in

Bir Karakter Ustası ve Mütevazı Bir Dahi: Stefan Zweig

Zweig ile tanışmam Amok Koşucusu ile oldu. İnsanı bir anda öykünün içine çeken de ne böyle diye kendi kendime düşünmüştüm o zaman da… Hümanizm. Gelen misafire evini sonuna kadar açan bir ev sahibi gibi Zweig. İnsancıl. Sevgi dolu bir dünyası var. Daha tanışır tanışmaz o bildiğiniz kişi olmasının sebebi bu samimiyet. Ne kendinden bir gram eksik ne bir gram fazla anlatısı. Dupduru. Yalın ve tam da uzak doğu şiir sanatı olan haikulardaki gibi bir tür yalınlıktan gelen derinlik var. Süssüz doğal. Bir heykeltıraşın ellerinde tam da heykeline yetecek kadar çamur olması gibi oluşturmuş anlatısını.

İnsan ruhunun haritasını ortaya koyan, insan psikolojisini tıpkı bir coğrafi haritaya bakar gibi bir somutlukta Zweıg’dan daha iyi gösteren bir yazar görmedim. En küçük taşına bitki örtüsüne canlısına kadar özenle işlenmiş. Psikoloji onda kristal bir ada gibi. Tüm karakterleri psikolojik varlıkları ile hissedebiliyorsunuz. Başarısının en büyük nedeni de doğru, içten samimi tespitleri. Anında karakterle özdeşleşiyoruz.

Genel olarak bütün kitaplarında hikâyesini yazara anlatan kişiler var. Bu da okuyucunun özdeşim kurmasını kolaylaştırıyor. Yazar yani kuran kişi aradan çekilmiş oluyor. Bir doğrudandık söz konusu derken yazar asıl anlatıcı olarak yeniden ortaya çıkıyor ve illüzyonu bozarak tüm canlılığı sağlayan da bu.

Türüne az rastlanır bir mizah var kitaplarında. Hani saygı duyduğunuz, biraz da büyüklüğünden çekindiğiniz insanlar vardır. Hayranlıkla karışık çekingenliğiniz bir anda doğal bir neşeye dönüşür. Şimdiye kadar olan biten her şeyi küçücük bir şeyle açıklayıvermiştir. Ortalarda bangır bangır değil, saygılı, etkileyici, tüketilmez bir mizah. Sevgi gibi.

İnce, tiyatral, fotoğrafik bir mizah var. Karakter komedisi. Ciddi karakterleri bir anda varoluş biçimleri ile komik. Bu birden bire geçiş, biraz da grotesk. Yazarın kendisinin de eğlendiğini hissediyorsunuz. Örneğin Satranç’taki iki masada, dünya şampiyonuna karşı bir avuç aceminin oynadığı satranç komik bir fotoğraf. Kadehe değen kaşık sesi ile gelip bir taş oynayıp yerine geçen adamın karşısındaki kişiler… Tam bir tiyatro sahnesi.

Ne söylüyor Satranç? Beyaz taşlar ve siyah taşlar gibi karşı karşıya getirilen iki kişi var. Kanlı canlı kuru kuramsal iki karakter.

İzolasyonunun getirdiği hiçleşme ile satrancı hayatta kalma uğraşı haline getiren karakter. Diğeri de hikâyesi olmayan. Ne denilirse onu yapan bir asker gibi yaşayan biri. Her ikisinin de ortak noktası hiçlik. Santraç’ta hayatın mantığını anlıyor. İki hayat örneği sunuyor bize. Biri hiç yaşamamış sadece ona söyleneni yapmış bir asker… Diğeri hiçleştirilmeye çalışılmış bir insan. Biri hiç başlamamış, diğerininkini bitirmişler. Dolayısı ile savaşın nedenini çok güzel ortaya koyuyor. Hikayesizleşmek, hiçleşmek savaşın nedeni. Dünyayı siyah beyaz görenlerin ürettiği bir savaş oyunu satranç. Öfke, hırs, yenmek… Derken kişiyi kendi kendine bile düşman yapabiliyor. Muhteşem bir kurgu.

