in

Hayat Üçgeni, Vahşet ve Anlam Üzerine

Çök – kapan – tutun ve hayat üçgenini oluştur. Deprem çantan hazır olsun, içinde de Alaaddin’in sihirli lambası bulunsun. Evinin altı kayalık olsun, kolon keseni ilk fırsatta git kes vesaire vesaire. Biz bu ezberlenmiş sözleri tekrarlayıp durmakla meşgulken geldi çattı 6 Şubat Depremi, Eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ in deprem vergilerinin yol olduğunu söylemesinden 12 yıl sonra.

Dolgu dudaklı kadınların ve sinek kaydı tıraşlı erkeklerin sunduğu sabah programı seviyesindeki deprem haberleri bence depremden bile daha iğrençti. Yok bilmem kaçıncı saatten sonra mucize kurtuluş, yok kahraman köpek, yok her şeye rağmen hayata tutunan çocuk… Düşmüş kadınları kurtarmakla uğraşan iyi adam filmlerini izleyerek büyüyenler başka nasıl haberleri izleyecek ki? Kurtarma fantezileri ile yaşayan erkeklerin asıl derdi kurtarmayı hayal ettikleri kadınların etinden sütünden faydalanmak değil midir? Düşmüş kadınlar hem çaresiz hem de deneyimli. Kurtarıcıları ise tecavüzcü değil kahraman. O da yetmezmiş gibi düşmüşü yargılamadan sevecek kadar da olgun. Daha ne olsun? Ana akım deprem haberlerinden keyif alan erkekler mülteci kadınları kurtarma fantezilerinin ardından şimdi de depremzede kadınları kurtarma fantezilerine başlamış olmasın sakın? Hadi kadınları kurtarmaya alıştık da kahraman köpekler yeni çıktı. Eşeklerden sonra şimdi de sıra köpeklere mi geldi bre pezevenkler? Peki kendisini kurtaracak bir erkek bekleyen kadınlar daha mı masum eşek sevicilerden? Bu yazı “Her şeye rağman hayata tutan çocuk” haberlerinin aslında Pıtırcık filmleri olduğunu anlamanıza da vesile olduysa ne mutlu bana.

Bugün kırklı yaşlarının başında veya otuzlu yaşlarının sonunda olanlar için ergenliklerinde saat gece on ikiden sonra Show TV’de başlayan Tutti Furitti programını izleyip, izlediklerini sabah ortaokul arkadaşlarına anlatmaları hâlâ hoş bir anıdır birçoğunun gözünde. Hele hele o uzaylıların Emmanuelle’i kaçırıp cinsel fantezilerine bakmalarını konu edinen Emmanuelle filmleri yok mu? Bu muhteşem filmi o yıllarda sadece zenginlerde olan şifreli Cine 5 kanalında izlemek mümkündü. Eğer bir ergenin evinde Cine 5 var ise o ergen ne yapar ne eder annesi babası uyuduktan Emmanuelle’i izlemenin bir yolunu bulurdu. Cine 5’i olmayıp kablolu TV’ si olanları ise gece on ikiden sonra başlayan Alman SAT1 kanalındaki filmler beklerdi. Bu filmleri izlemek çok masum bir davranıştır demiyorum elbette. Fakat günümüzde her ergenin cep telefonu vesilesiyle kolaylıkla ulaşabildiği yirmibeşlik adamların fiili livatalarının yer aldığı porno filmlerin yanında ne kadar masum olduklarını tahmin bile edemezsiniz. Bu kıyaslamanın deprem haberleri ile bir ilgisi olmadığı zannediyorsanız yanlıyorsunuz. Erotizmin çürüdüğü bir dönemde haberlerin de çürümesi rastlantı değil. Erotik filmlerin çürümüşlük düzeyi öyle güzel anlatır ki döneminin çürümüşlüğünü… Galiba tıpkı “Hmmmmm bu yemek ne kadar da güzelmiş” benzeri sözlerin geçtiği yemek programları gibi ana akım haberlerde de porno film çekmek için kullanılan yöntemler kullanılmakta. Vaziyet böyle ise bunun nedeni her ikisinin de benzer bir kitleyi hedeflemesi olabilir.

Yemek programlarının çekiminde pornografik yöntemlerin kullanıldığının yanı sıra Seda Sayan’ın neden Şok Marketlerinin reklamlarına çıktığını da Uğur Batı’nın “Üzgün İnsandan Özgür İnsana” isimli kitabından öğrendim. Meğerse Seda Sayan zamanının tüketici anketlerine göre Türkiye’deki en güvenilir kişiymiş! İkinci ve üçüncü sıradaki Hülya Avşar ile İbrahim Tatlıses’i geride bırakmayı başarmış! Bu nedenden ötürü Seda Sayan’ı reklamlarına çıkartan firmalar tüketicinin gözünde güvenilir oluyorlarmış. Gel zaman git zaman Seda Sayan Türkiye’nin en güvenilir insanı olma unvanını kaybetmiş olacak ki A101 reklamlarına Müge Anlı çıkmaya başladı. Şimdi daha iyi anladınız mı Ensar Vakfı’nın hayrına vergiden kaçınan çadırcı Kızılay’ın depremzedeler için bağış toplarken neden Biontech aşısını geliştiren Özlem Türeci’yi değil de Müge Anlı’yı kullandığını? Elbette Kızılay bağışçılarının neden bağış kampanyalarında Müge Anlı’yı gördüğü halde Kızılay’a bağış yaptığını da aynı mantık ile anlamak mümkün. Bir insan vicdanını alışılagelmiş ve toplumsal kabulü olan bir şekilde kısa yoldan rahatlatıyorsa bence bunun nedeni hiç de gurur verici değildir. Dahası, vicdanı rahatlatmanın çürümüşlüğü dönemin çürümüşlüğünden bağımsız değildir.

