in , ,

Pis Okurun Notları (181 – 186)

181.) Orhan Pamuk, Veba Geceleri, YKY, Roman

 

Pis Okurun Notları’nın 180. Maddesinde Orhan Pamuk’un Veba Geceleri isimli romanını alışveriş sepetine eklerken aşağıdaki cümleleri kurmuştum:

“Orhan Pamuk’un son iki romanı (Kafamda Bir Tuhaflık ve Kırmızı Saçlı Kadın) önceki yapıtlarına kıyasla edebi lezzet açısından doyuruculuktan uzak yapıtlardı. Bu romanın da yazarın en önemli kitaplarının yanında sönük kalacağından eminim.”

Bu maddeye, “Orhan Pamuk cephesinde değişen bir şey yok.” ifadesi ile başlarsam derdimi anlatmış olurum.

Orhan Pamuk yıllardan beri, gerek edebiyat dünyasında gerek yarı entelektüel lümpen sohbetlerinde gerekse kof milliyetçi retoriklerde sürekli tartışılageldi.

Yazarı yere göğe sığdıramayanlar bir yanda; özellikle dildeki yetersizliğinden yola çıkılarak yapılan sert eleştiriler, zaman zaman bir pazarlamacı veya popstar gibi davranmasını eleştirenler, ulusalcıların getirdiği yorumlar ve yazarın tek bir kitabını bile okumdan yorum yapanlar diğer yanda olmak üzere, Orhan Pamuk yıllardır benzer biçimlerde ve üç aşağı beş yukarı benzer ifadelerle değerlendiriliyor.

Bir de yazarın İletişim Yayınları’na geçtiği dönemde veya YKY’ye transfer olduğu dönemde aldığı transfer ücretleri üzerinden vuran bir başka kesimin daha varlığını belirtmekte yarar var.

Pamuk, tüm bu dar kalıplara hapsolmuş eleştiri oklarının arasında yazmayı aralıksız sürdürdü. ABD’deki üniversitelerde dersler verdi, Masumiyet Müzesi’ni kurdu, başta Nobel Edebiyat Ödülü olmak üzere sayısız ödül kazandı.

Yazar, Cevdet Bey ve Oğulları ile başlayan yazı serüvenini Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı ile tepe noktasına taşıdı.

Kanımca 2002 tarihli Kar, yazarın edebi çizgisindeki ciddi bir geriye düşüş iken 2008 yılındaki Masumiyet Müzesi bu geri adımı telafi etmeyi başaran bir yapıt oldu.

Kafamda Bir Tuhaflık ise Pamuk’un Kar’ın bile gerisine düştüğü ama yine de kendisini okutan bir yapıttı. Sonraki kitabı, Kırmızı Saçlı Kadın ise, masamda duracağına yayımlansın, denmiş gibiydi ve belki de Orhan Pamuk külliyatının en zayıf halkasıydı.

Bu inişli çıkışlı çizgiye bakınca, Veba Geceleri ile ilgili beklentimi epeyce düşük tutmuştum. Kitabı, düşük beklenti ile okuyunca hayal kırıklığına uğramadım. Yine de nerede o Kara Kitap’ı, Yeni Hayat’ı, Benim Adım Kırmızı’yı ya da Masumiyet Müzesi’ni yazan Orhan Pamuk demeden edemedim.

Yukarıda andığım dört kitap da Orhan Pamuk’un eleştirildiği temel unsurlara sahip yapıtlardı. Dil ve anlatımları bir hayli sorunluydu ve kurgu zaman zaman savrukluklar içeriyordu. Yine de yazarın müthiş işçiliği ve derin araştırmalarıyla desteklediği iskeletleri o denli sağlamdı ki tüm eleştirilere rağmen yapıtlar dağılmıyordu. Yazarın, bu sağlam iskeleti geniş hayal gücü ile ve kendini merakla okutan konular ile desteklemesi de adını andığım dört romanın her şeye rağmen birer başyapıt olarak değerlendirilmelerini sağlıyordu.

