in

Talihsiz Şuur

Aklıma geldiğinde bana tuhaf gelen yaşamış olduğum bazı talihsiz olaylar var. Eminim sizlerin de böyle anılarınız vardır. Hadi geçmişime gelin. Size anlatacaklarım var.

80’ler

Anaokulunda öğretmenin oğlu bir gün okula gelmedi. Sonradan öğrendik ki kolunu kırmış. Bir gün sınıfın kapısı açıldı ve tıpkı ünite dergilerindeki çizimler gibi tombalak iyi huylu görünen dedesiyle kolu alçıdaki çocuk göründüler. Dede endişeli şekilde içeri bakarak “Göster oğlum kim yaptı?” dedi. Çocuk bir anlık tereddütten sonra beni gösterdi. Dedenin içinden bir canavar çıktı üzerime yürüdü. Neyse ki öğretmen araya girip benim hep kendisinin yanında olduğumu ve bunu yapmamın imkansız olduğunu söyleyerek adamı sınıftan uzaklaştırdı.

İlkokulda sınıftan bir kız merdivenlerden inerken tökezledi, düştü. Yardım etmeye çalışarak yanına gittim. “Beni sen ittin, şikayet edeceğim seni” diye bağırmaya başladı. Sinirlendim; “İşte şimdi şikayet edebilirsin” diyerek kalkmaya çalıştığı yere doğru onu geri ittim. Ertesi gün onu itenin ben olmadığımı bir şekilde anlamış olarak gelip özür dilemişti.

Bisikleti kenara park etmiş bir kaç arkadaşımla oturuyordum. Mahallenin karşısındaki küçük kulübe gibi evde oturan bizden büyük ve bir o kadar da belalı çocuk bisiklete oturup bir tur atacağım dedi. Bir daha geri getirmedi. Evlerine gittik. Babası bizde bisiklet falan yok diye kovaladı.

Yukarıda bahsettiğim anaokulu öğretmeninin oğlu, ben ve bir kaç çocuk arka bahçede bir kurbağa gördük. Kurbağayı incelerken bu iki eliyle zor taşıdığı bir kaya parçasını kurbağanın tam üzerine attı. Ben şoka uğradım, donakaldım. Bu görüntü bende travma yarattı. Patlayan kurbağanın yanında bir kısmı ayaklarıma ve paçalarıma gelen ne olduğunu bilmediğim sıvılarla kirlenmiş şekilde ağlıyordum. Sanıyorum benden başka herkes durumu normal karşılamıştı. Okula geri gidip iştahla öğle yemeklerini yediler.

Babam motor bloğunda çatlak olan hatalı bir Renault12 SW satın almıştı. Bir gün pikniğe diye çıktık. Arka koltukta yanımda yengem, önde annem ve babam olmak üzere yola çıktık. Bir anda arabanın ön kısmında motor alevler içerisinde kaldı. Üçü de araçtan hızla çıktılar. Kısa sürede etrafımızda bir kalabalık oluştu. Ben çıkmaya çalıştığımda kapıların ikisi de açılmadı. Alevler giderek büyüdü, birkaç dakika boyunca bu hayhuy arasında sesimi duyurmaya çalıştım. Yanacağım korkusundan çok beni unuttuklarına inanamamıştım.

Heykellerin canlandığı bir korku filmi izlemiştik. İnsanımsı robotlar bazen heykel gibi duruyorlar, insanları takip edip öldürüyorlardı. Bir keresinde zor da olsa birileri tarafından kafası koparak öldürülen bir robot gördüm. Başından ve boynundan kablolar çıkıyordu. O akşamdan itibaren anne babamın aslında robotlarla yer değiştirildiği, onların bu robotlar olabileceği hissiyle bir uzaklaşma yaşadım. Geceleri tetikte uyuyordum. Bir gece yattığım odadaki gazetenin üzerindeki heykel resmini görerek uyudum. Rüyamda gazetedeki heykelin canlanarak işaret parmağıyla beni gösterdiğini gördüm. Bağırarak ağlamaya başladım. Bir müddet sonra “NE VAR LAAAN!” diye bağırarak içeri babam girdi. Onun bir robot olabileceği ve beni öldürebileceği hissiyle sesimi kesince gitti. Onun bu empati eksikliğini hayat boyu binlerce kez daha yaşayacağımı henüz bilmiyordum. Bu robotların arasında kendi başıma kalmıştım. Koşup ışığı açtım, gazeteyi odadan dışarı attım. Uyumaya çalıştım. O anki yalnızlık ve korkumu anlatamam.

