Uyanıyorum. Can havliyle rüyamdan fışkıran sözcük, günahkar bir ses dalgasına dönüşerek odanın içinde yankılanıp kayboluyor. İşte gitti. ‘sus’ gitti. Neyi susturmaya çabalıyordum acaba?  Kendimden bir açıklama bekler gibi hafızamı yokluyorum.  Hafızam bu konuyu kapatmak istiyor. İçinde hiçbir anımsayış yok.  Az önce ‘sus’ diye bağırarak uyanan ben değilmişim gibi mi davranacağım yani şimdi? Elimi masadaki bardağa doğru uzatıyorum. Su istiyorum. Ağzım kurumuş dipsiz bir kuyu gibi soluyor. Kenarları çatlamış. Suyu yudumluyorum. Kalbime bir ferahlık sızıyor. Ağzın kalpte değil de midede sonlanması ne büyük bir felaket. Güzel başlayan şeylerin felakete yuvarlanması bir tür dünya geleneği galiba. Disiplinli bir gezegen doğrusu. Tebrik ediyorum.  Ağzımdaki bu acılığa bakılırsa tatsız bir rüya görmüş olmalıyım.  Birden anımsıyorum. Issız bir patikada yürüyoruz, yanımda Ferhat var. Ferhat kimdi? Rüyayı anlamlandırmak için önce onu anımsamam gerekiyor. Anımsayış zinciri. Uyanır uyanmaz başıma neler geldi bak. Evet Ferhat. Sevdiğimi sandığım ilk erkekti. Liseden sınıf arkadaşıydık. Sessiz sakin bir çocuktu, konuştuğu pek görülmezdi. Ağzını anımsıyorum. Büyük bir ağzı vardı ama onu gülümsemek haricinde asla kullanmazdı. Ağzının kenarıyla gülerdi, bakışışlarından bir sinsilik taşar, bütün benliğimin üzerine ıslak bir kuşku olarak yayılırdı. Sınıftaki bir kavgada, bir hüzünde ve hatta ancak genç yüreklerin taşıyabileceği türden şölensel  sevgi patlaması anlarında heyecana kapılmaz, üzülmez, şaşkınlığa uğramazdı. Kısacası Ferhat’a hiçbir şey olmazdı.  Gürültülü kahkahalar yükselirken gözüm ne zaman ona takılsa, o gürültü kesilir, kulaklarımda Ferhat’ın sessizliği uğuldardı.  Ferhat’ın tek başına yarattığı suskunluk, her yeri kaplar, biz geri kalanların savurduğu bütün kelimeleri yenerdi. Şampiyonum Ferhat! O gerçek bir kahramandı. Beni bilinmez bir felakete doğru sürüklüyordu.  Ya ne yapacaktı başka?  O sinsi bakışların, kırık gülüşlerin altında derin bir anlam olduğunu seziyordum. Ferhat’ın bildiği ve bize asla söylemediği kadim bir bilgi var gibi geliyordu bana. Öyle bir bilgi varsa kainat onu elbette Ferhat gibi sessizlere verecekti, çok konuşan ve bu yüce bilgiyi ağzına sakız yapacak birine verecek hali yoktu ya! O ağız, o bakışlar bu bilginin bir bekçisi olmalıydı. Bir şaşırtmacaydı onlar. Asıl olay anlının gerisindeydi. Ferhat’a birkaç bakıştan sonra aşık oldum. Onun anlını karışlamak istiyordum. Onun ağzını ve gözlerini yenip o kadim bilgiye ve mutlaka beraberinde getireceği yüce sevgiye sahip olmak istiyordum.  Hemen onunla ortak bir yön bulma arayışı içerisine girdim. Onu takip ediyor, gizli ve dalgın bakışlarla onu izliyordum.  Ama Ferhat’ın susmak dışında hiçbir özelliği yoktu. Yapılacak şey belliydi yani. Ben de kendimi derin bir suskunluğun içine sürükledim. Başlarda biraz zorlansam da aşk bana güç verdi ve Ferhat için, zaten pek barışık olmadığım dilimi terk ettim.  Ah benim zavallı dilim. Sessizliğim evde kısa süreli bir telaşa sebep oldu, annem bir derdim olduğuna kanaat getirip durumu babama anlattı. Eğer o anlatmasaydı bu durumdan haberi olmazdı zaten. Babamın birini fark etmesi için, o birinin konuşması şarttır.  Babam ‘bırak, kalsın’ dedi ve annem bıraktı beni. Sessizliğimi önemsememeye başladılar. Onların önemsememesi işime gelmişti. Açıklama yapmak zorunda kalmayacaktım.  Azami cümlelerle konuşmaya çalışıyordum çünkü. ‘günaydın’ ‘hayır’  ‘iyi akşamlar’ ‘merhaba’ ‘bilmiyorum’ ‘hoş çakalın’ ‘evet’. Kutsal  7 sözcük.  Bunlar işimi görüyordu. Artık ben de sessiz bir insan olmuştum. Ses dalgalarımızın bile birbirine temas etmediği bir boşluk içerisinde yüzüyorduk onunla.

