in ,

Uyanış Mah. 10. Bölüm (Çakıl Taşı’nın Takdimi ve Ramazan’ın Yanımızdan Ayrılışı)

Uyanış Mah. – Tefrika Roman 1. Bölüm

Bir çakıl taşıymışım ben, yer küreyle aynı yaşta. Kahverengi ve pürüzsüzmüşüm, oval ve sert. Yerin en dibini de, üstünü de iyi bilirmişim. Sizin cehennem dediğiniz yer bana rahim olmuş kaç kez, öyle sıcakmış ki öyle derin. Hacıkadın Deresi’ beni son halimle uyuduğum yerden söküp aldığında, milyonlarca yıl süren yavaş ama güçlü bir yolculuktan gelmişim. O suyun içinde birkaç kilometre aşağı inmek için yaşadığım maceraları anlatsam roman olurmuş. Son olarak bir çukurda takılıp kaldığım, akan suyun gürültüsü ve bulanıklığından sıkıldığım bir anda(o çukura oturmuş kayanın dibinde 4000 yıl beklemem gerekmiş), bir taş devri insanının ayak parmakları arasında kıyıya çıkmışım. Saygısız yüzüme bile bakmadan parmaklarını aralamış ve beni oracıkta bırakıp yoluna devam etmiş. Çıktığımda karşılaştığım açık hava ve ılık iklim hoşuma gitmiş. Ancak birkaç yüz bin yıl sonra aniden soğumuş hava. Buzlar altında beklemişim, sonra zaman geçmiş yine çözülmüşüm. Yine hava ilk başlardakini aratmıyormuş ancak sayısı artmış insanların, durmadan oradan oraya koşturmaları sinirimi bozuyormuş. Kimi konuşarak kimi susarak saklarmış gerçeği. Çok sonra Galatlılar denen bir aşiret gelmiş yakınlarıma, sonra Bizanslılarla tanışmışım ve sonra Türkler gelip Hisar’ı kurmuşlar yakınlarımda. Öyle kolay olmamış, bu kısacık zamanda bile üstümü toprak kaplamış kaç kez, sonra sel gelmiş yine çıkarmış beni ortaya. Yağmur suyu, rüzgar, araba tekeri ve insan ayağı derken, oradan oraya sürüklenip şimdilerde Dutluk dedikleri yere kadar gelmişim. 32 yıl önce yaramaz bir çocuk beni oradan sapanında kullanmak için alıp, Beşinci Sokak’ a getirmiş. Bir kez bir sokak lambasına nişan alıp fırlatmış beni, ıskalamış. Milyonlarca yıldır böyle heyecanlandığım, var olduğumu hissettiğim olmamışmış. Dikine fırlatıldığımdan fazla uzağa gidememişim.

Sonra bir akşamüstü benim için her şey değişmiş. Ramazan isminde bir çocuk beni yerden alıp, sapanın meşinine yerleştirmiş. Birkaç gün önceki şeyi tekrar yaşayacağım için istekli ve mutluymuşum. Beni yumuşak derinin içinde sıkmış, sıkmış ama bırakmamış. Sonra beni sapanına dolayıp, arka cebine koymuş. Koşturarak eve döndüğünde başlamış yoldaşlığımız. Şeklimi çok beğenmiş, beni uğurlu taşı olarak saklamaya karar vermiş. Bir insana alışmışım. Ondan sonra bir saniye bile ayrılmayacağımızı anlamışım. Onun sayesinde belki de asırlarca elden ele gezecek ve yeniden yerin dibine gömülüp, tekrar doğmak zorunda kalmayacakmışım. Arkadaşlığımız başladığında dokuz-on yaşlarındaymış Ramazan. Ve sonrasından epeyce süre, bir saniyeliğine bile ayrılmamışız.

O gün Ramazan Sarı’nın ona söylediği son sözlere –“Sakın karşı tarafa bir şey çaktırma”- Sarı’nın tahmin ettiğinden fazla alınmış. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyormuş. Keşke demiş Sarı sonradan; o sözleri laf olsun diye, öylesine söylediğini o an zihnine sokacak bir şey olsaymış. Çok azıcık sonra çok üzülmüş.

Ramazan onların yanından ayrılırken İlhan Bakkal’ı geçip sola döndüğünde engelleyemediği bir yalnız kalma isteğiyle karşılaşmış. İlhan Bakkal’a uğrayıp mahalleye dair bir iki cümle dedikodu edebilirmiş. Bunu istemiş de ama kendini engellemiş. Bu kadar dikkat etmesine rağmen hala birilerinin onun hakkında olumsuz şeyler düşünebilmelerine akıl erdiremiyormuş. Bazen hiçbir şey anlamıyormuş. Bu öyle az buz bir şey değilmiş. Sorun sadece güvenilmeyecek bir insan olarak algılanmasında değilmiş. Gerçekten arada sezdiği gibi insanlardan uzak mı durmalıymış acaba?