Yazının başlığında belirttiğim üzere bu yazının öncelikli konusu hayat üçgeni ama size hayat üçgenini çök – kapan – tutun gibi alışıldık sözler ile anlatıp işin kolayına kaçmayacağım. Çünkü yazının buraya kadarki kısmından anladığınız üzere herhangi bir olayı alışıldık ezberler üzerinden anlatmak ile günümüzün tecavüzvari iğrenç porno filmlerini ya da bu filmleri aratmayan haberleri izlemek veya depremzedelere çadır satmak arasında bir fark olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden size hayat üçgenini çök-kapan-tutun diyerek değil, ergenliğimin idolü Emmanuelle filmlerinin diliyle anlatmaya çalışacağım.

Yazının devamından önce bir parantez açayım. Bu yazıda Müge Anlı deyip durduğum için kendimden ne kadar utandığımı size anlatamam. Bu utancımın nedeni Müge Anlı gibi erkekler olduğu halde benim gidip de kafayı Müge Anlı’ ya takmamdır. Bunun bir nedeni şüphesiz karşıma çıkarıp durdukları somut gerçekliğin bir erkek değil kadın olmasıdır ama Müge Anlı da sonuçta bir kadın olduğu için bütün bu olup bitenlerin -her açıdan değilse bile- bazı açılardan mağdurudur. İyi bir yazar daha az cinsiyetçi bir dil kullanabilirdi. Ustamın adı Hıdır elimden gelen budur. Kusura bakmayın değerli dostlar depremzedelerin üzerine yıkılan bu iğrenç pornografik enkazın üzerine bir avuç asbest de ben attığım için. Şimdi de parantezi kapatıp devam edelim.

Ben bir depremzedeyim. Hem de depreme Antakya’da yakalandım. Deprem anında bazamın yanına çöküp kafama yastık koyup hayat üçgenini oluşturarak örnek bir vatandaşın yapması gereken ödevimi de yaptım. Hayat üçgeninin hayat kurtarabilmesinin yanı sıra gecikmiş bir hayatı başlatabileceği, dahası toplumu dönüştürebileceği benim için oldukça yeni ve enteresan bilgiler oldu. Bu bilginin sizin için de yeni ve ilginç olduğunu var sayıyorum. Bütün bunların nasıl olabileceğini merak ediyorsanız yazının geri kalan kısmını da okumanızı tavsiye ederim.

Hiç Jack London okudunuz mu? Eğer bir edebiyatseverseniz ve bugüne kadar Jack London okumadıysanız çok şey kaçırdınız. Jack London okumayan edebiyatseverlerin çok şey kaçırdıklarını bilmemin nedeni bu büyük yazar ile kırkıma merdiven dayadıktan sonra tanışmamdır. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş ve Martin Eden isimli kitaplarını okudum. Daha doğrusu sesli kitap olarak dinledim. Jack London toplumun en alt kesiminden en üst kesimine sıçramayı başarmış ve vahşetin her kesimdeki formuna şahit olmuş müthiş bir yazardır. Kitaplarında da haliyle vahşetin farklı kesimlere ne şekilde sızdığını anlatır. Jack London kitapları aynı zamanda vahşet altında bozulmadan hayatta kalma rehberleridir. Martin Eden isimli otobiyografik kitabında yazdığı üzere kendisi de toplumun en alt kesiminin şiddetinden en üst kesiminin şiddetine kadar her türlü şiddete maruz kaldığı halde bozulmamıştır. Hatta, bozulmamak bir yana bütün bu şiddetin altından dünyanın en iyi yazarlarından biri olarak çıkmıştır.

Jack London’ın yaşadığı ve anlattığı vahşete hepimiz farklı derecelerde ve şekillerde maruz kaldık. Kimimizin maruz kaldığı vahşet çok ağır değildi. Ağır vahşete maruz kalanlarımızın ise çok azı vahşet karşısında Jack London kadar dayanıklı olabildi. Geri kalan çözümü ya vahşileşmekte buldu ya da dünyaya içbükey lenslerin ardından bakmakta. Şu şekilde örneğin:

Merdivenin önündeki düğüm

Kıskanç bir kadın, son sevgilisi ve sevgilisinin boynundaki göbek bağı

Çapaklarda izmarit

Ve lokomotifsiz tren

Diye geçen 30 yılın ardından Antakya bana hayat verdi. Antakya’daki ilk evimde beni “Burası aile apartmanıdır kalabalık sevmeyiz, hele hele avraaat …” diye karşılayan amca nasıl da benimsemişti hem beni hem de benden sonra aynı apartmana taşınan kızlı erkekli arkadaşlarımı. Apartmanın whatsapp grubuna girdikten sonra da yerlerin kirli paspaslar ile silindiği, çöplerin ortalığa atıldığı, aidatların ödenmediği gibi mesajlara elbette dayanamayarak gruptan ayrıldım. Mahallemizin bakkallarından bulabildiğim ev yoğurtları anneminkilere yakındı. Pastorize olmamış sütler ise kaynatarak içmeme rağmen kibar tabir ile laktoz intoleransı olarak hatıra kaldı.

Mahallemizin kasabı 11 ay içebilirdi birasını gizlemeden. Beyaz Diş gibi nice kavgadan galip çıkarak kasabın önünü hak eden köpeğin dişi olduğunun anlaşılmasına neden olayın mahallece izlenmesinin nedeni toplumumuzun makus talihi olsa gerek. Mahallemizin Beyaz Dişi ise haberlerden, A101’den, dolgu dudaklardan ve sinek kaydı tıraşlardan habersiz olduğu için kendisine yönelen bakışlara bir anlam veremiyordu. Mahallemizin kasabının kapısının önüne astığı boğazından damlayan kan damlayan kesilmiş dana kafalarını görseydiniz size muhtemelen çok vahşice gelirdi ama Hatay’da etin taze olduğu göstermek için adettir. Mahallemizdeki gerçek vahşet ise komşularımdan gelen aile içi seslerdi. Bu sesler bana her seferinde bekara ev vermeyenlerin ikiyüzlülüğünü, ikiyüzlülüğün vahşetini ve vahşetin pornografisini hatırlatırdı.