Bir gün Ferhat’ın babası iflas etti. Önce işinden sonra da varlığından.  Bunu, ona üzgün gözlerle bakan ve bembeyaz takma dişleri olan coğrafya hocasından öğrendik. Kadın ona her baktığında, takma dişleri gıcırdıyor, gözleri perişan oluyordu. Herkes biraz üzüldü.  Ferhat’a hiçbir şey olmamış gibiydi. Sadece artık öğlen araları yemeğe gitmek yerine, kantinden bir simit alıp sınıfta yemeye başlamıştı.  Susamlı simit. Ben de sınıfta geçirmeye başladım zamanımı. Fakat susamlı simit yerine çekirdekli simit alıyordum. Böylece aşkımızda ufak bir ayrışma yaratarak, kaotik bir ambians yakalamaya çalışıyordum. Fırtınalı bir aşk olsun istiyordum. Farklılıklarımıza rağmen sevecektik birbirimizi.  1 saatlik öğlen aralarında o ve ben, aynı mayhoş sessizliğin içinde simitlerimizi kemiriyorduk. İşte gerçek bir aşk! Zaman akıp gitti. Bir hayvan gibi sürünerek, uzayarak, uluyarak geçti. Günaydın, hayır, iyi akşamlar, merhaba, bilmiyorum, hoşça kalın, evet. Az eşyalı eski bir ev gibiydim. Zayıfladım ve solmaya başladım. Umutsuz değildim ama biraz bunalmıştım. Artık iyiden iyiye konuşmayı bıraktığım için adım ucubeye çıkmıştı. İnsanlar benimle sadece beni rahatsız etmek için konuşuyorlardı. Hoş ben de onlara ucube gözüyle bakıyor, o kadar kelimeyle ne yaptıklarını artık anlamıyordum. Sonra kelimelerin anlamlarını da unutmaya başladım. Ferhat’ta hiç konuşmuyor, bana olan aşkına rağmen içindeki kadim bilgiye ihanet etmiyordu. Onurlu Ferhat! Aradan bir mevsim geçti, ilk bahar gelmişti. Sıcak hava bir lastik gibi şehrimizin üzerinde gerilmeye başlamıştı. Bir gün bir felaket oldu ve Ferhat bana sıcak havanın etkisiyle ‘dondurma yiyelim mi?’ dedi. Aramızdaki sessizlik duvarı ince bir buz tabakası gibi çatlamaya başlamıştı. Büyüdü, büyüdü, büyüdü…  En son gelip benim kalbime dayandı. Son bir çıtırtı. ‘çat’  Yüzüne baktım.  Ağzımın kenarıyla gülümsüyordum, gözlerimde sinsi bir bakış vardı.  Hiçbir şey söylemedim. Söyleyemedim belki de.  Ferhat biraz bekledi sonra omuz silkerek yanımdan uzaklaştı. Karşısına çıkan ilk kıza aynı soruyu yöneltti ve birlikte dondurma yemeye gittiler. Arkadan iki çocuk gibi gözükseler de benim için iki cümleydiler artık. ‘dondurma yiyelim mi?’ ve ‘evet’

kıpırdamadım. Kadim bilgi bana geçmişti. Ferhat’ın bir önemi yoktu artık.  Ferhat’ta nereden çıktı şimdi? ‘dondurma yiyelim mi?’nin bir önemi yoktu artık. Kutsal bir bekçiydim. Ağzım ve gözlerimse benim bekçilerimdi. Bir şaşırtmacaydı artık onlar. Sağa sola manalı bakışlar fırlatıp ağzımın kenarıyla gülüyordum. Halimden memnundum. insanlar beni sonradan konuşmak zorunda bıraksalar da konuyu asla fazla uzatmıyordum.  İki sene sonra, dondurma yiyelim mi ve evet evlendiler. Gerçekten iyi bir çift olmuşlardı. Belki mutlu bile olmuşlardı.

Ne uzun bir anımsayış. İnsan bir kere hatırlamaya görsün rezalet başlıyor. Ferhat’ı bunca yıl sonra neden rüyamda gördüm? Bak onun da anımsadım şimdi. Bundan 1 hafta önce baharla karşılaşmıştım. Liseden sınıf arkadaşım. Senin Ferhat at yarışı spikeri oldu biliyor musun? diyerek bir kahkaha attı. Entrikalara her zaman ilgi duymuşumdur. Biraz geriden de olsa kahkahasına katıldım. Hahahaha!

Rüyamda ıssız bir patikada yürüyordum. Yanımda Ferhat vardı. ‘’Sol kulvardan çıkan’’

‘sus’

‘’burun farkıyla’’

‘sus’

‘’Gerilerden gelen’’

‘Sus!’

Ve uyanış.

Kelimelerin altında pek bir şeyin olmadığını öğreneli çok oldu, fakat pek çok insanın suskunluğun altında da bir mana olmadığını henüz öğrendim. Ağzım zehir gibi. J odaya giriyor birden. Beni kurtarmaya gelmiş. ‘uyan köpek’ diyor. Basıyorum kahkahayı.  Ağzını sevdiğim tek insan o.

Yorumlar

Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

#MeToo’nun Hareketinin Zaferi: Woody Allen Anılarını Basacak Yayınevi Bulamıyor

Doğa Dostu Poşet Efsanesi