Yakıcı Sır’daki Edgar kadar yalım yalım yanıp tutuşan canlı bir karakter görmedim. Belki Uğultulu Tepeler ’deki Heathcliff gibi ruhu kaynıyor…

Annesi için karanlık koridorda birini yumruklayan bir çocuk… Bir yanıyla komik bir sahne… Çocukluk ile yetişkinlik arasında (annesini korurken yetişkin, sevilmek isterken çocuk) ki o çizgideki durumu güldürüyor da çünkü Zweıg, onun bu geçişindeki durumu ustaca veriyor. Sevilmeye olan ihtiyacımız… İnsanoğlunun tüm masumiyeti… Karaktere sempati duyuyoruz. Anlamadığı bir iş çevirdiklerini düşündüğü yetişkinlerin peşine düşen çocuk… Çocuklardan gizlenen dünyayı merak ederken büyüyor…

Olağanüstü Bir Gece’de seçtiği konu gerçekten de olağanüstü. Birbirine değmeyen gittikçe kendi akvaryumunun suyu ile zehirlenen balıklar gibi yaşadığımız hayatımızda daha doğrusu yaşadığımızı sandığımız hayatımızda bir gün bir varoluş krizi yaşıyoruz. “Neyim ben ne yapıyorum? Bu benim hayat hikâyem mi?” Hayatta hiçleşmeyi, ölülüğü ve bu kuru kabuk yaşantıları yaratan şeyin birden birbirine değmemek olduğunu keşfediyor. Geçirdiği olağanüstü canlı bir gece ile hayatın bir anlamı olduğunu keşfediyor. Yaşarken değdiğini hissettiği birileri olduğunu hissediyor artık, canlanıyor.

Bir Kadının Yirmi Dört Saati‘nde yine böyle yastan sonra donmuş bir kadını ele alıyor. O da yaşamı hissedeceği bir şeylere susamış. Bir anlam arıyor. Bütün varını yoğunu kaybetmiş bir kumarbaza yardım edişi ile canlanıyor. Bir tutkunun peşinden koşuyor.

Genel olarak insanı yaşamaya başlar kılan şeyin, kendi kabuğundan çıkarak “iyilik etme“başkalarına yardım etme” olduğunu ortaya koyuyor yapıtlarında Zweıg.

Korku’da bir kadının yasak aşkını kocasından gizlemeye çalışırken içine düştüğü şantaj atmosferindeki gerilimi anlatıyor. Sonunda şantajcının kocası tarafından kiralanmış biri olduğunu anlıyoruz. Burada da yine kendi hayatına karşı körleşmiş bir karakteri ele alıyor.

Bazen bir yas öldürüyor insanı, bazen rutinler bazen evlilik… Hayatın anlamını yeniden keşfedip ruhunu canlandırmazsa hata yapıyor insan. Bu yüzden içten içe kendinle ilgilen, hayat canlı bir şey. Canlılığını hayatına anlam katan şeyleri araştır diyor Zweig.

Yazan Tersla

Bir Yorum

Cevap Yazın
  1. Satranç yazıldıktan sonra Brezilya’da karısı ile birlikte intihar ediyor yazar. 1942 yılında. Yahudi yazarın Satranç ta kendini medeni sayan dünyaya haykırışı var, kiliseye öfkesi. Dünya şampiyonu olan karakter (kaba saba ve ezberlenmiş daha önce oynanmış oyunları sahneleyen kişilik Nazizm ve Hitler) harika oturtulmuş ve satranç kitabı çalan eski kilise muhasebecisi tutsak olağanüstü yerleştirilmiş diye düşünüyorum.
    Satranç sonrası yazdığım şiir 🙂

    ÇÖZÜMÜN HİÇLİĞİ
    Paris, bir otelin odası
    Kendi kendinde satrancın taşları
    İki damla gözkanı
    papayla kraliçe
    At sineğinin sarhoş kanatlarında
    baldıranın gururlu matı
    akrep yorgun iki durak arasında
    tik taklar boğuyor öncesini
    ileriye gidemiyor yelkovan
    hiçlikten değil dövünmesi
    bulutların camın sırlarına
    Gün doğmasa çarmıhta olur muydu adam?
    ay olmasa günah korkutabilir miydi çocuğu?
    alacakaranlık değil mi şeylerin güzelliği?
    Dün olmasa
    bugün akar mıydı gözlerim?
    Tirat’lar olmasa tercih eder miydim
    bir kilometre taşını
    İki nokta arasında özleşir mi sevgili?

    Adnan IFRAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Oyalanmak

Dağ Öyküsü