Antakya’da pazar günlerini çok severdim. Pazar gazetemi genelde Ali İsmail Korkmaz Vakfı’nın da bulunduğu eski Antakya’daki Tabl’da okurdum. Tarihi bir taş binanın içinde Bob Dylan dinleyip Kolombiya kahvesi içerek gazete okumak kolay kolay nasip olmaz herkese. Tabl’a gitmezsem beni Geyik Kafe, Ehlidar veya Retro gene taş binaların içinde güzel müzikler ile beklerdi. Retro’da Pazar kahvemi içerken nasıl da bana kitabını satmıştı yirmili yaşlarının başındaki kadın “Siz kitaplarla ilgilenen birisine benziyorsunuz. Kadın olmanın zorlukarını yazdım, kitabımı almak ister misiniz?” diyerek.

Kahve faslı bitince ise Dünya’nın ilk ışıklandırılan caddesi olduğu rivayet edilen Kurtuluş Caddesi’nde Türkiye’nin ilk camisi Habib-i Neccar’ın yanından geçerek yürümek iyi gelirdi. Bu camiye marangozun dostu anlamına gelen Habib-i Neccar isminin verilmesinin nedeni, Habib-i Neccar Cami’de, marangoz olan Hz. İsa’nın ilk müritlerinden Pavlus’un (Kur’an’daki ismiyle Hz. Yunus) ve Barnabas’nın (Kur’an’daki ismi ile Hz. Yahya) naaşlarının olması ve bu ibadet yerinin gene Marangoz’un Bir Başka Dostu tarafından yapıldığının rivayet edilmesidir. Marangoz’un Dostu isimli bir cami bilmiyorum Hatay dışında nerede olabilir. Dünya’nın ilk kilisesi olan St. Pierre Kilisesi’nin de Antakya’da bulunduğunu belirtmekte fayda var. Yahudi Havrası’da da huzurlu huzurlu dururdu Kurtuluş Caddesi’nde. Gene Kurtuluş Caddesi’nde Fransızlardan kalma eski bir sabun fabrikasından otele dönüştürülen Savon Otel de başka bir yerde kolay kolay bulabileceğiniz bir butik otel değildi. Özellikle kahvaltısı şahane idi. Savon Otel’den beş dakikalık bir yürüyüş ile varabileceğiniz Antik Cam Evi’nden roma camı alabilirdiniz. Antik Cam Evi aynı  zamanda da bir müzeydi. Roma İmparatorluğu’nun en büyük üçüncü şehri olan Antakya dışında bulunması kolay bir yer olmasa gerek. Antik Cam Evi’nden sonra yürümeye devam ederseniz ise Gülbol Yakma Resim Atölyesi’ne ulaşırdınız. Evimin girişinde bu atölyeden aldığım Ömer Hayyam şiirlerinden esinlenilmiş bir resim dururdu. Kurtuluş Caddesi’nin bir başka anıtı ise haytalı tatlısı ile meşhur tarihi Affan Kahvesi idi. Affan Kahvesi güzeldi fakat açık konuşmak gerekirse haytalıyı tatma fırsatını bulamayanlar fazla bir şey kaçırmadı.Roma İmparatorluğu’ndan kalma bir antik şehrin üzerine kurulu olan Müze Otel de gene Kurtuluş Caddesi’ndedir. Dünya’nın en büyük ikinci mozaik müzesi olan ve mozaik dışında başka birçok tarihi eseri de görebileceğiniz Hatay Arkeoloji Müzesi de Müze Otel’e çok yakındır.

Konak, Avlu, Müzeyyen, Leban, Meleğin Yeri, Zeytin gibi lokantalarda humustan, cevizli bibere, ali nazikten kiremitte peynire, sucuk roldan biber yoğurtulamaya, kekik zeytin salatasından fettuşa, soslu ciğerden patlıcan yoğurtulamaya bin türlü mezeden sonra hala daha yeriniz varsa kaz başı yiyebilirdiniz. Vişne kebabı ve etli aşur için ise adresim Sveyka’ydı. Bu lokantalara iftar vakti giderseniz ister rakınızı içerdiniz ister iftar yapardınız. Şehir merkezinde Büyükşehir Belediyesi’nin “Hıristiyan hemşerilerimizin Noel’ini kutlarız” ya da “Gadir Hum Bayramı Kutlu olsun” gibi yazılar asabildiği, çan seslerini duyabildiğiniz Antakya’ya da bu yakışırdı zaten. Kah paskalya kutlardı Aleviler kah hrısi hazırlardı Ermeniler, Alevilerin yanı sıra Gadir Hum Bayramında.

Toros’ta şahane mezelerin yanı sıra hemen yanı başındaki Salah Usta’ da satır kıyma da yiyebilirdiniz. Ustamız sabır ve satır ile kıymanın sinirlerini öldürürdü de o yüzden satır kıymadır bu kebabın adı. Ha bu arada … Adana kebabına ne Adana’da ne de Adana’nın doğusunda Adana kebap denir. Adana’nın batısında yaşayanların Adana kebap diye bildiği yemeğin ismi aslında kıymadır. Nedim Ustanı’nın yerinde ise favori Antakya mezem olan baklayı keyifle yerdim. Kuzeytepe ve Küçükdalyan mahallelerine hakiki eski Antakya lokantaları vardı. Bu lokantalar eskiden kasapmış. Zamanla işi büyütüp lokantaya dönüşmüşler ve birçoğu yukarıda yazdığım lokantalardan önce varmış. Hatay’daki kasaplarda oturup yemek de yenebilir bu arada. En sevdiğim kasap yemeği ise tepsi kebabıdır. Bakmayın bazı kasapların yukarıda yazdığım gibi dükkanının önüne kesilmiş dana kafası asma adetine, çok güzeldir tepsi kebabı. Ana yemekten önce gelen taze nane ve turpların da tadı ayrıydı. Has Antakya lokantalarında yemeğin üzerine ikram edilen kireçte kabak tatlısını tadamayanlar çok şey kaçırdı.

Eski Antakya geceleri küçük Beyoğlu’na dönüşürdü. Antakya Evi’nde hızını alamayanları sabaha karşı pavyondan bozma Montana beklerdi. Şarap evi isteyeni ise Dionysos, Rosinante veya Bade. Elbette hepsi taş evlerin içinde. Deep Purple’dan Led Zepellin’e en güzel klasik rock müziklerini dinleyebileceğiniz Antakya’da ilk tanıştığım arkadaşım olan müzik öğretmeni Önder’in grubu Ankara’nın meşhur rock bar gruplarını aratmazdı.