Başta Tahsin Yücel’in Hürriyet Gösteri dergisinde Kasım 1990’da yayımlanan “Kara Kitap Üzerine” başlıklı makalesi olmak üzere dil üzerine düşünen hemen herkesin, Pamuk’un dilinin sorunlu olduğunu belirtmelerine rağmen yazarın yıllardır belli bir çizgiyi koruyarak var olabilmesini, üst paragraftaki bilgilerle açıklayabiliriz sanırım.

Yazarın, uluslararası alandaki başarılarındaki temel destekleyicisinin kitaplarını diğer dillere çevirenlerin ortaya çıkardıkları işlerde aranması gerektiğini söyleyenler az değildir. Olayın bu yönünü merak edenler, 2019 yılında yayımlanan “Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar” adlı derlemede yer alan ve Benim Adım Kırmızı’yı İngilizceye çeviren Erdağ Göknar’ın ilgili makalelerine bakabilirler.

182.) Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık’tan beri, çok çalıştığı halde bir türlü sınavdan yüksek not alamayan öğrenci gibi görünüyor gözüme. Yazarın, romanları için derinlemesine çalıştığı, bu çalışmanın kimi zaman yıllar aldığı bilinen bir gerçek. Bu yoğun çalışma en son Masumiyet Müzesi’nde karşılığını bulurken, orta dönemlerde Kar, son dönemlerde Kafamda Bir Tuhaflık gibi örneklerde yazarın emeğinin karşılığını alamadığını düşünüyorum.

Veba Geceleri, üzerinde beş yıla yakın çalışılmış bir roman. Pamuk, romanına başladığında ortada Covid-19 salgını yoktu, kitap bitmeye yakınken başlayan salgın nedeniyle yazarın kitabını ciddi anlamda revize ettiğini biliyoruz.

Bu durum bir yandan yazarın şansıyken diğer yandan da şanssızlığı. Yazarın şanslı olduğu kısım, romanını yazarken daha öncesinde teorik olarak bildiği kimi gerçekleri birebir deneyimlemiş olması ve bu deneyimlerinden hareketle romanına bir katman daha katma şansı bulabilmesi. Okurlar açısından da birebir deneyimlenen gerçekleri okuyor olmak anlatının içine girebilme imkânlarına artış sağlıyor.

Yazarın şanssızlığı ise, insanların artık hastalığın getirdiği psikolojik baskıdan, maddi ve manevi yüklerden bıkmışken böyle bir roman okumak istememe eğilimlerine bağlı olarak şekillenecek.

183.) Orhan Pamuk’un, Veba Gecleri’nde de dersini iyi çalıştığını tekrar belirtmek gerek. Romanın mekânı her ne kadar hayali bir ada olsa da yazar, II. Abdülhamit döneminin ruhunu yakalamayı başarmış. Dönemin, siyasi ve sosyal atmosferini roman kahramanları üzerinden başarıyla aktarabilmiş.

Minger adasından yola çıkarak, 19. Yüzyılda başlayıp 20. Yüzyılın ilk yarısına kadar yayılan ulus devletlerin kuruluş dinamiklerini başarıyla aktarmış. Bu dinamiklerden yola çıkarak kimi zaman kara mizaha kimi zaman da gerilim duygusuna başvurarak romanın ritmini korumayı başarmış. Tüm bunları yaparken de romanı kısmen polisiye bir şablona oturtmaya çalışmış. Çalışmış diyorum, çünkü romanın polisiye damarı bir hayli zayıf ve tatmin edicilikten uzak.

Tüm bu olumlu unsurlara rağmen Veba Geceler, artık Orhan Pamuk’un alametifarikası olarak kabul etmemiz gereken dil ve anlatım bozukluklarından kurtulamamış.

Pamuk’un sorunlu diliyle ilgili olarak, tavizsiz eleştirmenler Tahsin Yücel’in tavrını benimserler. Bununla birlikte, benim en berrak anlatımını, Necmiye Alpay’ın Dilimiz Dillerimiz isimli kitabında gördüğüm bir başka bakış açısı daha mevcut. Mealen söylemek gerekirse Alpay, Pamuk’un dilinin sorunlu olduğunu kabul eder ancak bu sorunun editörler aracılığıyla düzeltilebileceği gerçeğinden hareketle bu olguyu Pamuk’un romancılığının eksi hanesine yazmaz.

