in

Latife

“Açık kapılardan gidilir bu hayatta. Neden öyle ters ters bakıyorsun? Kapalı kapıları açmaktır mühim olan gibi beylik laflar edeceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun. Biz kapıyı kırmasını da biliriz ama bu yol öyle yol değil.”

Yaz boyu çok insanın geldiği, mutfağın bir dakika durmadığı, ahşaptan farklı farklı boyutlardaki masaların devamlı silindiği bu kafeyi altı yıl önce ablamla açmıştık hem beraber olmak hem de para kazanmaktı derdimiz. Denize sıfır, kumlarla kaplı on masanın olduğu bir bahçesi vardı. Bahçenin kenarları gölgelik yaptırmaya gerek kalmayacak kadar ağaçla çevriliydi, kışın yağmadığı günlerde bahçe açık oluyor, yağışlıysa da içeride oturuluyordu. Bahçe ile içerisinin birleştiği yerde, tam ortada mini bir sahne vardı; tanıdıklarımız, gelenler, bazen ben çıkıp, çalıp söylüyorduk arada. İçeri kısımda ise belli günlerde aşçılarımız yemek atölyeleri yapıyor, ablam ebru dersleri veriyor, bense felsefe sohbetleri düzenliyordum. Kışın bazı günler haytalık yapıp, yükü ablama bıraktığım oluyordu ancak yazları yorucu ama gülmekten hiç geri kalmadığımız bu yaşamın rutinine kaptırmış gidiyorduk.

Ocak ayında çok yağmurlu bir gündü. Şemsiyesinin kenarlarından giren yağmurun etkisiyle yer yer ıslanmış sarı kıvır kıvır saçları iyice kabarmış, üzerinde muhtemelen her kış giydiği taş rengi uzun pardösüsü ve ayağında uzun çizmeleri olan bir kadın girdi içeriye. Bu yağmurda başka işi mi yoktu acaba, eve gidip balkonda unuttuğu çamaşırları toplaması gerekirmiş gibiydi.

Genelde baharın başlarında bahçede hizmetimiz başlıyor, kış ve sonbaharda da genelde atölyeler ağırlıkta gidiyordu. Kadın yüzünde dev gülümsemesiyle elini uzattı, adı Defne’ymiş. “Merhaba, buyurun.” dedim, “Arkadaşlar şimdi sizinle ilgilenir, bizim kışın atölyeler yoğun.”

“Pazartesi ebru grubuna koyalım Defne Hanım’ı. O gün kalabalık, zaten kadın kaç yaşına gelmiş muhtemelen bir iki ders gelip bırakır koşar evdeki işlerine.” dedim Arif’e Defne Hanım gittikten sonra.

“Peki, sen nasıl istersen Recep Abi ama Defne Hanım istekli gibi görünüyor.” dedi Arif sadece.

Pazartesileri Latife yoğun oluyordu. Kışları genelde atölyelere yakın saatte gelip, bazen kalabalık gruplarla bir iki konuyu başlatıp çıkıyordum. Ama bugün şu yeni kadını merak ediyorum, kaç yaşına gelmiş kalkıp ebru öğrenecek, biz de göreceğiz, diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

İlerleyen aylarda atölyeye biraz erken gelip, ablam ve Arif’le sohbet ediyordu. Ben çok sonradan gelince de sessizlik oluyordu. Ablamla konuşmaları derslerden bağımsız dünyayla olan dertleri, olanların nedenleri, ne hissettikleri ve bu hislerle nasıl başa çıkacakları yönündeydi daha çok. Bir sohbet esnasında eşini beş yıl önce kaybetmiş olduğunu duydum ve bir oğlunun olduğunu. Gün be gün benim için her kış aynı pardösüsünü giyen kadından içinde bir cevherin gizli olduğu bir kadına dönüşüyordu. Bu arada beceremeyeceğini sandığım halde ebru dersleri şahane gidiyor, hatta ablam emek verdikçe daha da ilerleteceğini söylüyordu laf arasında. Yıl sonunda açacağımız sergiye yardımcı olmak için bile gelmeye başlamıştı.

Günler geçtikçe Latife’ye daha erken gitmeye başladım. Kafamdaki tüm önyargılar bir bir kırılıyor, yerine içeri girilecek aralık bir kapı bulabilir miyim diye bekliyordum. Kendi gruplarımın aralarında Defne’nin dersine de katılıyor (zihnimde Hanım’dan öte Defne’ydi), bir önceki sohbette bahsi geçen şeylerle ilgili sorular soruyordum. Beş yıldır yaşadığı toplumsal yükü bir kabuk gibi taşımaktan ilk zamanlar cevap verirken daha ciddi olsa da zaman geçtikçe daha içtendi cevapları. Gün içinde toplantısı başlamak üzereyken gönderdiğim “Kolay gelsin!” mesajına yutkunarak ve kızararak cevap verdiğini hayal ediyordum.