Zeytinyağımı Altınözü’nden alırdım. Ne de güzeldi zeytinyağlı ekmeği zahtere banmak. Hele hele bir de yanında tuzlu yoğurt varsa kahvaltım ziyafete dönüşürdü. Kahvaltıdaki domatesim elbette birazdan okuyacağınız başkanlık referandumunda Türkiye’de en fazla hayır oyunu veren üçüncü ilçe olan Samandağ’dandı. Bakmayın bazı Samandağ domateslerinin yeşil olmasına tadı aynı kırmızı domatesler gibidir. Yok ben domatesimi illa kırmızı yerim diyorsanız da tek yapmanız gereken Samandağ domatesini birkaç gün bekletmek. Bir limondan beklentiniz limon suyu değilse Hatay limonlarını da seversiniz. Bir başka kahvaltı favorim olan sürk peyniri sevmediyseniz biraz zeytinyağı ile fırında pişirerek yemenizi taviye ederim.

Samandağ balık için ilk adresimdi. Samandağ’ın biberi ise düşman başına. Lazkiye’nin ışıklarını görebildiğiniz bu Türkiye’nin en uzun ikinci sahilinin olduğu ilçede işe zehir gibi çifte kavrulmuş kahveyi çay bardağında içip gazete okumakla başlayıp boydan boya yürürdüm sahili. Hatay’da türk kahvesi çay bardağında içilir ismine de süvari bardak denir, kahvesini fincandan içene ise turist. Sahilin sonunda denize nazır Kel Sabit vardı enfes balıklar yiyebileceğiniz. Karides, kalamar, ahtapot gibi deniz böcükleri için ise adresim İskorpit idi. Denizin yanı başındaki lokantalarda bu lüks yemekleri İstanbul’un esnaf lokantalarındaki  yemekler ile aynı fiyata yemek mümkündü. Boğma rakımı da alırdım el altından ve adettendir dışarıdan boğma rakı getirilebilir hem Samandağ’daki hem de Antakya’daki bir çok lokantaya. Ermeni tehcirinden geriye kalan tek Ermeni köyü olan Vakıflı’nın da Hatay’da olması elbette rastlantı değil. Samandağ’nın yukarılarında yer alan taş evlerin yer aldığı bu enfes köyün özellikle şarapları ve likörleri çok iyidir. Abdullah Cömert’in o meşhur “Büyük adam olamadıysak hayallerimizi satmadık ya” yazısının yanında çektirdiği poz Dünya’nın ilk barajı olan Samandağ’daki Titus Tüneli’nin yanındaki Samandağ Limanı’nda yer alır. Samandağ binalarının üzerinde yer alan Yaşar Kemal, Ahmed Arif ve Ümmü Gülsüm grafitlilerini görmek de çok keyifli idi. Antakya’ya dönüş yolunda ise beni Samandağ’a bir dağ tepesinden bakabileceğiniz St. Simon Manastırı’nda yarım saatlik bir inziva beklerdi. Samandağ’nı çok sevdim ama Esad’ı bir türlü sevemedim kusura bakmayın Samandağlılar.

Kavunum ciğer kebabı ile meşhur Kırıkhan’dan gelirdi, üzüm ve pekmezim Hassa’dan. Peynir ve lokumun şampiyonu ise Suriye’nin Keseb kasabasındaki Ermeni köylerini görebileceğiniz serin ve huzurlu Yayladağı. Hatay’ın sıcağında serinlik bulabileceğim bir başka vaha ise göllerin içindeki Batıayaz’dı. Ne kadar da şaşırmıştık arkadaşlarımla bu yayladaki mistik kiliseyi keşfettiğimizde.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı ordusunu yendiği Belen’in ismi Evliya Çelebi’nin Seyahatname’de bu ilçeyi Osmanlıca yokuş anlamına gelen belen olarak tanımlamasından gelir. İsmi gibi yokuştur Belen ve Hatay’da serinlik bulabileceğiniz bir başka ender yerdir. Tepsi kebabında Antakya ile yarışır özellikle Vadi Lokantası bu işin uznmanıdır. Amman dikkat Belen’de tepsi kebabına Belen tava denir. Belen’in pekmezli simiti de iyidir. Aklımda Belen’e dair en çok kalan anı ise Osmanlı kahvesi içmek için durduğum bir kahvehanede yılanlar ile poz veren bir adamın olduğu, telefon numarasının da yer aldığı ve üzerinde Yılancı Hacı Macit yazan bir posterdi. Dayanamayıp kahvehane sahibine bunun kim olduğu sorduğumda Dörtyol’da oturan ve okuyup üfleyip yılandan koruyan bir ermiş olduğunu söyledi. Posterde yazan telefonu aradıktan sonra aynı bilginin teyidini Yılancı Hacı Macit’ten de aldım. Yılancı Hacı Macit yörede bayağı bilinirmiş. Kendisini tanıyan bir yöre sakinine okuyup üflemek için ne kadar para talep ettiğini sorduğumda ise şu cevabı aldım: “Oooo O evliyadır. Parayla pulla işi olmaz. Ne verirsen”.

Yer tanrısı Gaia’nın Apollo’ dan kaçabilmesi için Dafni’yi defne ağacına çevirdiği yer ise başkanlık referandumunda Türkiye’de en çok hayır oyunun çıktığı ilçe olan Hatay’ın Defne ilçesidir. Hatay’da bol bol bulabileceğiniz defne sabunlarının defnelerinin ana diyarı bu ilçedir. Defne’de en sevdiğim yerler defne ağaçları içindeki Harbiye ve Döver Köyü idi. Serpme kahvaltı neymiş gidip Döver Köyü’nde görmek lazım Hatay’a tepeden bakarak. Hatay’ın yaz sıcağında Harbiye’deki şelalelere ayağınızı sokarak bira içip humus yemenin keyfini de size anlatamam. En sevdiğim künefeci de Harbiye’deki Sıddık Usta idi. Sıddık Usta’dan biraz daha ileride ise Hatay’ın yazında bile sizi üşütebilecek esintilerin olduğu lokantalara ve kafelere varırdınız. Hatay’ın meşhur ipek şallarının merkezi de gene Harbiye’dir.

