in ,

Soğuyan Dünyanın Öfkeli Kuşağı: Otomatik Portakal

Otomatik Portakal 1962 yılında Anthony Burgess tarafından yazılmış distopik bir romandır. Burgess’e 1959 yılında beyin tümörü tanısı konur ve 1 yıldan daha az ömrü kaldığını öğrenir. Burgess, ölümünden sonra karısının maddi olarak geçim zorluğu çekmemesi için 12 ayda 5 buçuk roman yazar. Daha sonra yazara konan beyin tümörü tanısının yanlış olduğu ortaya çıkar fakat Burgess artık dünyaca tanınan bir yazar olmuştur. Günümüz dünyasında da oldukça popüler olan Otomatik Portakal, 1971 yılında sinemaya aktarılmış ve yönetmenliğini Amerikalı ünlü yönetmen Stanley Kubrick yapmıştır. Eser, 1960’ların İngiltere’sindeki genç kuşağın şiddet eğilimini ve bu şiddet probleminin ortadan kalkması için totaliter bir iktidar tarafından oluşturulan yeni bir yöntemin kişi üzerindeki etkilerini distopik bir dünyayla okuyucuya sunar.

Distopya Nedir?

Köken olarak Yunanca “dystopia” kelimesinden gelen distopya, ön takı olan “dys/dis” olan “kötü, anormal” anlamına gelir. İlk defa distopya kavramı John Stuart Mill tarafında 1968’te kullanılmıştır. Mill bu kavramı, “gerçekleşmesini dilerken çok dikkatli olmak gereken bir ütopya” olarak nitelendirmiştir. [1] Bezel ise distopyayı “ütopyacı bir eğilim ve amaçlarla yola çıkıldığında ortaya çıkabilecek olumsuz ve baskıcı bir toplum düzeni”[2] olarak tanımlamıştır.

“İyimser felsefe” 18. yy’da Alman filozof Gottfried Leibniz’le birlikte edebiyatta “ütopya”nın ne olduğuna dair fikirler sunmuştur. 19. yy’da ise toplumun yaşadığı sıkıntıların bir getirisi olarak “kötümser felsefe” Arthur Schopenhauer ile birlikte kendini göstermiştir. 1. ve 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan maddi ve manevi ağır çöküntülerle birlikte 18. yy’da görülen ütopyanın etkisi dağılmış ve yerini kötümser eserlerin yükselişine bırakmıştır.

Yazıldığı dönemin sosyal, toplumsal, psikolojik yönleri göz önünde bulundurularak yazılan distopik romanların kendine özgü kuralları vardır ve bu kurallar roman boyunca sorguda tutulur. Ütopyanın tam tersi, kötü bir geleceğin resmini çizer. Çoğu distopik esere bakıldığında bu kötüleşme totaliter rejimlerin yarattığı baskı sonucunda oluştuğu görülmektedir. Bunun sebebi ise baskıcı sistemlerin yaratmış olduğu psikolojik değişimle birlikte toplumu kolay bir şekilde yönetebilme arzusudur. Tek boyutlu insanların yaratılması distopik kurgunun olmazsa olmazıdır ve genellikle her dönemi ve her zamanı yakalayabilen eserlerdir. “Genellikle” tabirinin kullanılmasının nedeni ise romanın okuyucu üzerindeki inandırıcılığını kaybetme riskinden kaynaklanır.

Distopik romanlar gündelik yaşam, değer yargıları gibi birçok kavrama karşı farklı fikirler sunar ve bilinmeyen geleceğe yönelik düşünceleri ortaya koyar. Cesur Yeni Dünya (1931), Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949), Fahrenheite 451 (1951) ve Açlık Oyunları (2008) gibi eserlere bakıldığında Soğuk Savaş’ın getirdiği psikolojik değişimlerin ve teknolojik savaşların toplumdaki etkileri, iktidarların bu buhrandan kurtulabilmek için denediği çeşitli yöntemlerin sonuçları görülür.

Soğuk Savaş Döneminin Otomatik Portakal Üzerindeki Yansımaları

Tarihin en kanlı savaşlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı, Müttefik devletlerin başarısıyla sonuçlanmış ve dünya iki kutba ayrılmıştı: Bir tarafta liberal ve özgürlükçü Batı, diğer yanda baskıcı ve ekonomik gücü zayıf Doğu. Sosyal, toplumsal, psikolojik ve teknolojik birçok alanda yaşanan değişimlerle halkın savaş sonrası kendini yenileme çabası tekrar yerle bir olmuştu. Otomatik Portakal işte tam da bu yenilişin portresini çizmektedir. Soğuk Savaş’ın yaratmış olduğu kasvet hegemonyası özellikle gençler üzerinde etkisini yoğun şekilde gösterilmiştir. Eserde bu gençliğin temsili 15 yaşındaki Alex’dir.

