in

Süt

Bir kedi yavrusunun acıklı sesi çekti beni pencere kenarına. Annesini arayan masum bir çift gözle buluştu gözlerim. Onu içeri alasım, yaralarını sarasım geldi. Terk edilmişliğinin yarası. Belki de terk etmedi canım, annesi. Benim terk edilmişliğim mi, demeliydim? Saatlerdir bir şey yemediğim için karnımda bir gurultu. O kediden çok da farklı değilim hani. Dolapta da bir şey yok; dün Neskafeme kattığım süt, sadece. Sütü kedi ile paylaşayım bari. Ama bu bir yavru. Su ile yarı yarıya karıştırmadan vermemek lazım. Halit’e danışmadan verdiğim basit kararla nasıl bir kediyi hasta etmiştim, yıllar önce. Bir kap da bulursam, ha tamam.

Yarı yarıya… Paylaşılan bir hayat gibi işte. Sütün tadını yumuşatan bir su ya da suyun tatsızlığını alan bir süt. Biz, bir olamadık, pek de iyi karışamadık ya sanki. Bu saatte ne benzetmeler ne benzetmeler, içmeden düşüncelerden sarhoş oldum. Biri beni durdursun. Duvardaki çerçeveler mi dile gelip durduracak sanki? Mesela şu beyaz çerçeveli resimler. Her birinde otuz iki diş gülümsediğimiz _tabi otuz ikisi gözükmüyor, belki yirmisi falan. Hep çok mutluyuz. Şu konser alanındaki fotoğraftan çok değil birkaç dakika önce ne kavga etmiştik. Biletlere çok para saydık diye de mekânı terk edememiş bir de üstüne fotoğraf çekilip anı ölümsüzleştirmiştik işte.

Kim arıyor bu saatte? Tanımıyorum bu numarayı, aman uğraşamam şu an. Halit değil ya arayan dünya yansa umurum değil.  Şu an bir kolum yok sanki tek kolla yaşamayı öğrenir gibiyim. Gidelim o tam sekiz gün oldu. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Eşyaları sanki yüzüme bakıp dalga geçiyorlar benimle. Eden bulur diye alay ediyorlar. Ya ne yapsaydım? Aylardır bana dokunmayı dahi unutmuş, sabahları “günaydın” sözünü ağzından zor çıkaran adamı aldatmasa mıydım? Yok, bu kelime ağır oldu.

Aldatmak sayılmaz ki. Bir öpücük. Sarhoşluğuma verin. Yani sayılır aslında ama ne bileyim masum gibi gelmişti, akıl karışması diyelim. Hani o çok sevip atamadığımız ev eşofmanımızdaki deliği parmaklarımızı da geçirir büyüttükçe büyütürüz ya. Var olan problemleri deştim, büyüttüm belki de. Gerçi atmaktan başka çare de kalmaz değil mi, yani birine de verilmez ki öyle, koy çöp kenarına.

Çok karışığım. Zihnim susmuyor.

Hayır, bir de ne vardı sanki itiraf edecek. Ay, onu da sarhoşluğuma veriyorum. İnsan uzun süre içmeyince nasıl da çarpıyor iki sek votka. Sek miydi ya o, neyse mühim değil. Hayır, adam eve gelir gelmez şak diye ben birini öptüm de nedir? Hoş, o da nasıl bir toplantıdan geliyorsa olmuş saat gecenin bilmem kaçı. Hem ben kendi derdimden soramadım da ama gerçekten toplantıda mıydı? O yeni asistan kız şişme balon göğüsleri ile belki onu baştan çıkardı kim bilir? Benim bir adamı öpmemle onun asistanını ile takılması aynı geceye denk gelebilir mi?

Sakin ol şampiyon, konu sensin. Başkasına bok atma şimdi. Ama insan bir sormaz mı, neden diye?