Nedensiz, ani bir ıslık çalma isteği belirmiş içinde. Sağ baş ve işaret parmağını çember şeklinde kavuşturup, birleşme noktasını yukarı büktüğü diline yapıştırmış. Ağzı sulanmış. O anki ruhsal durumu için çok uygunsuz bir şey istediğinin farkına varır varmaz ellerini çekmiş. Kendi kendine “Kavga etmesinler diye uğraşıyoz, gördüğümüz muameleye bak la” diye sitem etmiş. Bana sesleniyor sanmışım. Bununla birlikte uğradığı haksızlığın daha bir farkına varmış. Önce Zafer’i küçümsemiş içinde, sonra nedense Mustafa’yı, sessiz durdukları için Osman’la Memik’i ve Selçuk’u en son Sarı’yı ayakları altına almış. Mahalleye taşındıklarında ilk tanıştığı Sarı’yı aşağılarken birazcık duraksamış. Ama en çok ona kızıyormuş. “Adam ettik onu da başımıza” diye geçirmiş, aklından. Bir bakıma haksız sayılmazmış. Bu mahallede sokakla tanıştırışıyla, yaşattığı deneyimlerle, neden olduğu ilişkilerle bitirimliğine faydası dokunduğu çok insan varmış ve Sarı onların başında gelirmiş. Onun uzun zamandır Ramazan yokmuş gibi davranışı, ona vefada kusur edişi zaten hoşuna gitmiyormuş. Bir de bu sonuncu uyarısı gerçekten boşboğazlıkmış. Onu başta zorlanarak suçlamış ama sınırı aştıktan sonra hakkında düşünmediğini bırakmamış. Konu üzerine düşüncesini; Sarı’nın mahallenin en ödlek, en sinsi, en yalancı insanı olduğu sonucuna ulaşarak tamamlamış.

Yolda karşılaştığı birkaç tanıdığın farkına varmadan evlerine ulaşmış. Öğlen için alışıldık hareketliliği görememiş evlerinin önünde. En azından ablası evde yapması gereken bir şeyi sokağa taşımış, birilerine laf yetiştiriyor olurmuş. Ya da kardeşi Hüseyin ablasıyla kavga etmiş, bahçeden içeri tehditler savuruyor olurmuş. Bunlar size sıradan iki olasılık gibi görünebilirmiş ancak bu iki olasılık çok yüksekmiş. Yani bu evin önünden on kez geçseniz beşinde bu bahsedilen iki durumdan biriyle karşılaşırmışsınız.  Geri kalan beş günde ise evlerinin önünde her nereden geliyorsanız oradan tamamen farklı bir sessizlikle irkilirmişsiniz. Sadece onların evinin önüyle kalmayan, birkaç evlik bir alanı kaplayan bir boşluk hissiymiş. İşte eve öyle bir zamanda gelmiş. Sanki Ramazan’ın eksik olduğu bir gürültü kendisini saklamaya ihtiyaç duymadan sükut içinde bekliyor gibiymiş. Ramazan değiştiremeyeceği bir kötülüğe yenildiğinin bilincinde boynunu büküp gecekondularına inen merdivenlerden aşağı süzülmüş.

Evin dış kapısına vardığında içeriden duyduğu tanıdık sese tepki verememiş. Bir an önce içeride olmak istemiş. Gündüzleri hep aralık duran kapıdan içeri girince, demir kapının engellemesinden kurtulan ses kulağına hücum etmiş.  Annesi hemen girişteki koridorun ortasına çökmüş ağlıyormuş. Nasıl ki aynı şeyi tekrarlayan insanlar, o tekrarladıkları şeyde ustalaşıp, kendilerine has teknik bir pratiğe ulaşıyorlar ve o eyledikleri şeyde savrukluktan uzaklaşıyorlar, sonra da belirli bir biçim ediniyorlarsa, zavallı annesi de sanki sadece ağlamıyormuş da belirli notaları olan, belirli bir şey anlatan bir ağıtı, söz kullanmaksızın ifade ediyormuş. Yönünü kaybetmiş genç, yaşlı, korkak, cesur, iradeli, iradesiz denizcileri sesiyle kendine çeken bir siren gibiymiş. Ağlamasında canlıya dokunan öyle bir tını varmış ki, sesin kaynağının hüzünden daha derin bir şeyi dile getirdiğini hissettiriyormuş. Bu yüzden Ramazan’da da sadece acıma duygusunu değil, daha varoluşsal bir sancıyı harekete geçirmiş. Tek kelime etmeden, anacığının dizinin dibine sokulup onun namesine ayak uydurarak ağlamaya başlamış.