Kaydıraktan aşağı kayarken bizden oldukça büyük ama bir şekilde saf olduğu için bizimle oynayan bir çocuk beni hızla aşağı doğru itti. Yuvarlandım ve aşağıdaki keskin bir taş sağ göz kapağımı yırttı. Aslında bir şeyim yoktu. Ama gözümü kapatınca hala görüyor olduğumu anlayarak dehşetle bağırmaya başladım. Çevrede dikiş atabilen bir tek dişçi vardı. Ona gittik. Göz kapağımı dikerken hiç gerilmedim çünkü gözümü kapattığımda doğal olarak kapanabilmesi için tek yolun bu olduğunu biliyordum.

İlk kez bir kızla iletişim kurmaya karar verdiğimde, kız uzakta kendi başına oynarken onun dikkatini çekebilmek için bir karar verdim. Kızın etrafına taş atarak onun dikkatini çekecek sonra da merhaba pardon sana atmamıştım diyecektim. Tam bunu uygulamaya başladığımda saklandığım yerin hemen arkasında benim gibi 5, 6 yaşlarında üç çocuk belirdi. Ne yaptığımı sordular. Kıza yaklaşmaya çalıştığımı çok utandırıcı buldum. Benim gibi biri nasıl olur da kıza kur yapmaya çalışıtdı? Onlara kıza taş attığımı ona gıcık olduğumu söyledim. Çocuklar da benimle birlikte kıza birkaç taş attılar. Tam beni rahat bıraktıklarını düşünüp işime geri döndüğümde sırtıma bir taş yedim. Evet bu üç çocuk beni taşlıyordu. Kaçıp bankaya annemin yanına saklandım. Aradan iki üç saat geçti bankadan çıkıp eczaneye gittik. Annem ilaç alırken kapıda bekliyordum. Kafama bir taş geldi. Çocuklar beni unutmamış, orada beni beklemişler ve kabus devam ediyordu. Taşları yedikçe iyice yamulduğumu gören annem eczaneden çıkıp onlara doğru yürüdü ve şöyle hitap etti: “Yavrum ne yapıyorsunuz siz?” Onların nasıl olup da beni taşlayıp aynı zamanda saygıdeğer bu hitapla çağırıldığını anlayamamıştım. O günden sonra birkaç kez daha karşılaştık onlarla. Linçle o zaman tanıştım.

Şimdi düşününce daha iyi algılayabildiğim bir olay var. Annem ve babam çalışırken neden evde yalnız hapsolmak zorunda olduğum, sokaktan neden korkmam gerektiği, evde yalnız başına olmak ve bu sonu gelmez değersizliğim ile ilgili. Ama o yaştaki ben sadece yalnız oynamanın zorluğunu biliyordum. Bir de ben doğmadan önce ölen Ruhsar’ın acısıyla annemin ölen kızının kirli alt bezlerini suratına sürerek dehşetle ağlaması mesela. Evlat acısıyla bir dönem geçirmiş bir annemin var olduğu gerçeğini bildim. Ruhsar yüzünden mi bilemem ancak bana uyguladığı otoriteyi iyi hatırlıyorum. Hep onlardan önce uyanıp kapılarını çaldığım için bir keresinde çok sinirlenip yatağıma kadar kolumdan çeke çeke götürüp ALLAHIN CEZASI! ALLAHIN CEZASI! diyerek dövüldüğümü hatırlıyorum. Acıtmamıştı. Kimbilir belki yanlış zamanda oradaydım. Çoğunlukla o kapıdan “ŞŞŞşşt” diye kovulduğuma göre vardır bir hikmet. : )

Bir dönem kuşlarımız ve kedimiz oldu. Bazen onlar odadayken kapıyı yavaşça kapatıp sonra ses çıkardıklarında birden odaya giriyordum. NE BAĞIRIYORSUNUZ LAN! Diyordum. Babam gibi. Ne tepki verdiklerini ölçerdim. İlerleyen yıllarda insanları şaşırtacak kadar bağırarak üste çıkabileceğimi düşünerek çok yanıldığım yıllar geçirdim.

