in

Tefrika: İbrahim Kekik’in Hadise Yaratan Hikayesi (Türkiye’de Neşir Hakkı Müessesemize Aittir)

Müessemizden Edebiyatseverlere Dev Hizmet!

Edebiyat tarihinde tefrika edilmiş büyük romanlara saygı duruşunda bulunuyoruz: Suç ve Ceza, Savaş ve Barış, Kürk Mantolu Madonna, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fahrenheit 451, Pinokyo gibi çok farklı konularda yazılmış ve hayatımızın tam ortasına oturmuş birçok eser… Yazıldığı dönemin gazetelerinde bölüm bölüm yayımlanmış, tefrika romanlar.

Müessesemiz genç yazarlara çağrıda bulunuyor: Yazdığınız hikayeleri neşredelim! Yazın, yollayın yayımlayalım.

Her şey değişiyor, her şey buharlaşıyor ama yazılanlar ebediyete intikal ediyor. Haddimizi bilerek kısa bir hikayeyi siz kıymetli takipçilerimize tefrika ediyoruz. Arkasını merak eden okurlarımızın tepkilerini de yabana atmayacağımızı ekleyerek hikayemize geçelim.

İBRAHİM KEKİK’İN HADİSE YARATAN HİKAYESİ (BİRİNCİ BÖLÜM)

“Rabbim güç verdi, peşinden koştum!”

“Adana Ceyhanlıyım!”

İbrahim Kekik’in hikayesi küçük bir Anadolu şehrinin meydanında başladı ve orada bitti.

Sürekli aynı cümleleri tekrar ederek meydanda koşturmaya başlayalı neredeyse iki saat olmuştu. Herkes adamın nereli olduğunu öğrenmiş hatta rabbinin verdiği güce de şahit oluyordu. Otuz beş derece sıcakta, güneşin insanlığa tepeden baktığı saatlerde, İbrahim, sıcaktan ıssızlaşmış meydanda neredeyse yüzüncü turunu atıyordu.

“Rabbim güç verdi, peşinden koştum!”

“Adana Ceyhanlıyım!”

Üniformalı, yorgun suratlı iki polis, bu sıcakta uğraştıkları işi küçümseyen bir tavırla İbrahim’e doğru yaklaştı. İbrahim onları görünce koşmayı ve bağırmayı bıraktı. Küçük şehrin meydanında yıllardır bağırılıyormuş da sesler birden kesilmiş gibi çevredeki esnaf sesin kesilmesiyle meydana daha bir ilgiyle bakmaya başladı. Saçları üç numara kesilmiş, buruşuk, kirli yeşil bir kumaş pantolon giyen, üstünde siyah kaşe ceketiyle, kızarmış gözleri çukur çukur, beyaz tenli, yeni tıraşlı, kısa boylu adam, esnafın yükselen ilgisini karşılıksız bırakmadı. Polislere dönerek ceketinin cebinden büyükçe bir ekmek bıçağı çıkardı ve bağırdı: “Yaklaşmayın, yaklaşanı yakarım!”

Güneşin yorduğu iki polis, atalet elbiselerini çıkarıp ciddiyet elbiselerini giydiler. Emekliliği yaklaştığı her halinden belli olan kel ve göbekli olanı İbrahim’e seslendi: “Hemşerim derdin nedir? Biz sana yardım etmeye geldik. Arkadaştan say bizi, bırak o bıçağı, gel konuşalım!” İbrahim bıçağı daha da yukarı kaldırarak tekrar bağırdı: “Ölmek üzere olan bir adama yapılacak en büyük kötülük arkadaşlıktır! Yaklaşmayın.” İşin rengi değişmeye başlamıştı. Meydandakiler iki saattir gölgeden izledikleri eğlenceye iyice yaklaşmış, meydan iyiden iyiye meraklı gözlerle dolmuştu. Polislerden genç olanı telsizle anons geçti ve yardım istedi. Şüpheli bir şahsın intihar girişiminde bulunduğunu, ambulansla birlikte birkaç ekip otosunun Zafer Meydanı’na intikal etmesi gerektiğini bildirdi merkeze. Emekliliği gelmiş göbekli polis, meraklı vatandaşları organize edip yılların verdiği tecrübeyle herkesi boncuk gibi dizdi. İbrahim de sırtını meydanın tam ortasındaki şaha kalkmış at üzerindeki Atatürk heykeline dayayıp kalabalığa seslendi: “Allah rızası için bir şişe su getirin bana.” Meydandaki meraklı genç tezgâhtarlardan biri fırlayıp getirdi hemen suyu. İbrahim’e doğru fırlattı. İbrahim birkaç yudum alıp kalanını kafasından aşağı boşalttı. Ambulans ve ekip otolarının sesleri kalabalığın seslerine karıştı. Meydan, resmi törenler hariç bu kadar curcunayı daha önce hiç görmemişti. Meraklı vatandaşlarla İbrahim arasına güvenlik şeridi çekildi.

İbrahim aradığı her şeyi bulmuştu: Yeteri kadar meraklı birikmiş ve devletin sirenleri ötmeye başlamıştı. Ani bir hareketle sırtını dayadığı heykele tırmandı. Atın arka ayaklarının arasında bıçağını havaya kaldırdı ve kalabalığa bağırdı: “Beni dinleyin!” Kalabalık birden sessizleşti.

“Adım İbrahim.  Eş dost Kekik diye çağırır beni. Otuz dört yaşındayım. Evliyim, daha doğrusu evliydim. Rabbim bana güç verdi ve bu yaşıma kadar geldim. Fırıncılık yaparım. On dördümden bu yana gece uykum yoktur. Ekmek kavgası işte. Ne bayram bilirim yirmi senedir ne seyran. Can yoldaşım, bi tanem Rabia’m… Çocuk veremedi bana ama hayatını verdi. Her gece sabaha kadar beni beklerdi. Uyumazdı ben uyumuyorum diye. Bir sabah olsun eve vardığımda kapıda görmeyeyim. Bir çocuğum olsaydı ona da fırıncılığın inceliklerini öğretirdim. Ama olmadı. Çok üzülürmüş Rabia’m, sabaha kadar ağlarmış beni beklerken. Hastanede son nefesini verirken söylemiş hemşireye. Ben onu her sabah yüzünde güller açarken bulurdum. Hiç hissettirmemiş bana…

İbrahim, elinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Derin bir nefes alıp elindeki bıçağı havaya kaldırdı:

(Arkası yarın)

Devamı için tıklayın.

Yazan fernando

En Hınzır Klasik Sanat Meme’leri Ayağınıza Geldi :)

“Kurban Bayramı” Hakkında Ne Düşünüyorsunuz? (Anket)