Soğuk Savaş gençliği başıboş ve umutsuzdur. Genç kuşak artık yarını düşünmeksizin yaşar ve toplumun yeni koyduğu yasaları tanımamazlıktan gelir. Özgürlüğün vermiş olduğu gücün sınırını asla bilmemekle birlikte insanlara ve onların duygularına zarar vermekten kaçınmazlar. SSCB’nin Soğuk Savaş döneminde ekonomik gücünün zayıflarken ve dünya üzerinde tutunamaz hale gelirken Batı’nın liberal ve özgürlükçü bir anlayışı benimsemesi her ne kadar pozitif gözükse de özgürlük kavramının sınırlarının çizilmemesinden dolayı sorunlar meydana getirmiştir. Alex’in yaşadığı Avrupa dünyasında da tam olarak bu sınırsızlık yaşanmaktadır.

“Savaşacak bir şey kalmamıştı ki. Her şey armut piş ağzıma düş kıvamındaydı.”

Alex, içindeki şiddet eğilimini roman boyunca işlediği gasplarla, cinayetlerle ve tecavüzlerle göstermektedir. 3 arkadaşıyla birlikte kurduğu çete Alex’in emirleri doğrultusunda harekete geçmektedir.

Alex’in bir gazetede gözüne çarpan “Modern Gençlik” başlığı altındaki makalede, gençlerin bu halde olmasının nedeni olarak yetişkinleri sorumlu tutulur. Alex bu görüşü onaylar:

“Bir de Modern Gençlik’le ilgili (yani benimle, bu yüzden manyak gibi sırıtarak eğilip selam çaktım) çok uzun bir makale vardı, çok akıllı, kel bir herif yazmıştı. (…) Bu okumuş herif, beylik laflar ediyordu, aile disiplini noksanlığından ve masum gençlere, ühü ühü ühü diye ağlatıp merhamet dilendirene kadar dayak atıp o canı çıkasıcaları dilencilikten vazgeçirecek, cidden dehşet öğretmenlerin azlığından dem vuruyordu. Bütün bunlar salakçaydı ve beni güldürdü, ama insanın sürekli haberlerde çıkması hoş filandı, ey kardeşlerim. Gün geçmiyordu ki Modern Gençlik’le ilgili bir şeyler yazılmasın, ama bizim gazetede şimdiye kadar çıkmış en iyi şey, şık yakalı, moruk bir babalığın dindar biri olarak fikrince BUNUN ŞEYTANIN İŞİ OLDUĞUNU, şeytanın o gencecik masum bedenleri zapt ettiğini ve bunun sorumlusunun da savaşlı, bombalı, bir sürü saçmalıklı yetişkinler dünyası olduğunu söylemesiydi. Bu iyiydi.”

Henüz 15 yaşında bir genç olan Alex içindeki şiddet eğilimini roman boyunca işlediği gasplarla, cinayetlerle ve tecavüzlerle göstermektedir. 3 arkadaşıyla birlikte kurduğu çete Alex’in emirleri doğrultusunda faaliyet geçmektedir ve her biri tıpkı onun gibi şiddet yanlısıdır. Üyelerinin kendi aralarında kullandıkları Slav kökenli özel bir dil vardır. Bu dil “Nadsat” adıyla romanda geçer. Burgess çok yönlü bir yazardı. Kendisi yazar kimliğinin yanında aynı zamanda şair, besteci, eleştirmen, çevirmen ve dil bilimciydi. Nadsat, bir nevi “gençlik jargonu” olarak adlandırılabilir.

Nadsat dilinin Slav kökenli olması Soğuk Savaş Dönemi’nde SSCB’nin otoriter görünümünün bir yansıması olarak okunabilir. Henüz İkinci Dünya Savaşı sürerken ABD ve SSCB arasındaki görüş ayrılıklarının başlaması ve daha sonra SSCB’nin Doğu Avrupa’yı işgal ederek tüm dünyaya yayılma tehdidi romanda bu dilin toplum tarafından rahatsız edici görülmesine neden olmaktadır. Romanın orijinal dilindeki kelimelerinden örneklerle Nadsat dili şu şekilde açıklanabilir:

  • droog – kardeş, kanka
  • moloko – bıçaklı süt (çocukların içmemesi gereken cinsten bir içecek)
  • korova – inek
  • gulliver – kafa vs…

Alex, kötülüğün de iyilik gibi bir seçim olduğunu düşünür ve kendi seçimini kötü olmaktan yana kullanır:

“İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki? Madem kimileri iyi insan olmayı seçiyor, madem bundan haz alıyorlar, onlara hayatta karışmam, kimse de bana karışmasın. Ama bana karışıyorlardı. Üstelik kötülük bireye özgüdür, sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür ve bizleri yaratan bizim Tanrı’dır, hem de gururla ve keyifle yaratmıştır. Ama birey olmayan şeyler kötülüğe katlanamazlar, yani devlet ve yargıçlar ve okullar kötülüğe izin veremezler çünkü bireylere izin veremezler. Hem modern tarihimiz, bu büyük makinelerle savaşan cesur, küçük bireylerin öyküsü değil midir kardeşlerim? Bu konuda ciddiyim kardeşlerim. Ama yaptıklarımı sevdiğim için yapıyorum.”