Yanındaki beş kişi bir insanın ortalama zeka derecesini, sosyal kaabiliyetlerini gösteriyormuş. Bende temelden gelen yalnız yetişme neticesindeki düşük EQ ve bir iki arkadaş edinebilmişliğin şaşkınlığı ile ortalama bir zekanın hayal kırıklığı vardı. Ortaokula geçiş sınavlarında yazmış olduğum bir paralı okul için aile aniden tavır değiştirip benden büyük bir adam olarak karar vermemi istedi. Bu okula gidebilirsin, bizi maddi olarak yorar ama kararı sana bırakıyoruz. Hiç bir konuda söz sahibi olmayan ben birden ailemi zora sokacak böyle bir karara imza atamayacağını düşünen bir bürokrata dönüşüp devlet okuluna devam etme kararı aldım. O günden sonra yanımda hiç bir zaman hiç bir şekilde donanımlı biri olmadı. İçleri boşaltılmış konulardaki bir yığın boş fikrimle bomboş bir yaşamdaki çevreme, yaşama yabancılaşmış bir adama dönüştüm. Devlet okulları vasıfsız adam yetiştirmede en üst merciidir.

Tatile gitmeye karar verdik. Bankanın tatil kampına kayıt yaptırılmıştı. Annem akşam yemeğinde; hemen öncesinde her akşam yaptığımız gibi sahilde yürüyüşe çıktığımızda neden olduğunu hatırlayamadığım şekilde babam benimle inatlaşıp elimdeki oyuncağı denize fırlattıktan bir saat kadar sonra sofrada tatile gideceğimiz tarihin belli olduğunu söyledi. Babam ikinci dubleden sonra sinirlenip geçen sene annemi ve kendi eşini aynı karede fotoğraflayan adamla yine aynı zamanda kampa gideceğimiz için olay çıkardı. Sözünü ettiği resimde annemin önünde ben tüm mayosunu kapatacak şekilde duruyor olsam da çok sinirlendi. Ben birdenbire nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle; Anneme bağırma be! dedim. Kıpkırmızı olmuştum. Sandalyesini yere fırlatıp birden üzerime yürüyünce annem araya girdi. Sandalyesini tekrar yerden aldı üzerimize fırlattı ve olaylar daha da dehşet verici bir şekilde gelişti. İçindeki canavar ortaya çıkmıştı. Ertesi gün yanıma gelip ev işlerinde anneme nasıl yardımcı olduğunu, ütüsünü kendisinin yaptığını ve aslında ne kadar fedakar olduğunu falan söyledi. Bence af dilemeliydi. Birkaç mazeret uydurup durumun normal olduğunu vurguladı sadece.

Babam askerliğini Deniz Gezmiş’i asan Ali Elverdi Paşa’nın koruması olarak yapmış. Bu olaydan sonra aslında nötr olan politik görüşü sola kaymış ve yıllar içinde bu görüşüyle mesleğinde Bank-Sen sendika bölge başkanlığına kadar ilerlemiş. 80’li yıllarda idamla yargılandı. Bir çok kez sorguya çekilip sonunda Selimiye’de hapis yattı. Bana gelip evin reisinin bundan sonra ben olduğumu söyledi ve hapse girdi. Geri dönüp dönmeyeceği belli değildi. Artık olduğundan daha da yalnız hissediyordum. Geri döndüğünde astım benzeri bir rahatsızlığı oluşmuştu. Her şeye daha bir kızgındı sanki.

Ne zaman komşunun veya akrabalarımızdan birilerinin kızlarıyla yalnız kalsam annem bir bahaneyle odaya damlar, kızları bir şekilde benden uzaklaştırırdı. Sanıyorum kendi ailesindeki 4 kız kardeşe bir şekilde taciz girişimleri olmuştur diyorum şimdilerde. Böylece benim ERKEK olan pis düşüncelerimin bu kızlara zarar vereceğini düşünüyor olmalıydı. Bir defasında kapı kapalı şekilde oynarken odaya hızla giren annem sebepsiz bir kızgınlıkla NAPIYORSUNUZ SİZ?!! Falan diyerek kızı “hadi git bakim” diye apar topar kovalamıştı. Bu durum halen eğer ki bir kadınla konuşuyorsam bile, bu üzerime yapışmış pisliğimle onu bir şekilde taciz ettiğim düşüncesi beynimin bir yerinde olmak üzere kendisine gereksiz nezakete dönüşen davranışlar sergilememi sağlar.

