in

Yakup Kadri’nin “Hüküm Gecesi” Romanı ve Bir Hatıra

Çocukluğumun sonu, gençliğimin başı olan devirlerde katılmış olduğum şiir yarışmasının mümessili olan zat, bir gün, yarışma neticesi olarak aldığım ikinciliği bana bildirmek için elinde parlak ve ancak hediyelere mahsus sıkıntılar ile sarılmış bir paket ile çıkagelmişti.

Tebrik faslından sonra elime tutuşturulan paket ile baş başa kaldığımda bir köşeye çekilip paketi yırtmış ve üzerinde siyah beyaz bir adamın silueti üstünde büyük puntolarla ve son derece göz alıcı bir kırmızıyla yazılmış “Hüküm Gecesi” isimli bir romanla müşerref olduğumu anlamıştım. “Yakup Kadri Karaosmanoğlu” ismi gözüme çarpmış ve kitabın mı, yazarının mı, isminden midir bilinmez; gizli bir azametin yankısı çocuk ruhumu sarmıştı. Kitabın iç kapağında bana hediyeyi ve yarışma neticesini bildiren zatın adıma imzası ve tebriği vardı…

Bir siyasi romanın, psikolojik tahliller ile süslenmesinden ibaret olan bu eseri o yıllarda hakiki manasıyla idrak edemediysem de, okuduğumu hatırlıyorum. Gazeteci bir Ahmet Kerim vardı, memleketin siyasi cereyanında kalem oynatırken yıpranıyor, bir yandan da imkansız bir aşkın onu düşürdüğü müşkül durumun tarifsiz pişmanlığını yaşıyordu.

Geçen günlerde, son derece hoş bir tesadüf eseri, kişisel kütüphanemde yeniden rastladım bu romana. Elime alıp şöyle bir sayfaları arasında gezinince yeniden okumaya, hiç değilse olgun bir adam ruhu ile romanın asli meselesini kavramaya yeltendim. Evet gazeteci bir Ahmet Kerim vardı kitapta. Ah bu Ahmet Kerim, ezelden ötelemeye aşina olduğumuz fikir çilesinin baş azizlerindenmiş meğer. Tarihin girdabında oradan oraya savrulmuş aydınların, satırlar arasından uzanan ve “ben buradaydım ve hep buradayım, siz neredeydiniz, neredesiniz diye haykıran” dertli başıymış Ahmet Kerim…

Kimi zaman çevresine yabancılaşmak sanatında mahir, kimi zaman idealleri uğruna ateşli kalemini oynatmaktan çekinmeyen bir kalemşör. Yakup Kadri’nin edebi tahayyülünün nezdimde zirvesi, Ahmet Kerim. Adice bir kumpasın şehvetle uzanan kollarını temsil eden, ama özünde has bir tutkunun parıltılarını taşıyan ve en sonunda, Ahmet Kerim’e karşı duyduğu aşkın ve pişmanlığın buhranıyla kendisini boğazın serin sularına bırakarak intihar eden genç İstanbul dilberi Samiye’nin, ondan daha kudretli bir pişmanlıkla hayalini takip eden Ahmet Kerim… Yakup Kadri’nin kendi diliyle; “o dönemdeki gençleri saran loti hastalığının” muzdaribi, genç adam! “Aydın” bahtsızlığının en berrak numunesi… Ahmet Kerim… Bu görünüşte kalabalık ve telaşlı, derinde ise oldukça tenha zamanlardan sana sesleniyor, çileni takdir ediyor ve tarihin vicdanında seni, insanlık serüveninin içinde gelmiş geçmiş fikir çilekeşlerinin şerefli bir bayraktarı olarak yâd ediyorum…!

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Comments

comments

Pis Okurun Notları (1-14)

Bir Karıncanın Kapadokyası ve Nisan