in ,

Pis Okurun Notları (164 – 171)

164.) Aslen Norveçli olan ama kitaplarını İngilizce olarak kaleme alan Roald Dahl’ı birçoğumuz çocuk kitapları aracılığı ile tanırız.  Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nı duymayan yoktur sanırım.

Dahl, aynı zamanda yetişkinler için de eser üreten bir yazar. Yetişkinler için yazdıkları da çocuklar için yazdıkları gibi Can Yayınları tarafından yayımlanıyor. 1987’ye kadar giden bu yayımlanma serüveni 2018’den itibaren yeni çeviriler ve kapak tasarımları ile bir ivme daha kazandı.

Bu ivmenin öncesinde de kesişen birçok öykü nedeniyle Dahl külliyatı, kafa karıştırıcıydı şimdi işler biraz daha karıştı. Yeni çevirmenler ve yeni adlarla yayımlanan kitaplar nedeniyle daha önce okuduğumuz öykülerin olduğu kitapları ayırmak, romanları fark etmek bir hayli zor. Dahl okumaya yeni başlayacaklar için sorun yok ama benim gibi kimi kitaplarını okumuş, kimi kitaplarını edinmiş ama okumaya henüz fırsat bulamamışların işi bir hayli zor.

Bu karmaşayı biraz düzene sokmak adına yayımlanan kitaplara hızlıca bir göz atabiliriz.

Sanıyorum, Dahl’ın yetişkinler için yazdığı öykülerden yapılan ilk seçki 1987 yılında Tomris Uyar’ın çevirisi ile yayımlanmıştı.

Bu seçkide yer alan öyküler, gerilim ve gizem öyküleri olarak nitelenebilir. Dahl, bu seçkide yer alan öykülerinin çoğunda oldukça eğlenceli bir dille başladığı anlatısına gittikçe artan bir gerilim unsuru ekleyerek küçük veya büyük bir gizem yaratır ve tüm öyküleri, okuru şaşırtmayı başaran bir sürpriz ile bitirir.

Bu seçkiyi okuduğumda, Roald Dahl’ın okura güvenmeyi seçen bir yazar olmasından etkilenmiştim. Hikâyeleri öyle bir şekilde kurmayı başarmıştı ki dikkatli bir okur, öykünün bittiği yerden sonrasını kolaylıkla tahmin edebiliyordu. Bu ucu açıklık bana okura güvenmek olarak görünmüştü.

Son Perde, telifi boşa çıkana kadar bir daha basılmayacak kitaplardan olabilir. Son Perde’de yer alan çoğu öykü, Can Yayınlarının yeni baskılarından, 2018’de Püren Özgören’in çevirisi ile yayımlanan Öptüm Seni’de yer alıyor.

Orijinal adı, My Uncle Oswald olan roman ilk olarak 1991’de Zennur Kocataş çevirisi ile Amcam Oswald adı ile basılmıştı. Kitap 2018’de Ülker İnce çevirisi ile Oswald Amcam adı ile yayımlandı.

Oswald, okuduğum en haşarı roman kahramanlarından; Oswald Amcam ise okuduğum en absürt ve komik kitaplardan biri olabilir. Kendini ciddiye almayan yapısı, dünya ile dalga geçen üslubu ve önlerinde ceketimizi ilikleyeceğimiz kişilerle ince ince dalga geçmesi gibi özellikleri nedeniyle Oswald Amcam, Dahl okumaya başlamak için iyi bir tercih olabilir.

Roald Dahl’ın zamanında Playboy dergisinde yayımlanmış erotik öykülerinin derlendiği “Kancık” ise Tülin Nutku’nun çevirisi ile 1998’de yayımlanmıştı. Dört öykünün yer aldığı bu seçkideki Son Perde isimli öykü Tomris Uyar’ın seçkisinde de yer alan ve onun seçkisine adını veren öyküydü. Kancık, aynı zamanda iki Oswald öyküsü de içeriyordu.

