in ,

Zaman O Zaman Değil

Meliha Yıldırım

Zaman O Zaman Değil, Meliha Yıldırım’ın H2O Yayıncılık -2019- tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı. Kütüphanede yaptığı köşede okumayı çok seven isimsiz erkek kahraman, bir banka çalışanı, faytonla dik yokuşa tırmanan yasemin kokulu hüzün… Sevdiğine hasret Fikriye, kız çocuklar, ergenler, birey olma çabası içinde olan kadınlar… İçsel konuşmalarla işlenen psikolojik sorunlar yansıtılıyor, hayalle gerçek iç içe.

Kahramanların kaygı ve korkularına, kırılan kalplerine dokunan yazar, geçmişi öykünün kendi zamanına bağlamakta usta. İsimlerini bilmediğimiz çoğu kadın kahramanlar Ankara sokaklarından, ev içlerinden bir görünüp bir kayboluyorlar sanki. Kocaman bir kapıyı aralıyorum, sabırsızca bekleyen öyküler tek tek doluyorlar içeriye. En ön sırada “Mazmun” yerini alıyor. Anlatacak çok şey var galiba…

Mazmun: Türk Edebiyatında Tanzimat dönemini bir başka seven öykü kahramanı, yazarların hayatlarını; gittikleri edebiyat toplantılarında ne konuştuklarını, neler yediklerini merak eder. Özellikle Şinasi’nin çocuksu sevimliliğinin yanında yenilikçi halleri, şark ile garp arasında kararsız Ziya, mücadele ruhuna hayran olduğu Namık, aşk ve evlilikte, esaret, hürriyet zıtlığı içerisinde kadından taraf Ahmet Mithat.

Çaresiz hayallere daldığı bir akşam Hersekli Arif Bey’in köşküne bir atlı araba yanaşır. O da hararetli edebi sohbetlerin yapıldığı köşkün merdivenlerinden çıkıverir hayalinde, içeriye buyur edilir. Encümen-i Şura üyeleri karşısında çok heyecanlıdır kara kafalı oğlan. Leskofçalı Mustafa Galip Bey, Mehmet Lebip Efendi, Mustafa İzzet Efendi, Ahmet Hamdi Tanpınar, tek kadın şair Şeref Hanım. Döneme ait mekân Hersekli Arif Bey Köşkü en ince ayrıntısıyla anlatılmış. Yemek masasının şantuk kumaş örtüsü, lacivert çinili oval tabaklar, ince kesme bardaklar. Ortada kıpkırmızı pişirilmiş hindi dolmasını, Rumelili aşçı yamağının nasıl servis ettiği uzun uzun anlatılmış.

Bu dost meclisinde birbirlerinin zıttı, gelenekçi olanla yenilenmeye çalışanın yan yana, hatta iç içe oluşunu görmüştür öykü kahramanı. Onların “Mazmun” konusundaki atışmalarına şahit olmuştur. Tartışmaların sonunda Hüsnü Bey, genç Namık’a söylenir: “Olur olmaz encümene çağırdıklarımız da mı bize kafa tutacak?… Beğenmeyen gelmesin beyler.”

Birinci tekil şahış kişinin ağzından anlatılan öyküde, Tanzimat dönemiyle ilgili bilgiler başarılı bir kurguyla öykünün içine yedirilmiş. Öykü kahramanı şöyle bakar oturanlara, “Hiçbir şeye karışmayacağım, ağzımı bile açmayacağım,” diye düşünür.

Türkan Büyükköse

Konuşmak havaya bırakılmış sözcükler midir sizce?… Kimin işine yarar?…

Cinnahtan Sola Döndüm: Bir söyleşiye katılmak üzere yola çıkan Funda, Çankaya Caddesi üzerinde gezinirken kararından vazgeçer ve Botanik Parkında yürümeye başlar. Bin bir koku içinden gelen yasemin kokusunu derin derin çeker içine. Fikriye’nin faytonla geçip gittiği yerleri ve köşke varışını hayal eder. Bin dokuz yüz yirmi dört yılından gitmeye hazırlanan mayıs ayının son günleridir. Köşke varmadan faytonu durdurup son kez Ankara’ya bakmış mıydı acaba? Sevdiğinin uğruna her köşesini öğrendiği bu kente… Kuşbakışı Ulusu, Kaleyi bile rahatlıkla görebilirdi. İlk Meclisi, Mahmut Paşa Bedestenini, At Pazarındaki Anadolu Medeniyetler müzesini.