Annesi yanına sokulan Ramazan’ın farkına zar zor varmış. “Vaaah” diye kesik bir çığlık atıp kalkıp, odasına çekilmiş. Ramazan kısa bir süre daha yerinde ağır bir taş gibi oturmuş oracıkta. Sonra kalkıp dört kardeş ortak kullandıkları odaya geçmiş. Hemen bitişikteki odadan şiddeti artarak ağlayan annesini duymuş. Kadın artık Siren değilmiş, annesinin ta kendisiymiş. Görülmek değil, duyulmak ister gibiymiş. Ramazan böyle hissetmiş. Kardeşi Hüseyin’le altlı üstlü yattıkları demir ranzanın alt katına uzanmış. Sonra başını yatağından aşağı sarkıtıp, altlara göz gezdirmiş. İstediği şeyi görememiş. Aradığını bulmayı gözleri engelliyormuş gibi onları kapatıp, elleriyle yoklamış biraz önce bakındığı kuytuları. Gerçekten istediği şey hemen eline gelmiş. Herkesten sakladığı ve özel zamanlarda bir şeyler karaladığı deftermiş, bu. Samimi bir arkadaşının babasına yaptırmış, bu ciltli defteri. Adam bir üniversitenin matbaasında çalışıyormuş. Hatta aynısından dört-beş tane yapmış eli değmişken. Defterlerin ciltli olması bir yana, bir de ön kapağının sağ alt köşesine yaldızla Ramazan yazılmışmış. Çocuk biraz da ona yaranmak için bu ayrıntıyı babasına özellikle tembihlemişmiş. Her yıl okul defterlerini bu şekilde hazırlayıp getiren babası için bunun sorun olmayacağını biliyormuşmuş. Tabi Ramazan bunu gördüğünde çok etkilenmiş, defterleri kullanarak işe yarar kılmaya özellikle dikkat etmiş.

Deftere çok özel durumlarda ya da çok yalnız hissettiğinde, nadiren de öylesine bir şeyler yazıyormuş. Ne yazdığı ve yazdığı şeyin uzunluğu her defasında değişiyormuş. Bazen kocaman bir hikâye anlatıyormuş, bazen bir paragraf boyunca içini döküyormuş, bazen de aklına geldiğinde kendisinin de çok etkilendiği bir cümlelik aforizmalar yazıyormuş. Hikâyeler, hep olabildiğince acıklı kılmaya çalıştığı bir intihar sahnesiyle bitermiş. Daha bütünlüklü belirli bir düşünceden koparılmış gibi öncesiz, sonrasız paragraflar defterin çoğunu kaplıyormuş. Yoğun anlamlı olduğunu düşündüğü tek cümlecikleri nadiren yazıyor, en çok onları seviyormuş. Bazen de bunların tümüyle dışında, can sıkıntısından bir şekil çizmeye başlıyor, her benzer sıkıntıya düştüğünde aynı şekle devam ediyormuş. Bunu rast gele yapmıyor olmalıymış, çünkü bu şekillerin bir yerden sonra bittiğine kanaat getiriyormuş. Sonrasında yine aynı ayarda bir sıkılma yaşarsa, öncekinden çok değişik bir formla yeni bir şekli çalışmaya koyuluyormuş. Çizdiği şeyler hiçbir şeye benzemeyen, zevksiz şeylermiş. Ramazan’ın kendisi de çizdiklerini hiç beğenmiyormuş; ona sorsanız bu, rengini sevmediği ya da kullanmaktan sıkıldığı kalemi bitirmenin bir yoluymuş. Sağdan soldan edindiği kalemleri sonuna kadar tüketmeden atmaya kıyamıyormuş.