Antakya’nın kültürel hayatı da çok renkliydi. Çok sevdiğim Ece Temelkuran’ın “Bütün Kadınların Kafası Karışıktır” kitabından uyarlanan oyunu Antakya’da izledim. Sümerler Amfi Tiyatrosu’nda Moğollardan Kardeş Türkülere şahane müzisynelerin konserlerini dinlemek mümkündü. Zülfü Livaneli’nin Rengin Gökmen’in yönettiği orkestra ile verdiği konser ise İstanbul’da dinlediğim Leonard Cohen konserinin ardından en sevdiğim ikinci konser oldu.

Hatay bağımsız bir cumhuriyet iken Hatay Meclisi olarak kullanılan Hatay Kültür Merkezi ise  favorimdi. Bugün sahne olarak kullanılan meclis salonunda Altınözülü Karsu’dan Levent Üzümcü’ye ne performanslar izledim ve dinledim. Bir Delinin Hatıra Defteri’ni iki hafta arayla hem Genco Erkal’dan hem de Erdal Beşikçioğlu’ndan izlemek kaç şehirde mümkün olabilir? Hatay Meclisi henüz performans sahnesi değilken ise Antakya halkına ayıp filmerin gösterildiği bir sinema olarak hizmet vermekteymiş. Bu filmlerin Emanuelle filmleri kadar edebli olduğunu hiç zannetmiyorum ama izleme şansı bulsaydım bence günümüzün porno filmerlerinin yanında erkek oyuncular için “Gözü dışarıda değil” derdim, kadın oyuncular içinse “Ne doktorlar ne mühendisler ister de vermezler”.

Size bu yazıyı “Emanuelle’in diliyle yazmaya çalışacağım” derken açık saçık kelimeler kullanacağımı zannettiyseniz yanıldınız. Benim gözümde Emanuelle’in dili budur. “Medeniyetler şehri Hatay”, “Hoşgörü Şehri Hatay” vesaire yazsaydım o zaman benim gözümde tecavüzvari porno dili olurdu çünkü bayağı söz pornografiktir. Yazının geri kalanında da bundan daha edepsizini beklemeyin.

Hatay Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı’nın Hatay’da her an çok yıkıcı bir deprem olabileceğini yönündeki uyarısından birkaç ay sonra, son aylarda Hatay’ı neredeyse haftada bir yoklayan ufak tefek depremlerin arasında bir gece vakti zilim çaldı. Uykumdan kalkıp kapıyı açtığımda karşımda birkaç çakırkeyif genç gördüm. Yanlış kapıyı çalmışlar. Sanki hiç genç olmamışım ve birçok kişiyi gece vakti uyandırmamışım, dahası gençliğini yaşayabilmenin ölçütlerinden biri aşırıya kaçmadan insanların uykusu bozmak değilmiş gibi gençlere “Yanlış zile basıp uyandırıyorsunuz” dedim. Sen misin gençlerin gençliğine kızan …

Dört saat sonra yer yarıldı gök gürledi. Yatağım bir oraya uçtu bir buraya. Bu deprem son birkaç aydır alıştığımız depremlere benzemiyordu. Bazanın yanında hayat üçgeni oluşturmamdan sonra binamdan gelen çatırdama sesleri, binamın dışından gelen yıkılma sesleri ve kafama düşen bilmem neler arasında deprem ile şöyle bir pazarlık yaptım: “Lütfen şimdi ölmeyeyim. Daha Baykuşun Kırık Asırlık Muskası’nı (Baykuşun Kırk Asırlık Muskası (Mavi Anadoluculuğa Giriş) – Akıl Fikir Müessesesi (akilfikir.net)) kitaplaştırmak istiyorum. O kitabı yazıp geriye bir şey bırakayım, öyle öleyim.” Deprem dileğimi kabul etti ve kolonları eğilip duvarları çatlayan binam yıkılmadı. Kapım sıkıştığı için dışarı çıkamadım ve üç saat boyunca artçı şoklar arasında kurtarılmayı bekledim. Üç saat sonra binama ulaşan polisler kapımı kırdıktan sonra evime sızan ışık hayatın müjdecisiydi. Beni kurtaran polislere “Allah razı olsun” dedim söylenebilecek daha uygun bir söz bulamadığım için.

Sabah 7:30’ da sokağa çıkınca ne göreyim? Ne Kurtuluş Caddesi kalmış ne taş binaların olduğu eski Antakya ne de Hatay Meclisi. Ne Kuzeytepe kalmış ne Küçükdalyan. Samandağ da yıkılmış Defne de. İtfaiyeden emniyete, jandarmadan hastanelere depremzedelere yardım edebilecek bütün kurumların binaları da çökmüştü. Binası çökmeyen kurumların çalışanları ise ya göçük altındaydı ya da göçük altındaki yakınlarının derdinde. Polisler kapımı kırdıktan sonra evime sızan ışığın bana müjdelediği hayatın zannettiğimden çok daha kıymetli olduğunu kıyamet ile yüzleşince anladım.

İş arkadaşlarımın dörtte biri benim kadar şanslı değildi ve enkaz altında kaldılar. Ne yazık ki hiçbiri kurtulamadı. Kimi otuzuna bile gelmeden Rönesans’tan ev tutmuştu, kimi Yemen ve Afganistan’da hayatta kalmasının ardından binasının altındaki anaokulunun kolon kestiği Ali Rende Sitesi’nden. Yeni ev istemişti kumarbaz babasından bozulmadan kurtulan bir başka arkadaşım. Bir diğeri ise Suriye’de hayatta kalmayı başarmıştı Türkiye’ye gelmeden.