Elleriyle döşediği salonun bir köşesinde eğreti oturmalıydı bir nefeslik. Konuşmasa da anlardı Mustafa’sı. Fikriyem, derdi belki eskisi gibi. Sevdikçe yok olmak, daha çok sevmek, daha da yok olmak. Kemal’in karısı Latife ile Fikriye arasında gizli sessizlik…
Tanrı anlatıcının gezindiği sokaklarda, başarıyla kurulan öykü atmosferi içinde dönemin Ankara’sı gözünüzün önüne geliyor. Zaman açısından değerlendirirsek, Parkta yürüyüp evine dönene kadar geçen süredir diyebiliriz. Faytona binen yasemin kokulu hüzün müdür aşk, yoksa tek sıkımlık bir kurşun mu?

Batık Bir Kıl: Tanrısal bakış açısıyla yazılmış öyküde karakterin ruh hali çok iyi anlatılmış. Kahramanın ismi yok. Ağdacı bir kadın, müşterisine ağda yaparken kendi ilişkisini tekrar gözden geçiriyor. Ağdayı bir metafor olarak düşünürsek, anlatıcı ilişkisindeki acı veren anları aklına getirmekle, ağda yapılan kadının duyduğu acı arasında bir benzerlik kuruyor. Ağdayı yapıştırıp çektikçe, hayatındaki sıkıntıyı da çekip atmak isterdi, örselenen duygularını yok etmek. Çıkmayan batık kılın iltihabı gibiydi ilişkisi, çektikçe uzuyor, derinleşiyordu. Kötü anlar çoğaldıkça urgancı kemeriyle yeniden bağlandığını biliyor, yine de hayatında var olması için dua ediyordu. Emanet bir ilişkiyi ne zamana kadar sürdürebilirdi?
Kadına gelen bir telefon… Rahat konuşmaları… Bir tarafta edilgen durumda olan ağda yapılan kadın, diğer tarafta ağdacı kadının işini bitirip kapının önüne çıkana kadar geçen sürede kendisiyle hesaplaşması… Bu öykü nasıl biter diye düşünürken Arjantinli yazar Julio Cortazar’ın “Öykü nakavtla kazanmalıdır.”sözü aklıma geliyor. Gülümsüyorum…

Zaman O zaman Değil: Farkında olmadan babanın yaptığı bir davranış çocuğun iç dünyasını nasıl etkiler? Olay örgüsü bakımından başarılı bir öykü. Örgülü saçlı bir kız çocuğunun ağzından ailenin evdeki yaşantısı anlatılıyor. Saat metaforu üzerinden ilerleyen öyküde baba, küçük kızın ablasına hediye olarak bir kol saati alır. Henüz saatin kaç olduğunu bilemediği için, kendisi hediyeyi haketmemiştir. Büfenin üstünde duran masa saatine bakıp sayıları anlamayınca, karşı camın penceresinden gördüğü Hasibe Teyze’nin kocaman duvar saatine çevirir başını. İri iri rakamların içinde kaybolduğunu hisseder. Ablası kolundan tutup çekiştirerek, kocaman duvar saatini nasıl göremezsin! diye azarlar. Mekân ayrıntılı olarak anlatılıyor. Kendi eviyle, Hasibe Teyze’sinin evini karşılaştırır: ”Bizim masa saatimizin içi okunaksızdı. Onlar da ise tavana kadar uzanan bir duvar saati vardı. Biz küçük kare masamıza zor sığardık. Onların masası bir oda kadardı. Bizim penceremiz bile küçüktü. Evimiz güneşe sırtını dönmüştü, o yüzden soğuk olurdu. Onlar da hep güneş vardı. Bizim eve hiç benzemiyordu o ev. Sy.8”

Yumuşacık kırmızı derisi, elli kuruş büyüklüğündeki kadranıyla hayatında gördüğü en güzel saatti ablasının saati. Sayıları öğrenince ona da alır mıydı babası? Hayalinde kırmızı bir halının üsünde yükselir isimsiz kahramanımız. Rakamlar bir bir dışarıya çıkarlar. Fantastik öykünün içinde.

Ertesi Gün Cumartesi: Cuma gününün diğer günlerden bir farkı var mıdır? O gün neden saat ilerlemez, dakikalar geçmez?

Pamuklu pijamamla evin içinde dolanıyorum. Kent düzenli kalabalığından sıyrılırken, cuma akşamını bekliyor. Karanlığın çökmesiyle birlikte şimdi büyük meydanda, iş ciddiyeti yüzlerinden okunan, tek dertleri evlerine gitmek olan insan kalabalığı yerine kılık kıyafetin, saç, makyajın kendini gösterdiği, yürüyüşlerin yüksek topuklarla tamamlandığı akşamların gezginleri gidecekleri yerlere varmak üzeredir. Siyah Beyaz Barın salonu dolmuş mudur acaba? Ütü odasına girdiğimde kitap okuyorum. Mutfağa öylesine uğruyorum. Salonda açık duran televizyon kanalına bakıyorum, bazen de balkona çıkıp sigara içiyorum. Acaba şimdi ne yapıyorlardır? Gece ilerliyor mu ne!…
Birinci tekil kişinin ağzından isimsiz karakterin kendisiyle olan çatışmasını çok iyi anlatan öykülerden biri. Şöyle giyinip süslensem mi ya da!… Yakası boncuklu siyah mini elbisesiyle son kez aynaya bakar… Hiç gidemeyen bir yalnız olmak mıdır gece, ya da giden bir yalnız olmak mı?