Hayır yani beklediği fırsat mıydı, eline koz mu vermiş oldum da duyar duymaz Usain Bolt misali koştu, uzaklaştı.  Cıvıma, Eda. Toparlayamıyorum kafamı. İçim acıyor, nefesim kesiliyor, gerçekten bir uzvumu yitirmiş gibiyim. Olmuş on üç sene. Son yedisi evli geçen tam on üç sene. Tüm ezberlerimi bozduran bir aşkla başlayan. Nasıl bu duruma geldik?

“Neden” diye sormamasının sebebi ne olabilir, sahi? Bende miydi hata? İhmal mi ettim onu? Bebek mi canım bu, ne ihmali.

Ya o seminerdeki kadın ne zırvalamıştı. Beraber gidelim demiştim hani ilişkiler üzerine diye.

“Yanlış zamanda yanlış anlaşılmalar bitirir ama en çok da iletişimsizlik! “demişti üstüne basa basa. Şimdi, düşündüm de hak veresim geldi kadına. İletişim kursak farklı olmaz mıydı?

Geçen hafta daha, bir şeyler söyleyeceğim evle ilgili verilecek tonla karar var; onu bile konuşamadık. Buz gibi yenen, buz gibi yemekler. Konuşmaktan saatlerce çene kasları ağrıyan bizler değil miydik ilk yıllarımızda.  İçimizde coşan çiçekler vardı her yeni konu ile açan. Çiçeklerim öldü be, Halit. Sen mi, ben mi, biz mi ne fark eder? Kendi adıma yaşam enerjim bitti benim.  Saksıda kurumaya yüz tutmuş, kökleri saçak gibi dışarı çıkmış gibiyim. Toprak koysan almayacak, su koysan boğulacak. Başka yere eksen yerini yadırgayacak.

Uzun uzun sohbetler vardı hani bir kitap üstüne bir film üstüne belki. Nerede onlar? Şen kahkahaları bastıran anırma seslerin vardı senin, istemsiz çıkan, daha da gülmemize sebep olan.

O, tanıştığımızda kâhküllerime hasta olan, onları eliyle kenara itip alnıma öpücük koyan sen değil miydin? Saçımı geçen gün kahkül kestirdim _hiç de sevmem aslında _fark etmedin bile. Ya da daha kötüsü, fark etsen de tek kelime çıkmadı ağzından. Kendimi bu gece daha ne kadar haklı çıkaracağım bakalım. Bir savunma mekanizması belki de ama bunları sana söyleyemedim be Halit, çektin gittin. Ayrıldık mı şimdi biz? Bir celse de bitecek mi, kesilecek mi on üç yılın faturası; yok buzdolabı benim televizyon senin. Yok bunu annemler aldı, bunu ablanlar hediye getirdi. Sensiz kalamam ki burada ben. Duvarlar bile sen kokuyor. Perdeye sinmiş puronun kokusu. Yıkarsın geçer deme bana. Geçmez, Halit… Anıları silemezsin ki bil sil tuşu ile “emin misin” diye sorar bin kez adama. Kalsın da zaten pişman değilim; hayatımın üçte birine mıh gibi yerleşmenden.  Belki yine açar çiçekler bir gün içimizde, kim bilir?  Öyle biri olur ki gerçekten bir oluruz karışırız birbirimize. Can oluruz, can suyu oluruz. Hayata da tam karışırız böylece.

Ay miyavlıyor yine, aç yavrucak. Demiştir; bu gece gece pencere önünde gözlerini bana dikmiş kendi kendine konuşan ama bana bir hayrı dokunmayan kadın kim? Koyayım sütü kapıya. Yok yok unutmadım yarı yarıya, tam bir karışım.

8 Yorum

Cevap Yazın
  1. Nazlı’cım bu keyifli, gerçekçi ve bir o kadar da duygulara hitap eden öykün için ellerine sağlık. Çok yalın ve akıcı bir anlatım olmuş.Özellikle kullandığın metaforlarla bizleri o anda yaşamışız gibi hissettirdin. Yeni öykülerini okumak için sabırsızlanıyoruz. Sevgiler 🙂

  2. Akıcılık ve olayların içinde hissettirmesi gerçekten harika, gelecek olan diğer yazıları heyecanla bekliyor olacağız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Latife

Sokak Lambasındaki Sinek