesiz ki bu aptalcaydı, ancak hala yapabilecekleri bir şeyler olduğuna inanıyorlardı ve bu sayede ümitsizliğe düşmeden kendilerine  “İyi durumdayım. Ailem için bombalara karşı bir sığınak yapıyorum.” diyebildiler.

Dünyanın zengin bölümü için konuşacak olursak, en azından yaşam ömrümüz daha uzun ve bizden önceki hiçbir toplumun sahip olmadığı kadar güvenli bir yaşam sürüyoruz diyebiliriz. Karşılaştığımız tehditler eskisine oranla oldukça azaldı.

Tehdit  ile tehlike kavramlarını karşılaştırırsak aralarındaki fark çok daha anlaşılır olacaktır. Tehlike dediğimiz şey gayet açıktır. Neyin bizi korkuttuğunu ve hangi önlemleri almamız gerektiğini biliriz. Tehdit kelimesi için aynı şey geçerli değildir. Pek çok teorisyen yaşamlarımızın eskisinden çok daha güvenli olduğuna dikkat çekerken, diğer taraftan tepemizde dolanan güvensizlik hayaleti ile yaşadığımıza vurgu yapıyor. Korkunun günümüzdeki değişkeni, şeytandan beklenmeyecek kötülükler yapan insanlar tarafından belirlenmektedir.

Bütün bir endüstrinin yarar sağladığı kötüler tarafından.

Güvenlik endüstrisi, büyüme endüstrisinin son aşamasıdır. Ekonomik krizlere karşı kesin bağışıklığı olan tek endüstridir çünkü. İstatistikmiş, güncel tehditmiş, bunlarla ilgilenmez. Uluslararası terörizm, güvenlik gücünü genişletmek ve daha sıkı önlemler almak için çok iyi bir bahanedir. Trafik kazalarındaki vefat sayısı ile kıyaslandığında, uluslararası terörizm kurbanı sayısı komik derecede azdır. O kadar çok insan trafikte hayatını kaybediyor ki medyaya göre artık haber değeri dahi taşımıyor.

Sigara paketlerinde olduğu gibi her aracın üzerine “Araba kullanmak, hem kendi sağlığınızı, hem de çevrenizdekilerin sağlığını tehlikeye atmaktadır.” yazan bir çıkartma yapıştırılmalı.

Evet, kesinlikle! Diğer taraftan yaşam standardımızın yükseldiği de bir gerçek. Dünyanın bizim yaşadığımız bölümünde artık ekmek parasını düşünmek zorunda değiliz. Bununla birlikte son finans krizi insanları yoksullaşmaktan fazlasıyla korkar hale getirdi. Hayat standardının düşmeye devam edip bir daha asla toparlanamayacağından korkan orta sınıf, ekonomik pazarın öngürülemez olayları ile doğrudan muhatap olan sınıftır. İşini kaybeden işçilerden söz etmeye lüzum yok. Elbette ki bugünkü ortalama hayat standardı on dokuzuncu yüzyıldakinden açık ara daha yüksek ancak bu, bir sebepten insanları daha mutlu yapmıyor.  Oldukça iyi günlerden sonra bile, pek çoğumuz uykumuzda kabuslarla boğuşuyoruz. İnsanların zihinleri yaptıkları iş ile o kadar meşgul ki gün boyunca bastırılan bütün korkular gecenin kör vakti su yüzüne çıkıveriyor.

Tüketim toplumunun psikolojik felaketini tanımlayan kelime depresyondur, diyorsunuz.

Geçmişte insanlar yasakların fazlalığından dertliydi. Borçlanma endişesi, kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle kiliseden uzaklaştırılma korkusu – tüm bunlar insanların sinirlerini mahvediyordu. Bugün ise bizler depresyona neden olan sonsuz sayıdaki olasılık ile yetersizlik teröründen çekiyoruz.

POLİTİKA

Bugün güç ve politikanın birbirinden ayrı düştüğünü iddia ediyorsunuz. Bu nasıl gerçekleşti ve tam olarak nelere yol açtı?

Benim de öğrenci olduğum yarım yüzyıldan daha uzun bir zaman önce, ulus-devlet hala en önemli kurumdu. Ekonomik, askeri ve kültürel olarak egemen olan oydu. Durum artık öyle değil.

Neden artık ulus-devlete inanmıyoruz?

Ulus-devlet kavramı popüleritesini 1970’lerde yitirmeye başladı, çünkü artık sözlerini yerine getiremiyordu. Refah devleti kalıcı olarak sağlanamadı. Yeterince kaynak yoktu ve insanlar, devletin her şeye karar vermesinden ve kendilerini özgürlüklerinden mahrum bırakmasından bıkmışlardı. Derken, ufukta bir mucize belirdi: serbest pazar. “Haydi, kuralları kaldıralım, özelleştirelim. Haydi, pazarın görünmeyen eline güvenelim ve böylece her şey iyiye gitsin”.  Düşünülen buydu.