Kendi adıma ben de bu görüşe yakınım. Bununla beraber, Veba Geceleri’ni okurken, kimi zaman, bir okur olarak, kopukluk yaşamama neden olacak kadar belirgin sorunlu dil kullanımının editörler tarafından düzeltilmemiş oluşunu, yazarın “virgülüme dokundurtmam” eğiliminden kaynaklanıyor olabileceğini düşünmeden edemedim.

184.) Hâlâ kullanılıyor mu bilmiyorum ama bir dönem, özellikle Yeni Hayat’ın ilk yayımlandığı zamanlarda, Orhan Pamuk için kitapları en çok satılan ama en çok da yarım bırakılan yazar, tanımlaması yapılırdı.

Bu peşin hüküm kısmen doğru olabilir.

Tüm çoksatarlığına rağmen, Orhan Pamuk için niteliksiz edebiyat yapıyor diyemeyiz. Elif Şafak’ın Baba ve Piç’ten sonra kaydığı çizgiyi baz alırsak böyle bir yargıyı dile getirmek bile, ucuz bir kötülemeden öteye geçemez.

Pamuk’un kendi edebi dünyası içindeki nitelik kaygısı, onun kimi romanlarının zor okunur yapıtlar olmasına neden olur.

Bu temel bilgiden hareketle, varsayımsal okurumuzun hiç Orhan Pamuk okumadığını düşünürsek ona kimi tavsiyelerde bulunabiliriz.

Kanımca Orhan Pamuk’un edebi dünyasının anahtarı, onun 2011 yılında yayımlanan kitabı Saf ve Düşünceli Romancı’dır. Bu kitabında yer alan denemelerinde Pamuk, edebiyat anlayışına dair ipuçlarını daha önce yapmadığı kadar açıkça dile getirir. Bu nedenle, Saf ve Düşünceli Romancı’yı daha önce Pamuk okumuş – okumamış herkesin okumasında fayda görüyorum.

Yazarın, 2003 tarihli İstanbul – Hatıralar ve Şehir isimli kitabı da Pamuk’un romanlarında başlı başına bir karakter olarak yer alan İstanbul’un, yazarın dünyasındaki yerini anlamak açısından önemlidir.

Bu iki kitabı okuyanlar, yazarın romanlarına hangi sırayla başlarlarsa başlasınlar sağlam bir temelle işe başladıklarını düşünebilirler. Bu temeli yetersiz bulanlar ya da üstüne birkaç kat daha çıkmak isteyenler ise okumaya Manzaradan Parçalar, Babamın Bavulu ve Öteki Renkler ile devam edebilirler.

Bu kadar temel yeter, kurmacaya geçmek istiyorum diyenler ise, öncelikle kendilerine, ciddi bir Pamuk okuru olmaya niyetleri var mı, diye sormalılar.

Bu soruya olumsuz cevap verenler ilk dönem eserlerinden Beyaz Kale ve son dönem eserlerinden Kafamda Bir Tuhaflık ile başlayıp Veba Geceleri ile Orhan Pamuk defterini kapatabilirler.

Soruya olumlu cevap verenlere ise, Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Masumiyet Müzesi ve Yeni Hayat sıralaması ile başlamalarını sonrasında devam etmeye niyetleri varsa “kafalarına göre” takılmalarını tavsiye edebilirim.

İyi bir okur olduğumu düşünüyorum ama Orhan Pamuk külliyatına da fazla zaman ayırmak istemiyorum diyenler ise Kara Kitap ya da Benim Adım Kırmızı’yı tercih edebilirler.

185.) Orhan Pamuk’un, söyleşilerinde dile getirdiklerine bakarsak çeşitli nesneler toplamak, bu nesnelerden hareketle bir roman yazmak ve sonrasında da toplanan nesnelerin sergilendiği bir müze açmak fikri yazarın aklına 1990’lı yıllarda gelmiş.

