in

Veda

Herkesin aracından indiğini görünce ben de siyah ve gösterişli aracımdan inmek için hamle yaptım. Aslında yokuş yukarı yoldan araçlarımızla birlikte çıkabilirdik ama gece yağan şiddetli yağmur yüzünden toprak kayması oluşmuş ve yol adeta çamur deryası haline gelmiş.

Etrafıma bakındım ve son olarak tüm cesaretimi toplayarak meraklı gözlerin içime işleyen bakışları altında aracımdan indim. Başıma aldığım örtümü düzeltip yol boyunca serilen beyaz çuvalların üzerinde yürüyerek kalabalığın arasına karıştım.

Annem ve kardeşlerimi görünce durumun gerçekliğini idrak ettim. Annem her güldüğünde okyanus mavisi gözleri elmas gibi parlardı. Acaba şimdi akıttığı gözyaşları minik birer elmas tanesine dönüşüyor muydu? Ben harici aile fertleri yıkılmış ve perişan görünüyor. Bir tek ben mi affetmedim babamı? Bir tek ben mi küs kaldım?

Cenaze aracından na’şını alıp omuzlarının üzerine yerleştiren belki de yüzlerini ilk defa gördüğüm adamların omuzlarında mezarının başına getirildi. Annemin ve kardeşlerimin feryatları ortalığı inletiyordu. Teyzem, annemi teselli etmeye çalışıyor gibi görünüyordu. Ben ise olduğum yerde çakılmış gibi hareket etmeden olanları izliyordum. Yeşil üzerinde Arapça dualar yazılı örtüyü imam çekip aldı ve katlayarak yanındakilerden birinin kucağına tutuşturdu. Sonra da birkaç kişi tabutun içine doğru atılarak beyaz kefenin içindeki babamı yerine yerleştirdiler. Ne kadar tuhaf? Uzun zamandır ilk kez bu kadar çok “baba” dedim. Oysaki otuz yıl önce yasaklamıştım kendime o kelimeyi kullanmayı. Uğruna terk edildiğimiz kadın ile ilgili hatırladığım tek şey “Bırak babamın peşini, pis fahişe!” sözcükleriydi. Tam yirmi dokuz yıl sonra sözümü dinlemiş olmalı veya en büyük etken babamın yatağa bağımlı olmasını fırsat bilip peşini bırakmıştı. O an yüzümde acı bir tebessüm belirdi. İçimde neler olduğunu ben bile bilmiyorum, çok garip. Anneciğim iki gün önce beni arayıp “Babanın durumu hiç iyi değil, belki ileride çok pişman olursun, gel helalliğini al,” dediğinde ağzımdan çıkan kahkahalar kulaklarımda çınlıyor.

On altı yaşımın verdiği tüm heyecanımla o sabah uyandım. Okullar tatil olduğu için geç kahvaltı yaptık ve bahçede keyifle zaman geçiriyorduk her zaman ki gibi kardeşlerimle. En küçük kardeşimi salıncaktan indirip kendim sallanmaya başladım. Yüzünü hiçbir zaman hatırlayamadığım bir kadın bahçe kapısından bir tomar kâğıdı atıp kaçtı. Sanırım benden başka kimse görmedi. Keşke ben de ömrüm boyunca görmeseydim. Eğer bir tercih sebebim olsaydı ve seçme hakkım o günü komple hayatımızdan çıkarırdım. Ayaklarımı hafifçe yere sürttüm ve çıkan ufak toz bulutu ayaklarımın üzerine düşmeden adımlarımı atmaya başladım. Kâğıtları elime aldım ve okudum. Babama yazılmış notlar ve birkaç resim. Belki de babam değildir. Yan tarafta oturan kahveciye yazılmıştır, diyerek defalarca yanılmış olmayı umarak okudum. Her okuduğumda biraz daha gözyaşı, biraz daha öfkem arttı. Neden sonra annem yanıma geldi ve elimdeki kâğıtları okumaya başladı. Kimseye göstermeden yırtıp atmış olmayı diledim ama nafile. Pişmanlığını hâlâ şimdi bile duyuyorum.

Annem o gün gözlerimin önünde yıkıldı ve bu yıkılışı gördüğüm için babamdan bir kez daha nefret ettim. Bir adamın çocuklarına verebileceği en büyük hediye annelerini gerçekten sevmesi ve bu sevgiyi gösterebilmesiymiş meğer. Ardından da zaten çekip gitti o kadınla varlığını unuttururcasına.

Yıllarca geçmek bilmeyen bir öfke, bir nefret ile hatırladım babamı. Ona en çok ihtiyacım olduğu zamanlarda yeni çocukları ile vakit geçirdiğini bilmek acıların en dayanılmazı olmuştu. Mesela mezuniyet törenimde annemin yanında dayım olmamalıydı, beni gururla alkışlayan babam olmalıydı. Gözlerime biriken yaşlar onun olmayışından değil, sevinçten gözükmeliydi. Sonra düğün günümde eşimden sonraki ilk dansı babamın kollarında yapmalıydım. İş yerine gizlice gönderdiğim davetiyeye rağmen düğünüme gelmeyişini bütün gece gözlerim kapıda bekleyerek yaşamamalıydım.

Babam ile yıllar sonra uğruna hepimizi terk ettiği kadını ve çocuklarını tesadüfen bir piknik alanında gördüm. İki kız çocuğu daha olmuş o kadından. Onların saçlarını sevgiyle okşayışını görmemek için gözlerimin kör olmasını bile istemiştim.

Kız çocuklarının ilk aşkı babalarıdır. Hatta bu aşk o kadar büyüktür ki çoğu zaman annenizi bile kıskanırsınız. Ve ilk aşkım babamın üzerine atılan her kürek toprakta ona olan özlemim, sevgim kat kat yerleşti yüreğime. İlk kez o an onu kaybettiğimi anladım ve gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Çocukluğum geldi gözümün önüne, her akşam işten gelince parka götürür en sevdiğim dondurmadan bir külah alırdı bana. Keşke hep o zamanda kalsaydık ve ben o sevgisini şimdi iliklerime kadar hissetmemiş olsaydım. “Asla pişman olmam, o sürtükle giderken pişman oldu mu?’’ sözleri beynimden geçip kulaklarımı yırtarcasına kalbimin içine iniyor. Keşke hiç gelmeseydim, o zaman kendimi kandırmak kolay olurdu. Ama şimdi ömrüm boyunca bu pişmanlıkla yaşayacağım. Bir otuz yılım daha var mı orasını da bilmiyorum.

Hoca, duaları ara vermeden ardı ardına okuyup helallik istedi. Bağıra bağıra söylemeyi çok isterdim veya mezarının üzerine kapanıp “Seni çok özledim ve hakkımı sana helal ediyorum,” diyebilmek ama yapamadım. O kahrolası gururum yine çıkıp dikildi, geçti önüme. Sessizce dudaklarımdan “Helal olsun,” sözcükleri döküldü.

Geriye dönüp geldiğim yoldan yürüyerek aracımın yanına geldim. Son kez arkama dönüp baktım. Bundan sonra babamla tek buluşacağım yer yine rüyalarımdı. Otuz yılın her günü olduğu gibi. Babama olan öfkemin, sevgimin önüme geçmiş olmasına izin verdiğim için kendimi hiçbir zaman affetmeyecek biri olarak hayatımın babam ile olan sayfasından gözyaşları içinde kapatarak çıktım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek Romanı Üzerine

Pis Okurun Notları (139 – 147)