Ortaokulda bir iki dersim diğerlerinden daha zayıf olduğu için hafta sonları kendimi kampa alıp o dersleri çalışmaya başlamıştım. Bir hafta sonu çalışırken odaya giren babam: “NE İSTİYORSUN LAN SEN, DERDİN NE! YEDİĞİN ÖNÜNDE YEMEDİĞİN ARKANDA! SAKIN ÇOCUKLUĞUMU YAŞAMADIM FALAN DEME BANA! SEN DÜN SIÇTIĞIM BOKSUN! dedi. Üzücü. Ona; “Armut dibine düşermiş!” diyerek hayattaki ikinci çıkışımı yaptım. O gelen sert tokatı, duvardaki kanı ve ardından gelen aşağılamaları unutmam. Açıkçası çocukluğumu yaşayabilmek kavramını ilk defa duymuştum. Ahmet Kaya gibi havalı bir şeydi.

90’lar

Lisede bir kıza aşık oldum. Ama nasıl sürekli aklımda… Kızın diğer erkeklere olan davranışları hiç umrumda değil. Biliyorum. O da seviyor. Ara ara mesela biri tekneyle tatile gitse kız hemen orada bitiyor: “Aa tekneniz mi var?” falan diye yanaşıyor çocuğa. Ortak arkadaşımız var çocuğun kız arkadaşına lakaplar takıyor, uyuz oluyor. Bir gün onun dersten çıktığı sınıfta benim dersim vardı. Girdim, bir sıranın üzerinde bunun eski erkek arkadaşının ve kendisinin ismiyle bir de kalp çizilmiş. Hala uyanmıyorum bakın. Olmaz ya öyle falan diyorum. Hafta sonu buluştuk. Kuaföre gideceğim diye on dakika sonra çıktı gitti. Zaten o sırada da eski erkek arkadaşı bir dakika konuşabilir miyiz diye çağırmıştı. Neyse, sonraki hafta terk etti beni. Duydum ki benden ayrılınca artık özgür biriyim falan demiş. Aramızdan çıkmadığı çocuk kalmamıştı. Umutsuzluk.

19’umda evden koşarak ayrılıp hızlı bir şekilde ev ve iş buldum, çalışmaya başladım. Bizimkilerin okul okumam için birikim yapmadığı, bana da pek bir şeyleri başaracağım konusunda güvenmedikleri açıkça ortadaydı. Bi okulu dışarıdan bir şekilde bitirebilirim dedim. Bunalımlı bu günlerden birinde mesaiye kalmıştım. Benimle birlikte orada erkek arkadaşıyla birlikte çalışan bir kız da benimle birlikte mesaideydi. Bana Anadolu yakasındaki evine gitmesinin bu saatte zor olduğunu ve bende kalıp kalamayacağını sordu. Tamam dedim. Evde biraz şarap vardı, onu içerek bir müddet sohbet ettik ve ben odama gidip yattım. Fakat bir müddet sonra kız uyuyamadım korktum diyerek odama geldi. Tamam ben salona geliyorum dedim. O ilerdeki kanepelerden birinde ben de yere serdiğim bir şey üzerinde yatmaya başladık. Sonra yanıma geldi yattı, öptü falan ben de bi niyetlendim ama beni bir ter bastı. Kız arkadaşımı düşündüm, gözlerim doldu, bir de yarın bunun erkek arkadaşı olan çocuğun suratına nasıl bakacağımı, nasıl birinin arkasından iş çevirmiş olacağımı düşündüm ve “Ben yapamayacağım” dedim. “Peki ama bunu ona söyleme, çok üzülür beni çok seviyor” dedi. Seviyorsa bunu ona niye yapıyorsun diyecek kadar bile mantığım çalışmadı. Sadece odama geri kaçıp kapımı kapadım. Sabah onu beklemeden erkenden kaçtım gittim işe.