Kimi zaman hepimizin aklına asla yapamayacağımız iddialı proje fikirleri gelir. Üzerinde biraz kafa yorup zihin çöplüğümüzün bir yerlerine göndeririz bu fikirleri.

Orhan Pamuk’un kendine özgülüğü de bu noktada ortaya çıkıyor. Nesneleri topluyor, romanını yazıyor ve müzesini açıyor. Dünyada buna benzer başka bir örnek var mıdır, bilmiyorum.

Masumiyet Müzesi bence, yukarıda Orhan Pamuk’u çok çalışan fakat istediği notu bir türlü alamayan öğrenciye benzettiğim romanlarını yazmadan önceki son büyük romanı. Masumiyet Müzesi’nden sonra yazdıkları ile (2021 itibarıyla) bu kitabın seviyesine çıkamadığı görüşündeyim.

Kitapta saplantılı bir aşk hikâyesi anlatılır, bununla birlikte Türkiye’nin 1970’li yıllarına ve 1980’lerin başlarına da ışık tutulur. Bu ışık tutma kapsamında, yaşanan toplumsal değişimler, sosyal ve ekonomik yaşamın detayları, ülkenin içine yuvarlandığı politik kargaşa büyük bir başarıyla anlatılır. Bu anlatım, roman boyunca adı geçen binlerce nesne aracılığıyla daha da güçlü hale getirilir.

Masumiyet Müzesi, 2008’de yayımlanır; Müze ise 2012’de kapılarını açar. 2012 yılında İngiliz yönetmen Grant Gee ile Orhan Pamuk kitabı ve müzeyi merkeze alan bir belgesel projesi üzerinde anlaşmaya varırlar. İlerleyen zamanda Orhan Pamuk, filmin iskeletini oluşturacak bir metin kaleme alır, bu metin Emre Ayvaz ile Orhan Pamuk’un film için gerçekleştirdikleri bir söyleşi ile desteklenir. Gee, müzenin içinde, bulunduğu semtte ve İstanbul’un birçok farklı noktasında çekimler yapar. Çekimlere ek olarak, Ara Güler, Türkan Şoray, taksi şoförü, kâğıt toplayıcısı gibi insanlarla İstanbul’un dünü ve bugünü üzerine söyleşiler yapılır ve sonuçta ortaya Türkiye’yi iyi bilen izleyici için yeni bir şey söylemeyen (filmin müzeye gitmeyenler ya da müze/kitap projesinin oluşum sürecinin derli toplu bir öyküsünü dinlemek isteyenler için önemli bir kaynak olduğunu belirtmeliyim.) ama yabancı izleyicilere İstanbul’u ve müzeyi oldukça başarılı bir şekilde tanıtan bir film çıkar.

Pamuk’un film için yazdığı metine ek olarak, yazarın Emre Ayvaz ile ve Grant Gee ile yaptığı söyleşilerin metinleri filmden karelerle birlikte 2019 yılında Hatıraların Masumiyeti adıyla kitaplaşır.

NOT: Belgeselde, kitaptaki tüm önemli gelişmeler anlatılıyor bu nedenle kitabı okumayanlara belgeseli izlemelerini önermiyorum.

Filmin Künyesi:

Innocence of Memories (2015)

Süre: 97’

Yönetmen: Grant Gee

Senaryo: Grant Gee, Orhan Pamuk

Ülke: İngiltere

İMDB: https://www.imdb.com/title/tt4653370/ 

186.) ALIŞVERİŞ SEPETİ:

IMDB verilerine göre, Osman Cavcı toplamda, çoğu uzun metraj olmak üzere, kırk üç farklı yapımda rol almış bir Yeşilçam emekçisi. Aynı zamanda kalemi güçlü bir isim.

Cavcı’nın ilk kitabı, 2001 yılında Gendaş Yayınları tarafından yayımlanan “Köpeköldüren” olur. Roman; sinemada Tabutta Rövaşata ile daha bilinir olan İstanbul’daki Rumelihisarı kültürünü, içeriden ve etkileyici bir dille anlatmayı başaran bizim edebiyatımızda az sayıda örneği olduğunu düşündüğüm önemli bir yapıttı.