Günlerce kaderimize terk edildik bu yıkılmış şehirde. Ne çadır geldi, ne tuvalet, ne yemek geldi ne su ne de başka bir yardım günlerce. Hiç kızmıyorum süperbakkallardaki yiyecek ve suları alanlara. Giysiyi de kısmen anladım ama sıra elektronik eşyalara gelince doğrusunu isterseniz biraz yadırgadım. İlk kilisenin yer aldığı Antakya’da yağmacılara eziyet edenler ise bana Hz. İsa’nın zina yapan bir kadını recmetmek üzere olan kalabalığa söylediği sözünü hatırlattı: “Aranızda kim hiç günah işlemediyse ilk taşı o atsın.” Durumu en zor olanlar ise elbette bütün bu olup bitenlerin arasında tacize uğrayan kadınlardı. Bırakın kendilerine uzatılan bir yardım bulabilmeyi istatistik bile olamadılar.

Bütün şehir durma hastalığına kapılmıştı. AFAD’cı da duruyordu, asker de depremzede de. Ben de duruyordum bir depremzede olarak. Bu kadar çaresiz bakışları bir daha umarım görmem. Elbette canhıraş çalışan arama kurtarma ekipleri de vardı bütün bu durmuşluğun ve çaresizliğin içinde. AKUT’tan geriye hala daha bir şeyler kalmış. Yabancı arama kurtarma ekipleri ve maden işçileri herkesin saygısını kazandı. Bir arkadaşımı göçükten inşaat işçileri çıkarttı. Kimi göçüğün altından kendi başına çıkmayı başardı kimisini ise yoldan geçenler kurtardı. AFAD’da da illaki vardır hakkının verilmesi gerekenler. Depremden yaklaşık sekiz saat sonra bir caminin tuvaletindeki karı koca arasında geçen şu diyalog ise bende depreme dair matrak bir anı olarak kaldı:

  • Eeeee öğle yemeğini nerede yesek, Abdo’da mı yesek?
  • ZIKKIMIN KÖKÜNÜ YE!
  • E başka nerede yiyeceğiz ki burada?

Zafer Partisi elbette durumdan kendisine vazife çıkartmıştı ve üzerinde “13 milyon sığınmacı gerekirse zorla göderilecek” yazan bir otobüs ile Antakya’ya gelmişti. Nefretten beslendikleri için böyle bir durumda bile nefret yaymak dışında birşey yapamıyorlardı. Bu paragrafı yadırgadıysanız şu yazımı da okumanızı tavsiye ederim: Angelina Jolie’yi Mültecilere İten Saklı Gerçek – Akıl Fikir Müessesesi (akilfikir.net)

Aklım ağır hasar alan evimdeki bazı eşyalarımda idi. Beyaz eşyalarımı ve mobilyalarımı kurtaramasam da olurdu. Boks eldivenlerim ve ayakkabılarım da çok pahalı değildi ama müzik enstrümanlarımı kurtaramazsam çok üzülecektim. Caz gitarından rock gitarına, caz amfisinden blues amfisine, efekt aletlerinden klasik gitara ömürlük müzik enstrümanına kavuştuğum için artık enstrümanı dert etmiyordum. Afrika’dan topladığım maskelere üzülmüyordum çünkü birçoğu turistik idi fakat o hipopotam derisinden yapılma kalkan gerçekten de kalkandı. Yeni tırmanış cicilerim ile henüz bir kere bile dağa tırmanmamıştım. Yurtdışından gelen arkadaşlarımın getirdiği ve özel bir günde içilmeyi bekleyen şaraplar mutfağın geri kalanı gibi yere saçılmıştı ama kırılmamıştı. O şaraplar alabilirsem herhalde içmek için daha özel bir gün olamazdı. Aklımı en çok meşgul eden ise sekiz yıllık kütüphanemdi. Kütüphanemdeki kitaplar arasında benim için en önemli olanları ise Baykuşun Kırk Asırlık Muskası’nı kitaplaştırmak için kullanacağım altlarını çizerek notlar alarak okuduğum kitaplardı. Kimisi sahaflarda son kalan kopyaydı, kimisi taaa 1930 bilmem kaç yılında basılmıştı, kimisi ise imzalıydı. Genç kadın yazardan bir pazar sabahı aldığım kitabı da henüz okumamıştım ve merak ediyordum. Umarım yazarı hayattadır.

Birkaç günün ardından gelen sembolik yardımlarla az da olsa teselli olduk. AFAD çalışanının verdiği lokumla çocukluğuma döndüm. Yardım tırından aldığım çorbaya bandığım ekmeğin tadı yukarıda okuduğunuz yemeklerden bile daha güzel geliyordu. Hele o çayın yanına yediğim helva yok mu? Sıddık Usta’nın künefesi bile bana böyle bir lezzet verememişti. Mülteci kampında kalmak da varmış bu hayatta mültecileri anlamanın verdiği büyük anlam ile. Yüzlerce ambulansın sireni ise hala daha kulaklarımda.

Mesleğim gereği Hatay’daki depremde sekiz gün çalıştıktan sonra otobüs ile Gaziantep’ten Ankara’ya geldim. Rahat rahat uyuyabilmek için de cam kenarından bilet aldım. Yolcuğu verimli kullanmak için bir de kitap alayım dedim. Aziz Nesin’in Zübük isimli romanını okumamıştım ama okuma listemde idi. Zübük’ü okumanın tam zamanı dedim. Aziz Nesin’in bu romanı vakti zamanında Türkiye Kızılay Derneği’nin bir şubesinin başkalığını da yapmış bir Demokrat Parti milletvekilinden esinlendiği rivayet edilir ama Aziz Nesin bu iddiayı reddeder. Bütün bu yaşadıklarımın ardından şark kurnazlığı ile dalga geçen mizahi bir roman okumanın tam zamanı diye düşündüm. Kitabımı alıp, otobüse binip, yerime gittikten sonra ne göreyim? Yanıma benden önce gelen komşum otobüste hangi numaranın cam kenarı hangi numaranın koridor olduğunun yazmamasını fırsat bilip cam kenarındaki yerimi kapmış. Yolculuk boyunca telefonlarımdan hem depremzede hem de depremzedeler için çalışmış biri olduğumu öğrenmesi bile utanıp yerimi bana geri vermesi için yeterli olmamıştı. Böyle bir zamanda bile ilk aklına gelen komşusuna nasıl çelme takabileceği idi. Al sana bir mikro Zübük! İşte bu zübükler yüzünden yıkıldı binalarımız ve ülkemiz.