“Over to You: Ten Stories of Flyers and Flying” isimli öykü kitabı ise, ilk olarak Ayşe Gül Güre çevirisi ile Benden Bu Kadar adı ile 2000 yılında yayımlanmıştı. 2020’de ise, Berrak Göçer çevirisi ile “Anlaşıldı, Tamam” adı ile yayımlandı. Kitabın alt başlığı: “Uçanlarla ve Uçuşlarla İlgili Dokuz Hikâye”  Bu alt başlık, içeriğe dair epeyce bir ipucu veriyor.

The Wonderful Story of Henry Sugar isimli öykü kitabı ise, 1999 yılında Ayşe Gül Güre çevirisi ile 1999’da Şeker Henry’nın Akılalmaz Öyküsü adıyla; 2018’de ise Ülker İnce çevirisi ile Şeker Henry’nin İnanılmaz Öyküsü adıyla yayımlandı. Bu iki baskı arasında çeviri farklılıkları dışında bir ayrım yok. Her iki kitapta da sekiz öykü yer alıyor.

Yazarın, “Someone Like You” isimli öykü kitabı ise, ilk olarak 1998’de Tulin Nutku çevirisi ile 2018’de ise Tülin Cansunar çevirisi ile yayımlandı. Her iki çevirinin adı aynı: “Senin Gibi Biri”

Nutku çevirisinde on beş öykü yer alıyordu. Cansunar çevirisini ise henüz edinmediğim için içerik olarak farklılık var mı bilmiyorum.

Yayınevleri en azından basın bültenlerinde kitaplarla ilgili bu tür detayları açıklasa da biz de iğneyle kuyu kazmak zorunda kalmasak.

165.) Sadık Hidayet, Üç Damla Kan, Çeviren: Mehmet Kanar, YKY, Öykü

1903 Tahran doğumlu Sadık Hidayet, ekonomik olarak sıkıntılı olmasa da psikolojik olarak sıkıntılı bir yaşam sürmüş. Yaşamı boyunca pek çok kez bunalıma girdiği söyleniyor.

Hidayet’in; Belçika, Fransa, Hindistan ve İran arasında gidip gelen bir yaşamı olur. Tahran’da sürdürdüğü memuriyet ve çevirmenlik gibi görevlerini bıraktıktan sonra döndüğü Paris’te, son bunalımını yaşar ve 1951’de yaşamına son verir.

Pek çok kitabı olan Sadık Hidayet’in en bilinen yapıtı hiç kuşkusuz Kör Baykuş’tur. Yazarın ölümünün ardından geçen sürenin ardından telif sorunu kalkınca, Kör Baykuş’un pek çok çevirisi raflardaki yerini alır. Bu süreçten önce, çoğumuz Behçet Necatigil’in Almanca’dan yaptığı çeviriyi okumuştuk. Bugün, direk Farsçadan yapılan çevirilere de ulaşmak mümkün.

Diri Gömülen ve Üç Damla Kan da yazarın Kör Baykuş’tan sonra en bilinen kitapları olarak sıralanabilir. (Vegan / vejetaryen çevrelerde elden ele dolaşan Vejetaryenliğin Yararları da bu üç kitabın yanına eklenebilir.)

Kör Baykuş, Üç Damla Kan ve Diri Gömülen; gerek üslup açısından gerekse içerik açısından birbirini tamamlayan kitaplardır. Her üçünü de son derece karanlık yapıtlar olarak niteleyebilirim.