Osman Cavcı’nın ikinci kitabı ise, döneminin efsane dergilerinden olan Hayvan’daki sinema yazılarının derlenmesinden oluşuyordu. “Yanlış Anlaşılmış Filmler” adını taşıyan kitap, Parantez Yayıncılık tarafından 2006 yılında okurlarla buluşmuştu.

Bugün, her iki kitaba da basılı halleriyle ulaşmamız mümkün değil. Yayıncılık âleminin durumuna bakınca kısa zamanda yeni basımlarının yapılacağını düşünmek de boş iyimserlik olur.

Osman Cavcı da benim gibi düşünüyor olmalı ki yukarıda adını andığım iki kitabını ve ilk defa okurlara sunduğu son romanı Dominique’in Yanık Yatağı’nı dijital formatta Shopier üzerinden satışa sunmuş. İlgi duyanlar, kitaplara aşağıdaki linkten ulaşabilirler:

https://www.shopier.com/osmancavcav

Yavaş yavaş tekrar basımlarından umudumu kesmeye başladığım iki kitap, arka arkaya yeniden basıldı.

Philip K. Dick’in “Aksın Gözyaşlarım” Dedi Polis isimli romanının Türkçedeki ilk baskısı 2012 yılında Altıkırkbeş tarafından yapılmıştı. Çevirisinin bir hayli eleştirildiği bu kitap sanıyorum tek baskı yaptı ve aradan geçen yıllar içinde bulunamaz oldu.

Dick külliyatını yeni çevirilerle özenli ve bütünlüklü bir biçimle okurla buluşturmaya başlayan Alfa Yayıncılık “Aksın Gözyaşlarım” Dedi Polis’i Şubat 2021’de Nur Yener’in çevirisi ile okurlarla buluşturdu.

Dick’in görece geç dönem eserlerinden olan bu romanı, meraklıları olarak yetkin bir çeviri ile nihayet okuyabileceğiz.

Terry Pratchett, özellikle Diskdünya serisi ile kendine sadık bir okur kitlesi oluşturabilmiş yazarlardan. Sayısını takip etmekten artık vazgeçtiğim Düskdünya kitaplarına ucundan kenarından başlamış ama kendimi içinde hissedemediğim için okumaya devam etmemiştim.

Neil Gaiman ise, özellikle Sandman serisi ve Amerikan Tanrıları ile çok sevdiğim ve yayımlanan eserlerini okumaya çalıştığım isimlerden.

Terry Pratchett ile Neil Gaiman’ın ortak yazdıkları roman, Kıyamet Gösterisi ise uzun zamandır yeniden basımı yapılmayan bir kitaptı. İzleyenlerin çok beğendiğini söyledikleri “Good Omens” dizisinden sonra, kitabı yeniden basarlar diye düşünmeye başlamıştım ama aradan geçen iki yılın ardından bu düşüncem değişmeye başlamıştı

.

Uzatmayayım, nihayetinde Nisan 2021’de İthaki Yayınları Kıyamet Gösterisi’nin yeni baskısını yayımladı.

Mizahi bir kıyamet romanı olarak nitelenen kitabı, iki usta ismin beraber nasıl çalıştıklarına dair ipuçlarını görmek için de okuyacağım.

Yazan Onur Uludoğan

1978 yılının sıcak bir yaz gününde dalga seslerinin duyulabildiği bir hastanede dünyaya geldiği rivayet olunur.

Bir türlü ehliyet sınavını geçemediği için korsan taksi şoförlüğü, değişen telif yasaları sayesinde korsan CD satıcılığı, Allah vergisi sesi nedeniyle pavyon şarkıcılığı, pasifist düşünce yapısını bahane ederek bar fedailiği, pimpirikli kişiliği yüzünden de torbacılık gibi alanlardaki kariyer fırsatlarını yeterince değerlendiremedi.

İki yıl okurum diyerek başladığı üniversite yaşamını on üç yıl sonra bitirebilmesi belki de kayda değer tek başarısıdır.

onuruludogan@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yağmur İyi Geldi.

Ellerini Uzat