Zeytinlik araziye bina yapmak için ÇED raporu gerekli değildir raporu alanlar, bu raporu verenler, dikilecek binalara kat izni verebilecek mevkilere geldikten sonra bir anda piyangoya kavuşanlar, Amik Gölü’ nü kurutan ve kurutulduktan sonra Amik Ovası’nda çiftçilik yapan, bu ovaya bina diken, mal mülk sahibine biat eden, deprem yardımlarını stoklayan, otobüsteki depremzede komşusuna çelme takan, … bunların hepsi zübük değil midir?

İşte bu zübükler yarattı deprem pornosunu. Bilin ki dolgu dudaklı kadınların ve sinekkaydı tıraşlı adamların sunduğu zavallı depremzedeleri bilmem kaçıncı saatten sonra mucizevi olarak kurtarma fantezileri içeren pornografik haberler zübükler izlesin diye zübükler tarafından tasarlanmıştır.

Ayrıldığım apartman whatsapp grubuna depremden sonra elbette geri döndüm. Şikayet mesajlarının yerini alan yardım ve dayanışma mesajları çok güzeldi. Ankara’ya geldikten sonra Hatay’da bir depremin daha olduğunu haberlerden öğrenmemin ardından binamızın yıkıldığını da aynı whatsapp grubundan öğrendim. Enkaza gidenler buldukları eşyaları grupta paylaştılar. Düğün fotoğraflarından ve harap olmuş bilgisayarlardan sonra belki benim de birkaç eşyam çıkar diye bekledim tıpkı enkaz başında günlerce yakınlarını bekleyen çaresiz ama umutlu depremzede yakınları gibi. Elveda kütüphanem, müzik enstrümanlarım, özel bir günde içilmeyi bekleyen şaraplarım, hipopotam derisinden yapılma kalkanım, boks ve tırmanış cicilerim. Fark etmeden ailem olmuşsunuz.

Viktor Fankl’in İnsanın Anlam Arayışı isimli kitabını okumadıysanız çok şey kaçırdınız. Benim en sevdiğim kitaptır. Viktor Frankl bir Avusturya Yahudi’sidir ve Auschwitz’ten hem canlı hem de sağlıklı çıkmayı başarmıştır. İnsanın Anlam Arayışı bu deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı cehennemden çıkma kılavuzudur. Viktor Frankl bu kitabında geliştirdiği logo terapiyi anlatmaktadır. Toplama kampındaki deneyimleri Viktor Fankl’e göstermişti ki, olabilecek en ağır vahşet altında bile çektiği acıları anlamlandırabilenler hem ruhsal hem de fiziksel sağılıklarını bir şekilde koruyabilmekteydi. Vahşet altında anlam bulabilenlerin kimi Auschwitz’den kurtulduktan sonra çok sevdiği oğlunu bulmak umudunda buldu anlamı, kimi ise Viktor Frankl gibi bütün bu deneyimleri yazarak başkalarına umut olmakta. Maruz kaldığı vahşeti anlamlandıramayanlar ise yeri geldi yemek için tabak yerine lazımlığını uzattı, yeri geldi SS subaylarının verdiği emirleri yerine getirmek yerine vurulacağını bile bile sigara içti. Viktor Frankl ayrıca en ağır vahşet koşulları altında herksin davranışlarının birbirinden büsbütün ayrıştığını gözlemlemiştir. Kamp müdürü olan SS subayı Auschwitz’teki Yahudilere yardım etmek için kendi cebinden ilaç alıyorken, SS subaylarının kamptakilerin başına çavuş gibi diktiği Yahudiler diğer Yahudilere SS subaylarının yapmadığı eziyetleri yapıyordu.

Ben Vikor Frankl’in izinden gittim ve size bu yazıyı yazmak benim için depremi anlamlandırmanın bir yolu oldu. En zor şartlar altında zübüklerin büsbütün zübükleştiğini, Aziz Nesinlerin ise büsbütün Aziz Nesinleştiğini gözlemleyebilmek benim için oldukça anlamlı. Aç susuz uykusuz, yıkık binaların arasında saatler süren yolları yürüyerek giderken, havadaki ceset kokusunu soluyorken, linç edilen yağmacıları izleyip, gelmeyecek yardımları bekliyorken benim için anlam buradan kurtulduktan sonra size bu yazıyı yazmaktı.

Kafalarında kova ile temiz suya erişmek için günde beş kilometre yürüyen Afrikalı köylülerde intihar ve depresyondan bu kadar uzak iken müreffeh ülkelerde intihar, depresyon, alkolizm gibi çok ciddi sorunların neden bu kadar yaygın olduğu benim için merak konusu idi. Bu sorunun cevabını bir nörobilim programı vesilesiyle öğrendim. Meğerse en basit hayati ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli tetikte olmak insana hayat verirmiş.

Merdivenin önündeki düğüm

Kıskanç bir kadın, son sevgilisi ve sevgilisinin boynundaki göbek bağı

Çapaklarda izmarit

Ve lokomotifsiz tren

Dağılmaya başlamıştı güzelim Antakya’da vahşetten uzakta ama anlamsız bir hayat üçgeni kalmış kimi büyük kimi küçük birçok depremin ardından. Depremle yaptığım ölümümü ertelemeye yönelik pazarlık, sıkışıp kaldığım evimdeki üç saatlik korku, aç susuz uykusuz Antakya’da hayatta kalma mücadelesi … İşte bütün bunlar söküp attı vahşet kaşısında alınan otuz yıllık hayat üçgenini. Ne de güzelmiş deprem yokken bile yanına çökecek bir baza aramamak. Yeni Dünya’yı kuracak olan cesur insanların arasına katılabilirim artık (bkz. Yeni Dünyanın Cesur İnsanı – Sinan Canan (babil.com)). Tam zamanıydı yeni ve güzel Türkiye’ye kısa bir süre kala. Kütüphanemin yasını bitirdim bile. Enkazın altında kalan kütüphanenim ardından Baykuşun Kırk Asırlık Muskasını elbette tamamlayacağım. Mahsur kaldığım evimde beni kurtaran polislerin kırdığı kapımdan sızan ışık Yeni Dünya’ya doğru atacağım cesur adımları müjdeliyordu. Anlam üzerine anlam çıkıyor bütün bu olup bitenlerden.