Sanırım, bu üçlü içinde en sona bıraktığım “Üç Damla Kan” en boğucu atmosfere sahip olanı. Hiçbir öykü okura soluk alma şansı bırakmıyor. Hiçbir öykü mutlu sonla bitmiyor ve çoğu öykü ölümle sonuçlanıyor. Kitaba sunuş yazan Mehmet Kanar bu durumu şu cümlelerle ifade etmiş:

“Kitapta ilk bakışta dikkati çeken şeyler, [toplam on bir öykünün yer aldığı kitapta] beş öykünün intiharla, iki öykünün de cinayetten sonra intiharla sonuçlanması…”

166.) Olga Tokarczuk, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, Çevirmen: Neşe Taluy Yüce, Timaş Yayınları, Roman

2018 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Polonyalı yazar Olga Tokarczuk’un 2021 yılının Mart ayı itibariyle dilimize kazandırılmış beş kitabı mevcut: Gündüzün Evi Gecenin Evi, Aç Gözünü Artık Yaşamıyorsun, Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler, Koşucular ve Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde.

Koşucular; yazarın 2018 yılında Man Booker Uluslararası Ödülünü almasını, belki de dünya genelinde daha bilinir olmasını da sağlayan kitabı olduğu için Tokarczuk okumaya bu kitapla başladım.

Koşucular, kimi bir paragraf kimi birkaç sayfalık birbirleriyle gevşek bağlarla ilişkili öykülerin yer aldığı 368 sayfalık bir eser. Kitapta biraz ilerledikten sonra bir noktada, ipin ucunu kaçırdığımı fark edince okumayı bıraktım.

Tam o günlerde, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde yayımlanınca şansımı bir de bu kitap ile deneyeyim istedim.

Kitabı, basitleştirerek, “çevreci polisiye” olarak niteleyebilirim. Polonya’nın bir dağ köyünde zorlu kış koşullarında yaşamını sürdüren Janina, bir yanda boş evlere bekçilik yapmakta, diğer yanda da yarı zamanlı öğretmenlik ve bir arkadaşı ile William Blake’ten çeviriler yapmaktadır. Kışın iyice bastırdığı günlerde köyde gizemli ölümler başlar ve kısa zamanda kaza gibi görünen bu ölümlerin cinayet oldukları anlaşılır.

Tek başına, iddialı bir polisiye olmaya çalışmayan kitabın içindeki katil – kurban döngüsüne dair tahminleri ilk birkaç bölümün ardından kolaylıkla yapmak mümkün. Kitabı okumaya tahminimin doğru olup olmadığını anlamak için ve yazarın dil, üslup ve kurgu özelliklerini değerlendirmek için devam ettim.

Çeviri bir metin üzerinden dil ve üslup değerlendirmesi yapmak doğru değil, bu nedenle ilgimi kurgu, diyaloglar ve tasvirler üzerine yoğunlaştırdığımda aslında beni içine almayan bir romanla karşı karşıya olduğumu anladım.

Birinci tekil kişi anlatımına sahip romanı okurken, Janina’nın basmakalıp cümleleri bende çoğu zaman ilkokul öğretmenimi dinliyormuşum izlenimi yarattı.

Anlaşılan o ki Olga Tokarczuk, benim yazarım değil.

167.) Faruk Duman, İncir Tarihi, Hep Kitap, Roman

Faruk Duman üslupçu bir yazar. Öyküden novellaya, denemeden romana kadar hemen her türde kalem oynatmış, bilgisini ve birikimini editörlük gibi alanlarda da kullanmış bir isim. Külliyatı içinde İncir Tarihi’nin ve Sus Barbatus!’un önemli bir yeri var.

2010’da yayımlanan İncir Tarihi 2011 Yunus Nadi Roman Ödülüne değer bulunmuştu.

2018’de yayımlanan Sus Barbatus! İle de 2019 yılında verilen Orhan Kemal Roman Armağanını ve Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü kazanmıştı. Karantina sürecinde verdiği bir röportajda Sus Barbatus!’un devamını yazdığını söylediğinde sevinmiştim. 2020’nin sonunda Sus Barbatus! 2, YKY etiketi ile okurlarla buluştu. Üçüncü cilt ise yolda olmalı.