Buna duyulan güven son finans krizi ile kesin bir şekilde çatırdadı.

2007-08 yıllarında banka ve kredi sisteminin çöküşü 1930 ve 1960’lardaki krizlerden farklı. Artık ne devlete ne de ekonomik pazara güvendiğimiz için farklı. Tam da bu nedenle bu döneme fetret devri diyorum, İtalyan filozof Antonio Gramsci tarafından kullanıma sokulan kelimenin daha modern manasıyla. O, fetret devrini bildiğimiz yöntemlerin artık işe yaramadığı, fakat alternatif yöntemlerin de henüz bulunmadığı bir ara dönem olarak tanımladı. Şu anda böylesi bir ara dönemde yaşıyoruz işte.

Peki buradan çıkış yolunu nasıl bulabileceğiz?

Ne istemediğimizi çok iyi biliyoruz ve işe yaramayan şeylerden hemen uzaklaşıyoruz. Ancak nereye doğru gittiğimiz hakkında bir fikrimiz yok. Sosyolog Benjamin Barber’ın provokatif bir isim taşıyan son kitabı Dünyayı Belediye Başkanları Yönetse, oldukça merak uyandırıcı. Barber’ın düşüncesi basit. Yapılması gereken değişiklikler devlet ya da “güncel politika”  seviyesinde gerçekleştirilemez. Ulus-devlet kavramı, bağımsızlık ilan etmenin aracı olarak zuhur etmişti. Ne var ki bugün bizim sorunumuz bütün ulusların birbirine bağımlı olması ve birbiri içine geçmiş sorunları ele almakta bölgesel devletlerin beceriksizliği. Toplumsal sorunları bireylerin sırtına yükleyen “güncel politika” için de geçerli bu. Küresel ölçekte yaşanan sıkıntıları bu şekilde çözemezsiniz, çünkü siz de ben  de– ve hatta süper zenginler dahi – bunu yapacak kaynağa sahip değiliz.

İÇİMİZDEKİ KATİL

Modernite ve Holocaust isimli kitabınızda, insanları endüstriyel ölçekte imha etme fikrinin modernite ürünü olduğunu –Alman ulusalcılığına özgü olmadığını- oldukça kışkırtıcı bir tezle savunuyorsunuz. Sizce bugün Auschwitz hala olası mı, cevabınız evetse, hangi koşullar altında?

Modern çağ, soykırımlar çağı değildir ancak bu denli kategorik ve kitlesel cinayeti gerçekleştirmenin modern yollarını mümkün kıldığı açık. Fabrika teknolojisindeki yenilikler, bürokrasi ve özellikle dünyanın değiştirilebileceğine, hatta alt üst edilebileceğine duyulan büyük arzu sayesinde oldu hepsi. Orta çağ Avrupa’sında olduğu gibi bugün insanlar hoşlarına gitmeyen bir şey olduğunda işe burunlarını sokmanın Tanrı tarafından yasaklandığını düşünmek zorunda değil artık. Geçmişte ise olup bitene tahammül etmek zorundaydınız.

Dünyayı arzuladığımız hale getirebiliriz.

Modern çağ, aynı nedenlerle yıkım çağıydı da. İlerleme ve kusursuzluk arayışı, büyük resimdeki mükemmelliği barındırmadığı addedilen sayısız insanın imhasını gerektirdi. Yıkım yeni olanın özüydü. Mükemmelliğe ulaşmak için kusurlu olanı imha etmek şarttı. Bu manada öne çıkan örnekler Naziler ve Komünistler tarafından yapılanlardır. Her ikisi de conditio humana(insanlık hali-Ç.N.)’nın düzensiz, gelişigüzel ve otoriteye direnen unsur ve taraflarını sonsuza dek yok etmeye uğraştı.

Fakat insanlar, Haçlı Seferleri zamanı gibi çok daha eski çağlarda Tanrı adına cinayet işliyordu?

Modern çağın tüm arzusu dünyayı kendi hakimiyetimiz altına almaktır. Şimdi dümen bizde, doğa ya da Tanrı’da değil. Tanrı dünyayı yarattı. Fakat şu anda ortalarda olmadığı ya da zaten ölmüş olduğu için her şeyi kendimiz halletmek zorundayız. Avrupalı Yahudilerin imhası büyük projenin sadece küçük bir bölümüydü: Almanlarla birlikte bütün insanların yeniden yerleştirilmesi – baş döndürücü olduğu kadar küstah olan canavarca bir proje. Bunu gerçekleştirmeyi sağlayan kritik unsur neyseki bugün artık mevcut değil: her şeyi tek bir elde tutma gücü. Bunun gibi bir şey ancak Komünist Rusya ya da Nazi Almanya’sında gerçekleşebildi. Mussolini yönetimindeki İtalya ya da Franco rejimindeki İspanya gibi daha az totaliter ülkelerde mümkün olamadı. Gücü topyekün elinde tutma unsuru eksikti çünkü. Dua edelim de bundan sonra da öyle kalsın.