Cesaret gündelik hayatta kendini göstermeye başladı bile. Ankara’ya vardıktan sonra benden yemek isteyen çöp toplama işçisi için yemek alıp, döndüğümde ise kendisini göremedikten sonra yarım saat kendisini arayıp bulamadığım için en çok güven duygusunun zedelenmesi beni üzdü. Belli ki dönmeyeceğimi düşünmüştü. Hiç olmazsa aldığım yemekleri başka bir çöp toplama işçisine verdim. Çöp toplama işçisi ararken fark ettim de, amma artmış çöp toplayanların sayısı. Emanuelle zamanında tek tük görürdünüz.

Hamburger mi yoksa pizza mı yemek arasında kararsız kalan bir grubun içinde depremden önce elbette defalarca bulunmuştum ama hiçbiri bana nasıl bir bolluk içinde yaşadığımı öğretememişti. Daha da önemlisi çocuğuna “Yemeğini ye Dünya’da ne açlar var” diyen ebeveynlerin açları istismar ederek çocuklarına nasıl bir vahşet yaşattıklarını öğrenmiştim.

Bütün bu olup bitenler benden gereksiz bir hayat üçgenini söküp aldı. Artık çöküp, kapanıp, tutunmak yerine yağmacılarla, soyguncularla ve bayağılıkla savaşıyorum. Söz veriyorum mutfağımda artık bir hafta boyunca yıkanmayı bekleyen tabaklar veya yatak odamda günlerce yerde duran giysiler olmayacak. Baykuşun Kırk Asırlık Muskasını yayınladıktan sonra fark edip de düzeltmeye üşendiğim imla hatalarından dolayı da utanmaya başladım bile. Depremden sonra mahsur kaldığım evimde neden çekiç ile duvarı kırmayı denemek yerine kurtarılmayı bekledim ki? Oblomov öldü.

İkinci memleketim Hatay artık yok. Bu diyardan gittikten sonra ne de olsa özledikçe dönüp kavuşabileceğimi düşündüğüm sadık taş evler, yaylalar, yemekler ne yazık ki beni bekleyemeyecek ama bütün bu yıkıntıların üzerinde büyük bir anlam var. O anlam vahşet karşısında hayatta kalma kılavuzudur.

Ben birçok depremzedeye göre şanslıyım. Hiçbir yakın akrabamı kaybetmedim, bir nevi memuriyet olan işim devam edecek, yıkılan evim bana ait değildi, geleceğini dert etmem gereken hiçbir insanın sorumluluğu da üzerimde yok. Hepsinden önemlisi Somali’den Ağrı Dağı’na uzanan anlam arayışı beni en kötüsüne öyle bir hazırlamış ki, en kötüsü belki de en iyisi oldu. Depremle anlam arayışı ile başa çıkmak yerine “Her musibetten bir ders çıkartmak lazım” gibi bayağı sözler ile avunsaydım ise kendimi korkunç bir pornografik karadeliğin içinde bulacaktım.

Elbette her depremzede benim kadar şanslı değil. Kimi çocuğunu kaybetti, kimi bütün maddi varlığını, kimi sakat kaldı, kimi tecavüze uğradı, kimi ise anlam arayışına depreme kadar hiç başlamamıştı bile. Depremi benim kadar ucuz atlatamayanlar kendilerini Viktor Frankl’in deyimiyle varoluşsal boşluk içinde bulabilirler. Bu durumda yapılması gereken ağıtlar yakmak değil, Jack London’ın gücüne ulaşmak için Viktor Frankl’e kulak vermektir:

Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu almak anlamına gelir 

Dadaizm Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı sırasında ortaya çıkıp 1920’li yıllarda etkili olmuş bir sanat akımıdır. Bırakın döneminin dilini, ahlakını ve kurumlarını, fütürizmden kübizme yıkmadık sanat akımı bırakmadılar. Bu yıkımı olgunlaşmamış bir nihilizm olarak görmeyin sakın. Birinci Dünya Savaşı’nın bütün anlamsızlığı içinde müthiş bir anlam ile yıktılar önlerine geleni. Dadaizm’in yıkıcılığı büyük bir yaratımdır aslında. Şöyle der dadaş Tristan Tzara örneğin:

Yıkmak için, yaratıcı kan gayzerin gücüne ve hayvanbilimsel olmayan kolektif canlılığa bürünüyor, kendini duyuruyor, sanan-at-karşıtı kıstakların piyangosunda stenoyla yazılarak.

Yaşadığımız dönem Dadaizm’in ortaya çıktığı Birinci Dünya Savaşı koşullarına oldukça benzemektedir. Neyse ki Marx’ın da dediği gibi “Tarihte her şey iki kere yaşanır. Birincide trajedi, ikincide ise komedi olarak”. Birinci Dünya Savaşı’nın karikatürü nasıl kendisi kadar trajik değilse, Birinci Birinci Dünya Savaşı’nın yıktığı Osmanlı İmparatorluğu’nun karikatürünün yıkılışı da bence imparatorluğun kendisinin yıkılışı kadar trajik olmayacak. Korkmamıza gerek yok çünkü Dadaizm’i yaşatmanın tam zamanı.

Bütün bu yıkıntının içinden cesur ve yeni bir ülke yükseliyor değerli dostlarım. Cesur ve yeni ülkemizin anlamını bulamamamız için yeri gelecek yirmibeşlik adamların pornolarını izletecekler, yeri gelecek asrın pornosunu. Biz ise elbet buluşacağız Antakya’daki bir taş evde boğma rakımızı içip mezemizi yerken Emanuelle’in ruhuyla. Hem de hayatı eskiye göre çok daha fazla ciddiye alarak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Zalim ve Güzel Dünyamızda Yaşamanın Melankolik Neşesi

Babamın Kaderi Amcamın Laneti