İncir Tarihi, farklı okuma deneyimi isteyenlere seslenen bir roman. Duman, seyahatnamelerden, 1001 Gece ve Anadolu masallarından, halk ve divan edebiyatının izlerinden, sözlü kültürümüzden ve fantastik edebiyattan beslenerek yazmış İncir Tarihi’ni.

İncir Tarihi’ni, Sus Barbatus!’tan önce okumuştum. Okuduktan sonra erken bir değerlendirme ile Faruk Duman bu kitabı ile opus magnum’unu yazmış, diye düşünmeden edememiştim. Sonrasında Sus Barbatus!’u okuyunca “başyapıtı” payesini bu kitaba verdim.

İncir Tarihi’ni, toplamda 1500 sayfayı bulacak olan Sus Barbatus!’tan gözü korkanlar için önerebilirim.

168.) Yu Hua, On Sözcükte Çin, Çeviren Bahar Kılıç, Jaguar Yayınları, Deneme

Mo Yan ile Yu Hua çağdaş Çin edebiyatından benim aklıma gelen iki önemli isim. Mo Yan adını 2012 Nobel Edebiyat Ödülünü aldıktan sonra duymuştum. Kızıl Darı Tarlaları okunanlar, Yaşam ve Ölüm Yorgunu okunacaklar listesinde.

Yu Hua’nın ise dilimize kazandırılmış iki kitabını okudum.

Daha önce başka yayınevleri tarafından kitapları yayımlanmış olsa da yazarın başyapıtı olduğu söylenen Yaşamak ile birlikte Kanını Satan Adam da epeyce okundu diye tahmin ediyorum.

Mo Yan ve Yu Hua, Çin Kültür Devrimi yıllarında çocukluk ve ilk gençlik dönemlerini geçirmiş yazarlar. Eserlerinde de bu dönemin izlerini görmek mümkün.

Yu Hua’nın Yaşamak isimli romanı, Çin Kültür Devrimi’nin getirdiği toplumsal değişimi sakin bir üslupla ama sert bir şekilde eleştirmeyi başaran bir romandı.

Yazarın, 2010’da yazdığı ancak Temmuz 2020’de dilimizde yayımlanan kitabı On Sözcükte Çin ise toplamda on kelimeden yola çıkılarak yazılan denemelerden oluşuyor.

Yazarın Çin’in dününü ve bugünün mercek altına almak için seçtiği kelimeler: Halk, Lider, Okumak, Yazmak, Lu Xun, Farklılıklar, Devrim, Avam, Taklit ve Kandırmaca.

Yazar, tarihi referansları kendi yaşam tecrübeleri ile harmanlayarak araya sıkıştırdığı anıları ile Yaşamak’ta başardığını söylediğim sakin üslupla sert eleştiri yapabilme becerisini bu kitapta da sürdürmüş.

On Sözcükte Çin’i okurken, Ercan Kesal’ın Peri Gazozu ve Cin Aynası kitaplarını düşünmeden edemedim.

Bu üç kitaptan herhangi birini okumuş ve sevmiş olanlara, diğer iki kitabı da seveceklerini söyleyebilirim.

169.) Gün Zileli, Mevsimler, İletişim Yayınları, Roman

Türkiye sol hareketinin 1960’lardan sonraki tarihine dair anı okumak isteyenlere Gün Zileli’nin anılarına bakmalarını tavsiye edebilirim. Zileli, anılarında başta kendi yanlışları olmak üzere Türkiye’deki sol geleneğe eleştirel bir bakış atıyordu.

Mevsimler, Gün Zileli’nin tanıklıklarını kurgu dünyasına taşıdığı bir roman olarak nitelenebilir.

Zileli, Mevsimler’de 1960’lı yıllardan başlattığı hikâyesini 12 Eylül darbesinin sonrasına kadar getiriyor. Bu çerçevede, sol örgütleri ve devlet güçlerini teşhir etmeyi hedefliyor.

