in

Tolstoy’un Ölümü

Sevgili dostum Tolstoy’u gördüm dün haberlerde. Ama ölüm haberiydi bu, karanlık bir istasyonun tenha bir köşesinde ölmüş benim dostum. Yaşadığı zamanlarda Dostoyevski ile  konuşmasını isterdim dostumun, silinmesini isterdim Dostoyevski’ye karşı olan bütün ön yargılarının. Yaşıyorken anlamamıştım; zengin bir ailenin çocuğuyken neden fakir bir şekilde yaşamak istediğini. Yazarken bana cesaret veren kahramanlarımı hiçbir zaman anlayamadım, yazdıklarıyla alakası olmayan bambaşka karakterlere sahiptiler. Güçlü gibi görünen çoğu kahramanım yüzlerinde acıların ve çirkinliklerin verdiği çizgileri taşıyordu.
Tolstoy anlatmamıştı hiçbir hikayesini bana. Onunla ilginç yaşamı hakkında hiçbir şey konuşmamıştık. Hayatta susmayı tercih edenler daima daha iyi yazmışlardır, o da susuyordu. Geçmişi ve geleceği yok kabul etmişti, soylu olmasının hayatı daha anlamlı kılmayacağını anlamış olsa gerek. Ne ile yaşadığını bilmiyordu onu hayatta tutan sırrı da. Anlamak istiyordu, belki de bunun için yazıyordu.
Arkadaşım Tolstoy eğer sıcak yatağında  ölseydi yazamayacaktı. Yazmak soyluluk gerektirmiyordu aksine sıradan insanların arasında dolaşırsa, onlarla konuşursa yazabilecekti. Yazmak için her şeyden kaçtı, vazgeçmek kaybetmek değil zaferdi onun için.
İçindeki Tanrı’yı bulmak adına yola çıktı Tolstoy. Yazmanın dışında onu mutlu eden hiçbir şey yoktu. Düşünceleri ağır gelmişti artık, zayıf bedenine işleyecek soğuk ona içindeki tanrıyla tanışma fırsatı verecekti. Artık kalemine ihtiyacı yoktu. Tanrı ona seslenmişti, kelimeler ise uzaklaştırıyordu onu içindeki tanrıdan. “Çıkmalısın” dedi bir ses ona, o kalemi bırakmalısın ve benim yanıma gelmelisin”.
Tanrı kalemini aldığı gibi nefesini de almıştı ondan. Artık anlamıştı ilerlemeliydi vücudunun her yerini soğuk sarana dek. Rüzgar tanrıya ulaşmasında ona engel olamazdı. Yürüyemedi arkadaşım, nefesi kesilmişti. Büyük bir yazar Tanrı’yı sevimsiz bir yerde karşılamamalıydı, sığınacak bir yer bulmalıydı.
Yamalı paltosunu ilikledi, Tanrı’yı saygıyla karşılayacak bir sığınak buldu. Bir tren istasyonuydu burası. Tanrıyı aradı gözleriyle ama etrafta el sallayan insanlardan başka kimse yoktu. Soğuktan kısılmış gözleriyle gökyüzüne baktı; “oradasın biliyorum”dedi içinden, küçük bir gülümseme belirdi yüzünde , evet “geliyorum” dedi .Yeter ki son nefesimi almama izin ver.
Tanrı’nın uzattığı soğuk nefesi iliklerine kadar hissetti, yıllardır aradığı tanrıya ulaşmıştı, tutmaya çalıştı Tanrı’yı, elini kaldırdı ama artık bedeni elini kaldıracak kadar güçlü değildi, nefesi ona git diyordu:
“Artık bırak beni Tolstoy ve Tanrıya kavuş, beni senin için yaratan da beni senden alan da O dur”

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Comments

comments

Unutkanlık Ya Da Dejavu Palas

Siyah Kuğu Beyaz Yara ya da Sanatçının İç Doğası