Okul kaçkını, okumayı ilkokulun sonlarına doğru çat pat çözmüş, dış görünüşüyle duyarlılıktan çok uzak Ramazan’ın yazma deneyimi bahsedilmeye değermiş. Güdüsel bir şekilde yazmanın bir kendini aşma süreci olduğunu seziyormuş. İyi bir şey yazıyor gibi hissettiğinde içinde uyanan, başka hiçbir şeye benzemeyen garip hazzı başka türlü açıklayamıyormuş. Sanki kutsal bir şey yapıyor gibiymiş. Bu yüzden aklına gelen herhangi bir cümleyi yazıya dökmüyormuş. Aktaracağı her neyse onu ifade ederken yeni öğrendiği kelimelere özel bir yer veriyormuş. Olabildiğince kullanmaya çalışıyormuş bunları. Sanki o yeni kelime yazısına söylemek istediği şeyin ötesinde bir anlam kazandırıyormuş. Bu kelimeyi, televizyondan, öğretmeninden ya da herhangi bir büyükten duyuyor, bu defter dışında da hiçbir yerde dile getirmiyormuş. Muhtemelen şu sebepten yapıyormuş bunu ve haklıymış: bu kitabi kelimeleri çevresinde kullansa, onunla dalga geçerlermiş.

Son kelimesi ‘evren’miş. Esasen ilk kez duymuyormuş bunu; isim olarak, soy isim olarak ya da farklı şekillerde aşina olduğu bir kelimeymiş. Ancak onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmiyormuş ki iki gün önce İlhan Bakkal’ın dükkânında izlediği bir belgeselde ayaküstü öğrenmişmiş. Kelimeye birden ısınmış. Ciltli defterin sırtındaki boşluğa sıkıştırdığı tükenmez kalemi yerinden çıkarmış ve “Ya koca evren küçücük bir sokağa sığıyor, ya da küçücük bir sokak koca evrene sığmıyor” yazmış. Birkaç kez okumuş yazdığı şeyi. Çok iyi bir yerde kullandığını düşünmüş. Bu cümleyi birisine söylüyor gibi hayal etmiş. Bunu kim olduğu önemsiz kişinin karşısına kasılarak geçmiş bir halde söylüyormuş: “Aynı edebiyat öğretmeni Engin Hoca gibi” imiş. Hayalinde belirmiş. Karşısındakinin onun gibi saçları geriye yatık, favorileri kısaymış. O adamı hiç sevmiyormuş. Kızgınlıkla kovmuş karşısından. Bir süre kim olduğu belli olmayan ortalama bir insana tekrarlamış. Sonra karşısındaki önemsiz insan belirginleşip bir anda Sarı olmuş. Onun  ‘evren’in ne anlama geldiğini bilmediğinden eminmiş. Kızmış, aşağılamış onu.

Defteri kapayıp annesini dinlemeye dönmüş ama çok sürmeden dış kapının tekmelendiğini duymuş. Babasıymış gelen. Annesinin haftalık pazar alışverişi için ayırdığı parayı bir şekilde ele geçirip kumarda yemiş, sonra kadın tek kelime etmeden elemle yerine oturunca çıldırmışmış. Bir yerlere içki yazdırıp içmiş, zilzurna sarhoş olup dönmüşmüş. Ağır küfürler ediyormuş. Annesi kapıya atılan ilk tekmeyle kesmiş sesini. Çıt çıkmıyormuş odadan. Babasının topuklarına basarak yürüyüşünü duymuş. Sanki yürümüyormuş da düşüyormuş, yuvarlanıyormuş. İçerideki odanın kapısı kırılır gibi çatırdamış. “Benim param lan” diye bağırdığını duymuş. Delirmiş gibi sürekli bu cümleyi tekrarlıyormuş. Gerçekten babasının delirmiş olabileceğini düşünmüş. Belki de her zaman deliymiş. Babasına büyük bir kin duymuş. İçinden onu öldürmek gelmiş. Ölse ne iyi olurmuş. Sarhoş adam kadını dövmeye başlamış. Kemiğin kemiğe çarpmasını, çarpışmayı takip eden, metin kalmaya çalışan ketum inlemeyi duyuyormuş. Annesi şu an yalan söylüyormuş. İnsanlar konuşarak da susarak da yalan söylermiş.

Daha fazla dayanamamış, yerinden doğrulup kalkmış. Elindeki defteri biraz önce aldığı yere yine el yordamıyla sokuşturmuş. Düşünmeksizin, ezbere bir şey yapıyor gibi evden dışarı atmış kendini. “Gideyim de şu Fatih’lere, neymiş işin aslı bir bakayım. Gereksiz muhabbet olmasın şimdi” diye aklından zorla geçirerek, Hacıkadın’a doğru yola düşmüş. Yol boyunca annesini aklından uzaklaştırmak için çok uğraşmış, ara sıra başarmış da.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Comments

comments

Slavoj Žižek: “Roma Yanlış Sebeplerle Övülüyor”

Dünyayı Değiştiren Kadın Matematikçiler