Romanı teknik olarak bir hayli zayıf bulduğumu söylemeliyim. Konuşmalar yapay, tasvirler ise çoğu yerde bir hayli zorlama. Bu kitabı Gün Zileli yazmış olmasa İletişim Yayınlarının yayımlamayı düşüneceğini sanmıyorum.

Teknik kısmı zayıf olsa da kitabın anlatmayı hedeflediği dönemlerin ruhunu hissetmeyi isteyenler; sol tarihin satır başları hakkında fikir sahibi olmak isteyenler ya da sol örgütlerin çalışma prensipleri veya örgütlenme biçimlerini roman kurgusu içinde okumak isteyenlere Mevsimler’i önerebilirim.

Onun dışındakilere, Gün Zileli’nin, edebi anlamda daha doyurucu, yer yer ince bir mizah barındıran ve oldukça detaylı bir içeriğe sahip olan anılarını okumalarını tavsiye edeceğim.

170.) Otto Adolf Eichmann; Hitler’in beyin takımı içinde olmayan ancak “Nihai Çözüm” adı altında yürütülen Yahudi Soykırımı’nda insanların nakledilmesi işini organize eden ve bu dönemde yaptıkları nedeniyle milyonlarca insanın ölümüne neden olan bir Nazi subayıydı.

İkinci Dünya Savaşı sona erip Alman savaş suçlularını yargılamak amacıyla kurulan Nürnberg mahkemeleri kurulunca bir şekilde kaçmayı başardı ve Arjantin’de yaşamaya başladı. On beş yıla yakın süren kaçışının ardından 11 Mayıs 1960’ta İsrailli ajanların düzenlediği bir operasyonla ele geçirildi ve yasadışı yollarla Kudüs’e getirildi.

Kudüs’te yapılan yargılama sonucunda da ölüm cezası verilerek idam edildi.

Kendisi de Nazi rejiminden çok çekmiş ve ölümün ucundan dönerek ABD’ye kaçmayı başarmış olan Hannah Arendt, The New Yorker dergisi tarafından Adolf Eichmann davasını izlemesi ve değerlendirmelerini yazması için Kudüs’e gönderilir.

Dava sürecini yakından takip eden Arendt’in yazısı, Şubat – Mart 1963 sayısında yayımlanır ve büyük ses getirir.

Arendt, kitap boyutlarındaki yazısına kimi eklemeler ve düzeltmeler yapar ve son şekli verilen çalışma ilk olarak 1963’te; sonrasında yeni bir düzenleme ile 1964’te “Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil” adıyla yayımlanır.

Kitap 2009 yılında Özge Çelik’in çevirisi ile “Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te” adı ile Metis Kitap tarafından Türkiye’de yayımlanır.

Arendt; çalışmasında Eichmann’ın yakalanma, yargılanma, idam edilme süreci başta olmak üzere Nazi rejimi için çalışırken yaptıklarına, suçlarına, kişiliğine ve çeşitli ülkelerdeki Yahudi işbirlikçilerine odaklanır ve bunun sonucunda da o güne kadar söylenmeyenlerin yazıldığı bir yapıt ortaya çıkar.

Savaş kurbanlarının acısının çok taze olduğu ve geriye kalanların önemli bir çoğunluğunun hayatta olduğu bir dönemde yazılan Kötülüğün Sıradanlığı nedeniyle yazar büyük tepkilere maruz kalır. Eichmann üzerinden, Nazileri akladığı iddiasına kadar varan suçlamalar nedeniyle oldukça zor zamanlar geçirir.

Bu tartışmalara ve suçlamalara rağmen kitabın getirdiği özgün çözümlemeler eskimez ve aradan geçen altmış yıla rağmen kitap, önemli bir referans olmayı sürdürür.