Nasyonal Sosyalizm projesi çoğunlukla tam tersi şekilde anlaşılmaktadır – barbarlığa geri dönüş, moderniteye başkaldırı, modern toplumun özüne karşı çıkma. Modernitenin meyvesi olduğu hiç düşünülmez.

Bu bir yanlış anlaşılma. Kaynağı ise hiçbir kaygı taşımayan ve son derece radikal prensiplerin aşırı uç biçimlerde ilan edilmesi gerçeğine dayanmaktadır. Nasyonal Sosyalistler ve Komünistler aslında aynı tarihlerde diğerlerinin de yapmayı istediği şeyi yaptılar – sonra gelenler aynı kararlılık ve yeterli acımasızlığa sahip değildi– ki biz de bugün aynı şeyi yapıyoruz,  sadece daha az dikkat çekici ve daha az itici bir tarzda.

 Tam olarak neyi kastediyorsunuz?

İnsanları birbirinden uzaklaştırma ve insanlar arası etkileşimin makineleşmesi. Uzaklaştırma ve makineleşmenin en çığır açan etkisi, davranışlarımızın engellenemez biçimde ahlaki vicdandan kopmasıdır.

MUTLULUK

Yaşam Sanatı isimli kitabınızda mutluluğun antik çağ filozofları tarafından ele alınmış bir konu olduğunu söylüyorsunuz. Modern çağda ise mutluluk peşine düşülen bir şeye dönüştü.

Her şey, 1776 yılında Amerikan Özgürlük Bildirgesinde “yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı”nın Tanrı vergisi ve devredilemez insan hakları olarak ilan edilmesi ile başladı. Hiç şüphe yok ki insanlar mutlu olmaya her zaman daha meyillidir. Mutluluk arayışı içimize evrim ile birlikte yerleşmiştir. Şayet öyle olmasaydı, konforlu koltuklar yerine bugün hala mağaralarda oturuyor olabilirdik. Ancak her birimizin mutluluğa giden yolu kendi yöntemleriyle aramaya hakkı olduğu görüşü, modern çağda ortaya çıkmıştır. Bireysel mutluluğun genel insan hakkı olarak ilan edilmesi, modern çağın başlangıç noktasıdır.

Fakat görünüşe göre Roma dönemi boyunca Seneca, Lukretius, Marcus Aurelius ve Epictetos’un yaşam felsefesi döneminde mutluluğu elde etmek bugün olduğundan daha kolay değildi. Mutluluk kişisel olarak size ne ifade ediyor?

Goethe benim yaşlarımdayken kendisine mutlu bir yaşantısı olup olmadığı sorulduğunda, “Evet, çok mutlu bir hayatım var, ancak mutlu geçen tek bir haftamı dahi hatırlamıyorum.” diye yanıtlamış. Bu çok bilgece bir cevaptır. Ben de tıpkı böyle hissediyorum. Goethe bir şiirinde upuzun güneşli günlerden daha depresif bir şey olmadığını söyler. Mutluluk, mücadele ve zorlukların alternatifi değildir. Bunların alternatifi can sıkıntısıdır.  Hayatımızda çözülmeyi bekleyen sorunlar ve meydan okumalar yoksa canımız sıkılır. Ve can sıkıntısı, en yaygın insani dertlerden biridir. Mutluluk – ki bu noktada Sigmund Freud ile aynı kanaati taşıyorum– sürekli bir durum değil, bir andır. Sıkıntı ya da şanssızlığın üstesinden geldiğimizde kendimizi mutlu hissederiz. Sıkı olduğu için ayağımızı acıtan ayakkabıyı çıkartır ve kendimizi rahatlamış hissederiz. Mutluluğun sürekli olması korkunçtur, kabustur.

Hepimizin yaşam sanatçısı olduğunu söylüyorsunuz. Yaşama sanatı nedir?

İmkansızı denemek. Kendi yaratımımızın ürünü olarak kendimizi anlamak. Ressam ya da heykeltıraş gibi davranmak ve gerçekleştirilmesi güç işlerin üstesinden gelmek. Önümüze, mevcut olasılıkları zorlayan hedefler koymak. Yaptığımız ya da yapabileceğimiz her şeye, sahip olduğumuz becerilerin üstünde bile olsa belli bir kalite getirmek. Varoluşumuzun doğal yaşam alanı belirsizliktir. Mutluluk arayışımızın arkasındaki itici güç onu tam zıttına dönüştürme umudu olsa da.