Ancak aynı günün ertesi kız arkadaşımı aradım. Çok kötü hissettiğini söyledi. Apar topar gittim yanına ve taksiyle hastaneye gittik. Sakinleşmesi için bir serum taktılar. Sedyede yatarken ağlamaya başladı. Bana “Eğer beni terk edeceksen şimdi terk et. Ben seni aldattım.” dedi. Onu orada öylece bırakamadım. Ama giderek kötü hissetmeye başladım ve ben de onu birkaç kez aldattım. Artık herkesi aldatabilirdim. Benim insan olmama gerek yoktu. Sonunda bir gün dayanamadı; “Aramıza kimler girdi böyle” diyerek ağladı. Ona “Seninle bir geleceğimiz olamaz” dedim. Gece bir yandan hıçkırarak ağladı bir yandan pencereden dışarı bakarken bana “Sen benim geleceğimdin ama” dedi. Şimdi olsa ona sıkıca sarılırdım ve affederdim. Bunu yapardım. Geleceğimiz için. Yine de aldatır mıydı ki?

00’ler

Boşandıktan sonra Kadıköy’de süit bir ev kiraladım. Ancak sevgilim işyerinden biriydi; bana “Yuva yıkan kadın olarak görülmek istemiyorum” dediği için şirketten kimseye çıktığımızı söylemedik. Akabinde oradaki çalışanlardan bir arkadaş bir haftalığına benim eve yabancı bir kızla kalmak için izin istedi. Tamam dedim. Bir hafta kaldıktan sonra bana MSN üzerinden şöyle bir şey yazdı. “Abi çamaşır makinesinden tanga çıktı ulan ne adamsın”. Görünen o ki kız arkadaşım orada (belki de bilinçli bir şekilde olası eve atacağım kızlar görsün diye) çamaşırını unutmuştu. Eh kimseyle çıkmıyorsam o tanga kimindi sizce? Sinirlendim: “Tanganın benim olduğunu düşünmüyorsun herhalde” dedim. “Yok yaw öyle demedim est. falan diyerek bu saçma çıkışını telafi etmeye çalıştı. Ancak bilmediği şey, şirket IT’sinin güvenliği bahane ederek tüm MSN, mail, FB vs. trafiğini izleme yetkisini kendisine hak görüyor olduğuydu. Beş dakika sonra bu yazışmayı okuyup yeterince gülerek alaya almak üzere odaya üç kişi girdi. Biri: “Şimdi eve gider, tangamı giyer otururum” dedi. Diğeri: Ben çıplak oturuyorum. dedi. Buradaki yanlış anlamaya mı kızayım, takip edilen yazışmalarıma mı, sevgilimin ilişkimizi saklamasına mı, çocuğun böyle bir laf etmesine mi, bu konuyu hemen fırsat bilip odama gelen bu dev linç sırtlanlarına mı bilemedim. Rezalet.

Bir gün Ankara’da yaşayan ve hafta sonları beraber olduğumuz bir ilişkide kız arkadaşıma bronz-demir karışımı ejderhalı bir yüzük aldım. Kutusu yoktu, saracak aydınger benzeri bir yağlı kağıt bulduk satıcıyla ve ona sarıp kendisine hediye ettim. Ancak bundan bir hafta sonra bu ilişkiyi daha fazla ileriye götüremeyeceğimi düşünüp İstanbul’da bir flört bulup son derece duygusuz şekilde Ankara’ya bile gitmeden telefonda o ilişkiyi bitirdim. Kız arkadaşım ağlıyordu, bana “seni evden arayabilir miyim?” dedi. Hayır kararım kesin. Dedim. Yıllar sonra bir ilişkim kötü gidiyordu. O günlerdeki bu beraber olduğum kız da bana bir hediye almış. Şeffaf aydıngere benzer bir kağıda sarmış. Açtım, metalden bronz demir gibi bir ayıcık. Birkaç gün sonra mesajlaştık. Ayrılmak istiyordu. Gözlerim doldu. Seni eve gidince arasam olur mu? Dedim. Hayır dedi. Karma : )

Şimdi düşünüyorum da o yanımda olması gereken donanımlı beş arkadaş hiç olmamış. İyi kötü yaşadığım hiç bir ilişkiden beni hatırlayan kimse de yok. Yalnız başladığım yolculuğumda ve bu yalnızlığın diplerini yaşadığım şu günlerde sanki herkes tarafından biraz haksızlığa uğradığımı düşünüyorum. Ancak bunlar olurken tamamen masum değilim. Ben de bu sistemin bir çarkıyım. Biliyorum.

Her şey biraz yanlış, biraz talihsiz sanki.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Horozumun Gözleri

Varoluşun Gölgeli Yanı: Mutsuz Olmak