Kötülüğün Sıradanlığı’nın yazılış süreci ve sonrasında yaşananlar 2012 tarihli “Hannah Arendt” isimli filme konu olur. Filmin senaristlerinden ve yönetmeni Margarethe von Trotta, devletlerin hatalarını merkeze alan politik filmleriyle bilinir.

Hannah Arendt, aksamayan senaryosu ve iyi oyunculukları ile Kötülüğün Sıradanlığı’nı okumayanlar için merak uyandıran, okuyanlar içinse kitabı tamamlayan oldukça başarılı bir film.

Film, İngilizce ve Almanca çekilmiş. Seyirciyi zorlamamak adına, tek dil kullanımı tercih edilmemiş. Araya, filmin yapısını aksatmayacak şekilde Eichmann davasından alınan orijinal görüntüler eklenmiş. Bu tercihler, filmin inandırıcılığını ve etkisini artıran bir unsur olarak mutlaka belirtilmeli.

Filmin Künyesi:

Hannah Arendt (2012)

Süre: 113’

Yönetmen: Margarethe von Trotta

Senaryo: Pam Katz, Margarethe von Trotta

Ülke: Almanya, Lüksemburg, Fransa, İsrail

İMDB: https://www.imdb.com/title/tt1674773/

171.) ALIŞVERİŞ SEPETİ:

Jaguar Kitap’ın 2018 yılından beri ütopya, distopya, fantastik ve bilimkurgu türündeki yapıtları yayımladığı Prospero Serisi içinde okuduğum tüm kitapların edebi niteliklerinin belli bir çıtanın üstünde olduğunu söyleyebilirim. Kimi kitabı az kimisini daha fazla sevmiş olmamı ise yalnızca öznel değerlendirme ölçütlerime bağlarım. Bu nedenle de seri kapsamında yayımlanan her kitabı düşünmeden edinir ve okurum.

Aralık 2020’de raflardaki yerini alan ve Prospero Serisi’nin altıncı kitabı, Böcü de listeme çoktan eklendi.

Adını ilk defa bu kitap aracılığı ile duyduğum Tatyana Tolstaya Tolstoy ailesinden geliyormuş.

Arka kapakta, “Böcü’de, büyük bir nükleer patlama sonrası insana ve yaşama dair her şey dönüşüme uğramış ve aşınmış, tarihsel açıdan geriye –adlı adınca Orta Çağ’a– savrulmuş; ama bir şekilde aynı, daha doğrusu bilindik kalmıştır. Radyoaktif bozunmaya uğrayan bu dünyada yaşam, “Önceki Zaman”ın ufak tefek kalıntıları üzerinde edebiyata, özellikle de şiire tutunarak yeni baştan kurulur, bu yeniden kuruluş esnasında değişense belki de sadece isimlerdir.(…)” denilerek kitabın tanıtımı yapılıyor.

Kitabın adında olduğu gibi, çeviride bir hayli yerelleştirme yapıldığını okudum. Bu nedenle çeviri bir eserde Anadolu ağızlarından cümleler okumaktan rahatsız olanların kitabı edinirken iki kere düşünmesi gerekecek sanırım.

Yazan Onur Uludoğan

1978 yılının sıcak bir yaz gününde dalga seslerinin duyulabildiği bir hastanede dünyaya geldiği rivayet olunur.

Bir türlü ehliyet sınavını geçemediği için korsan taksi şoförlüğü, değişen telif yasaları sayesinde korsan CD satıcılığı, Allah vergisi sesi nedeniyle pavyon şarkıcılığı, pasifist düşünce yapısını bahane ederek bar fedailiği, pimpirikli kişiliği yüzünden de torbacılık gibi alanlardaki kariyer fırsatlarını yeterince değerlendiremedi.

İki yıl okurum diyerek başladığı üniversite yaşamını on üç yıl sonra bitirebilmesi belki de kayda değer tek başarısıdır.

onuruludogan@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Nerde Kalmıştık

Piyanisti Vurun