Modernitenin “katı”dan “sıvı”ya geçişini sadece teorileştirmediniz, aynı zamanda ilk elden deneyimlediniz. Gençken hayattan neler istemiştiniz?

Gençken çoğu çağdaşım gibi Sartre’ın projet de la vie (Yaşam projesi-Ç.N.) fikrinden etkilenmiştim. Kendi yaşam projeni yarat, en kestirme ve direkt yolu seçerek idealine doğru yürü. Nasıl biri olmak istediğine karar ver ve böylece o kişi olmak için gereken formül sende olur. Her türden yaşam için, uymamız gereken belli sayıda kural ve edinmemiz gereken bir dolu özellik var. Baştan sona Sartre tarafından tasarlanmış olan bu görüşe göre yaşam adım adım belli bir rotaya doğru ilerler, yolculuğa çıkmadan önce çoktan belirlenmiş olan rotaya doğru.

GELECEK

Modern toplum yapısına dönük olarak oldukça eleştirelsiniz ve bu konu açıldığında bir zamanlar sahip olduğunuz Marksist bakış açınızın aniden meydana çıkıp parladığı görülüyor.

Marksizmden saygın bir şekilde ayrılmam Antonio Gramsci ve onun felsefesini keşfetmem sayesinde olmuştur. Ancak, diğer pek çokları gibi asla bir anti-marksiste dönüşmedim. Marx’tan çok şey öğrendim. Ve toplumun, en zayıf üyelerinin yaşam kalitesine göre ayarlanması gerektiği fikrine hala bağlıyım.

Diğer taraftan ise tam bir pesimistsiniz. Yeni kapitalizm öyle güçlü ki alternatif geliştirmek için pek az alan bırakıyor. Umudumuzu yitirmek için geçerli bir neden değil mi bu?

Konuşmalarımdan sonra dinleyiciler söz alıp neden bu kadar kötümser olduğumu sorarlar. Avrupa Birliği hakkında konuştuğum zamanlarda ise neden bu kadar iyimser olduğumu soruyorlar. İyimserler, dünyanın olabileceğinin en iyisi olduğuna inanıyor. Kötümserler ise iyimserlerin haklı olmasından korkuyor. Ben, iki gruba da ait değilim. Kendimi içinde saydığım üçüncü bir kategori var: umudun tarafında olanlar.

Günümüzün belki de en iç karartıcı yazarlarından biri olan Michel Houellebecq’e duyduğunuz hayranlık ile bu söyledikleriniz birbirine nasıl uyabiliyor?

Ben Houellebecq’i keskin bakışı ile belirli bir özel durum içinde saklanan genel olguyu tespit etmekteki ustalığı nedeniyle seviyorum. Akışkan modernitenin bireyselleşmiş, parçalara ayrılmış ve devlet denetimi kaldırılmış toplum yapısını en iyi aydınlatan, Bir Ada Olasılığı isimli distopyasında özelin içindeki potansiyeli katman katman ortaya seriyor. Oldukça kuşkucu, umuttan yoksun biri ve böyle olmasını sağlayan nedenleri de ortaya koyuyor. Onunla tamamen aynı görüşte olduğumu söyleyemem ancak argümanlarını çürütmek için zorlandığımı itiraf edebilirim. Karşılaştırmasını Orwell’ın 1984’ü ile yapabileceğimiz bir distopya. Orwell kendi döneminin korkularını yazmıştı, Houellebecq daha çok böyle devam edersek bizi nelerin beklediğini anlatıyor. Yalnızlığın son aşaması, ayrılık ve yaşamın anlamsızlığı.

Umut nerede ?

Houellebecq’in ortaya koyduğu portrede son derece önemli bir parça eksik. Mevcut durumun yarattığı umutsuzlukta tek suçlu politika ve bireylerin güçsüzlüğü değil. Ve tam da bu nedenle, havanın dönmesini imkansız kılmıyor. Karamsarlık  – bu hareketsizliktir, dünyanın değiştirilemeyeceği inancı nedeniyle hiçbir şey yapmamaktır. Ama ben, hareketsiz ya da edilgen değilim. Büyük bir tutku ile olaylar üzerine düşünüyor ve kitaplar yazıyorum. Benim görevim insanları uyarmak ve bu konuda bir şeyler yapmaktır.

Yazının ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Yazan Juno

juno.afm@gmail.com

One Comment

Cevap Yazın

One Ping

  1. Pingback:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Kırk Yıllık Muhabbet

Ressamların Hayatlarını Mercek Altına Alan Filmler