Kabuk: Bir taşın altında yaşıyorsanız, kabuğuna sıkışıp kalmış karetta yavrusundan farkınız var mıdır? İsimsiz öykü kahramanının çocukluk ve gençlik yıllarına yaptığı, çatışmalarla dolu içsel yolculuğu okuyoruz. Mekân olarak tren seçilmiş. Kompartımanın içi ayrıntılı anlatılıyor:

“Birden açılan kompartımanın kapısından içeri yayılan ekmek arası sıcak patates, kuru soğan kokusu. Onu karşılayan sinmiş ayak, ter kokuları. syf.1” Tren hareket eder etmez genç kızın gözleri yan pencereden karanlığa dalar gider. Üzerinde bir ağırlık hissedince bakar ki dört ya da beş yaşlarında kız çocuğu kucağına oturmuş ona bakıyordur. Eskiden olduğu gibi yine kimse o çocuğu görmez. İnsan çocukluğunu kovar mıydı? Genç kız kolundaki gümüş bilekliğe baktı. Ömrü boyunca babasından aldığı tek hediyeydi. Kenarında küçük çiçekler vardı. Her bir gümüş çiçekten sarkan küçük sim sim kürecikleri tek tek elledi. Onun sesi geldi kulağına, bağırmaları… Sonra ne oldu da kabuk kırıldı, caretta denize koştu? Hatırlamıyordu. Akşam karanlığında trene binilip tan yeri ağarana kadar geçen süredir zaman.
Geçmişiyle özgürleşmek miydi doğru olan ya da unutup gitmek miydi her şeyi?

Sarı Kadı Çıkmazı: Mevsimlerden sonbahar, hafif kar serpiştirir. Ablam geri döndü, der üçüncü tekil anlatıcı, dar vakitti, akşamüzeriydi… Öykü atmosferinin en iyi kurulduğu öykülerden biri. Mekân: Ev, hamam, Altındağ sokakları, Samanpazarı, Çıkrıkçılar yokuşu. Oysa bütün sokak uğurlamıştık biz onu, diye devam eder, Sarıkadı Sokağından Karacabey Hamamı görünene kadar arkasından yürümüştük gelin ablamın. Belinde kırmızı kuşağı gelinliğinin eteğini tuta tuta gitmişti. Şimdi kapımız da, penceremiz de neden kapalıydı? Görünmek istemiyoruz kimseye… Toplum gelenekleriyle gerçekte yaşanılanlar arasında sıkışıp kalan bir aile. Ablanın eve gelmesiyle değişen yaşamları, küçük kız kardeşin ağzından anlatılıyor. O gece yaşanılan üzüntünün tahtaların inlemesinde, pencere pervazlarının kokusunda verilmesi çok başarılı ve etkileyici. Samanpazarın’a doğru yürürler birlikte. Ablası üç gündür evdedir ve üst baş almak zorundadır. Bir dükkânın önünde… öylece… Sır bir insanın giydiği elbise midir, yoksa ?!…

İyi Aile Kızı: Bir genç kızın evlenirken verdiği mücadelenin öyküsü. Gelenekçi bir aileden gelen Mert’in kendisi gibi düşünmediği için Demet’i yargılaması ve aralarındaki çatışma konu ediliyor. Kırmızı kuşak neyin simgesi?

“Demet’in gittiği yer düğün salonundan ziyade bir darağacı, giyotin ya da boynunun baltayla kesileceği bir meydandı sanki. Öldürülmeden önceki nazik davranışlardı ona gösterilen. Az kalmıştı, birazdan darağacı kurulacak, meydanda ipi çekilecekti. Son isteği de eğer taksaydı, belindeki kırmızı kuşağın çıkarılması olacaktı. syf.79”

Demet karakteri üzerinden kadın sorunlarının ele alındığı bir öykü. Gelinliği giyip düğün salonuna gidene kadar geçen sürede yaşananları öğreniyoruz tanrı anlatıcının ağzından. Toplum normlarına göre davrananlar mı iyi aile kızı olurlar? Yoksa…

Sessizleştim… Artık kitap bitmişti. Aklıma gelen ilk, “Çocukluğunuz sizi takip eden bir gölgedir” sözüyle usulca koca kapıyı kapatıp çıktım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Nöbet (Kimsin Sen!)

Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş Romanı Üzerine