in

Piyanisti Vurun

Uyarı: Bu yazı filmdeki sürpriz gelişmeleri içermektedir.

Kahkahalarla güleceğiniz bir film izlemek istiyorsanız Piyanisti Vurun’u izleyin.

Hiçbir şey olmamış gibi filmin sonunda piyano çalmaya devam eden Piyanist, tüm olup bitenler içindeki her şeye neredeyse aynı uzaklıktan bakabilen komik bir karakter… Filmin tek hikâyesi piyanistin çalmaya devam edebilmesi gibi… Katil ağabeyin peşindeki iki silahlı adamın yer aldığı sahneler,  film boyunca komik… Bir anda kaçırma geriliminden çıkılıp sohbet atmosferine ılıman bir geçiş yapılıyor. Sanki kaçırılanlar ve kaçıranlar değil de üç dört arkadaş gibi… Piyanist ve garson kızı kaçırdıkları sahnede arabanın içinde yol boyunca kadınlar hakkında konuşurlar. Günlük olağan dört arkadaşın buluşması gibi… Bunca tehlikeli kişilerin bu kadar sıradan günlük yaşamları oluşu komediyi yaratıyor… Katillerin de kadınlar hakkında aşk hakkında düşünceleri oluşu,  onları yaşayan kişiler haline getirmiş. Bu belki de böyle ilk kez altı çizilen bir şeydir…  Trafik hataları yüzünden durdurulmaları, Fido’yu kaçırdıkları sahnede arabanın bozulması, kaçıranların yerine direksiyona kaçırılan Fido’nun geçmesi komik görüntüler…

Truffaut kadınlar ve erkekler hakkında inceden inceye epey düşünmüş bir yönetmen. Kadın karakterleri oldukça gerçekçi. Kadın erkek ilişkilerindeki çıkmazları gerçekçi ve yetkin bir gözlemle aktarabilmeyi başarıyor.

Bazı kişiler için kullanılan bir söz vardır “yetirimsiz”… Uzmanlaştıkları küçük bir alanda,  Karşıyaka- Göztepe vapuru gibi aynı şekilde yaşar giderler. Kendi kurallarının bir müddet sonra işçisi olmuşlardır… O.Henry’nin “Sarkaç” adlı öyküsündeki karaktere benziyor buradaki karakter. Aynı mizahi yaklaşım bir şekilde alıştığı koşulların devam etmesinden yana sempatik karakter… Olay ekseninde değil, yaşama yönelişi bakımından “ben” odaklıdır ve çevresinde ne olursa olsun hiç değişmez. Hiçbir fırtına onu yerinden sökemez. Bambu gibi esnektir. Yer yarılsa dünya yerin dibine girse hala notalarının gülümseyen seslerini duyabilirsiniz. Bu haliyle yaşamdan yana güçlü bir imge ortaya çıkarır. Sevecen ve kendi halindeki hırsı zararsız… Ancak alışkanlıkların kara kömürü ile gözenekleri tıkayan, kendine yönelmiş her şey ötekine gözlerine kapatmayı gerekli kılar. Sanat üreten duyarlı biri olarak ara sıra bunun çelişkisini yaşasa da nihai ve daimi amacı kendi dairesinde dönmektir ve onu bir karakter haline getiren de budur. Öfkelenseniz bile kavga edecek yanını bulamazsınız. Yönetmen bar sahibini yaraladığı kavga sahnesinde de bunu çok güzel işlemiş. Kavganın ortasında bir an kucaklaşır oturur, yeniden kavgaya girişirler. Her şey oldukça gergin ve oldukça gevşektir. Hiçbir şeyi yeterince ciddiye alamazsınız ama aynı zamanda çok ciddidir. Film bittiğinde kendi hayatınıza benzer bir şey kalır. Ne bir olay, ne bir hikâye… Sanki sadece bir duygu. Bir gülümseme, bir koku… Güzel olan da budur. Bir şeylere içten içe etki etmeyi başarmıştır yaşam gibi. “Alışkanlıklar ritmin somut biçimleridir” diyor Julio Cortazar, “Pariste’ki Genç Bir Hanımefendiye Mektup” adlı öyküsünde. Filmdeki karakter, uğraşısının, sanatının da bir sonucu olarak neredeyse ritmin somut bir biçimi gibi.  Piyanistin, kavganın ortasında piyano çalmaya yönelmesi, hem sanatın işlevine doğrudan bir gönderme hem de piyanistin alışkanlığının kör işçisi haline gelişini gösteren bir sahne…

Filmin karikatürize bir atmosferi var. Kardeşleri ile arasındaki tezat, çocukluk evindeki tuhaf buluşma, katil kardeşlerin sanatçı kardeşleri tezatlığı güzel samimi işlenmiş… Oyuncu seçimi muhteşem. Charles Aznvour, Woody Allen, gibi, Chaplin gibi tiyatral bir yüz.

İyi seyirler.

Yazan Tersla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pis Okurun Notları (164 – 171)

Mutluluk