Yakın bir arkadaşımın hafta sonu sergisi olacaktı, sanki tüm katılımcıları davet ediyormuşçasına onu da davet ettim. “Gelmeyi çok isterim.” derken gözlerinin içindeki her nokta gece lambası gibi etrafı aydınlatmıştı. Her ne kadar alelade bir davet olsa da bunun dile dökülmemiş bir buluşma olacağını içten içe biliyorduk ve heyecanlıydık. Normalde her yere geç kalan ben sergi açılmadan gitmiş, oradakilere yardım bile etmiştim. Bu arada gözüm de kapıdaydı ama çaktırmıyordum. Sergi bittiğinde ben hala kapıya bakıyordum. Bu kadın ne yapmaya çalışıyordu? Kapıyı bir aralıyor, sonra hiç açılmamacasına sımsıkı kapatıyor, hava almak için az açıp göz ucuyla bakıyor.

Oturup konuşsam büyü bozulacak, hem ne diyeceğim. Konuşmasam kalpten gideceğim. Ertesi hafta atölyeye de gelmedi, ablama “Eksiksiniz bugün sanki?” dedim. “Defne’nin oğlu geçen hafta rahatsızlanmış, üç dört gün hastanede kalmışlar.” dedi. Arkasından da bakışlarıma odaklanarak “Nesi komik bu haberin, anlamadım?” diye ekledi. Bu sadece gülümseten değil de şahane bir haberdi. Havalara uçmak kırk yaşında bir adamda pek yakışık almasa da “Hııı… Kötü olmuş ya, geçmiş olsun. Aklımda başka bir şey vardı da ondan gülüyorum.” diye ekledim. Kapılar kapanmamış, az cereyan yapmış hepsi bu!

Yaz başladı, Defne atölyeye devam ediyor, arada kafeye de geliyor. Çağlar ile geldiğinde gergin ve kapalı, tek geldiğinde güneşli ve açık bir hava durumu görülüyor.

“İşyerinden arkadaşlarınla da gelebilirsin bir gün.” dedim bir akşamüzeri.

“Hiçbir arkadaşıma buradan bahsetmedim, güzel yemeklerinizden sadece ben yemek istiyorum.” diye karşılık verdi.

“Sergi için ablam hangi çalışmaları seçmiş?” diyerek ve kaşlarımın altından bakarak en sevdiğini sandığım halimle güldüm.

Bir skor tahtası tutulsaydı eğer, toplamda ne kadar az sayı aldığım ama o an en yüksek puanlı sayıya hak kazandığım görülebilirdi. Bu sayıları topladıkça nerede birikeceklerdi veya birimizin de bu maçı bitirmeye gücü var mıydı hiç bilmiyorum.

O çok yağmurlu günden sonra çok kez yağmur yağdı, çok kez güneş açtı. Bizim skor tahtası da doldu taştı. İkimiz hep bildik ama çaktırmadık, kimse de bilmedi. Defne Hanım sadece ikimizken Defne oldu, ikimizin bildiği şeyler hep kısık sesle söylendi.

Altı aydır atölyeye gelmiyor, ablamı arayıp derslere bir süre devam etmeyeceğini, iş nedeniyle altı ay şehir dışında bir projede yer alacağını tüm detaylarıyla söyledi. “Ben kimim?” sorusunun cevabı verilemediğinden, dolaylı yoldan “Neredesin?” diye haykıramıyorum. “Yine Ocak olsa, yağmur yağsa…” diye yazıyorum bir mesajda. O gülüyor, gelip gelmeyeceğini söylemiyor, ben de sormuyorum.

“İşin gücün latife” diyor,

“Ha şunu bileydin! Hadi gel artık, sergi başlayacak geçen yıl çok yardım etmiştin, rahat etmiştik.” diyorum ilk kez.

“Döneceğim ancak durumlar biraz değişti, evleniyorum hocam!” diyor.

Bu sefer konuşmaktan kalpten gideceğim derken uyanıyorum! Tüm kapılar kapanıyor.

3 Yorum

Cevap Yazın
  1. Beş yıldır yaşadığı toplumsal yükü bir kabuk gibi taşımaktan ilk zamanlar cevap verirken daha ciddi olsa da zaman geçtikçe daha içtendi cevapları..
    Yazma yeteneğinin olduğunu içten içe farkındaydım Simaycım merakla takip edeceğim anlatılarını

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Hacker ve Hayaletler

Süt