Savaş sonrası özellikle 20-40 yaş arası kayıp verildiğinden Alex ve çetesinin genel hedefi yaşlılar olmuştur. Bilgi ve eğitime karşı olan gençlik, kitap okumayı ve kitap yazmayı gereksiz bir iş olarak görür. Bencilliğin, gurunun ve hegemonyanın üst seviyede olduğu bu dönemde Alex ve çetesinin soygun için yaşlı bir kadının eve gitmesi ve çete üyelerinin Alex’e duydukları nefretinin ortaya çıkmasıyla Alex, kanunun eline düşer.

Soğuk Savaş dönemindeki siyasi çatışmaların artmasından dolayı siyasal suçlular fazlalaşmıştır ve hükümet artık bununla baş edememektedir. Eserde ise insanların suç işlemelerini önlemek adına hükümet yeni bir teknik geliştirir. “Ludovico Tekniği” adıyla geçen bu teknikte kişinin göz kapaklarının sürekli olarak açık kalması sağlanarak şiddet ve cinsellik içeren filmler izlettirilir. Planlananlar kapsamında geliştirilen teknikte filmleri izleyen kişiye eşzamanlı olarak iğneler/çeşitli ilaçlar verilerek kişide mide bulantılara ve psikolojik rahatsızlıklar duymasına sebep olacak ve hükümet amacına ulaşmış olacaktır.

Hapiste daha fazla vakit öldürmek istemeyen Alex bu makineleşmeden kurtulmanın tek çaresini Ludovico Tekniği’nde gönüllü kobay olmakta görür. 15 günlük deney sonrası Alex serbest bırakılacaktı. Eski günlerdeki gibi olmanın hayalini kuran Alex’in planları hiç de tahmin ettiği gibi olmayacaktır. Deney sonucu artık kendi hür iradesiyle seçimler yapamıyordu, kötülüğü seçme özgürlüğü elinden alınmıştı. Yapmak istediği kötülüklerin düşüncesi bile vücudunda dayanılmaz ağrılara, mide bulantılarına sebep oluyordu.

“…Sonra Japon işkencesiyle ilgili çok pis bir filmi dikizlemek zorunda kaldım. 1939-45 savaşında geçiyordu ve askerler ağaçlara çivilenmişlerdi ve altlarına ateşler yakılmıştı ve taşakları kesilip koparılıyordu ve bir askerin kellesinin kılıçla uçurulduğunu bile dikizleyebiliyordunuz ve sonra kafası yere yuvarlandı ve ağzıyla gözleri hâlâ canlı görünüyordu, bu askerin vücudu cidden ortalıkta koşturdu, boynundan kan fışkırıyordu, sonra yere yığıldı ve bu arada Japonlar, durmadan, çok yüksek sesle güldüler. Artık, karnımdaki ve başımdaki ağrılarla susuzluğum korkunçtu ve hepsinin kaynağı beyazperde gibiydi. Bu yüzden cıyakladım: ‘Filmi durdurun. N’olur durdurun, n’olur! Artık dayanamıyorum.”

Romanda bahsi geçen deney, 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi doktorlarının Yahudiler üzerinde yaptıkları korkunç deneylerin ve gelişen teknolojinin bir yansıması olarak okunabilir. İnsanlar artık makineleşmiştir. Tıpkı Alex’e hapishanede ismi yerine “6655321” numarasıyla seslenilmesi gibi.

“Seni bir makine biçimine sokmuşlar. Seçme hakkını elinden almışlar. Toplumun kabullendiği davranış türlerine boyun eğmek zorundasın. Sadece iyilik yapmakla görevli küçücük bir makinesin. Buna göre müzik, cinsel ilişki, edebiyat ve her türlü sanat dinlendirici, zevk verici değil de, acı çektirici birer etken oluyorlar.”

Özgür düşüncenin hâkim olduğu bu dönemde işçi haklarını savunan bir parti, yapılanlara karşı Alex’ten yararlanmaya ve hükümeti devirmeye çalışmayı arzularlar. Bu parti, Alex üzerinde oynanan psikolojik oyunun etkilerini daha da arttırır ve Alex buna dayanamayarak intihar eder. İntihar girişimi sonrası bütün gazetelerde hükümetin yaratmış olduğu zarar sorgulanır. Bu nedenle hükümet, üzerindeki yükü dindirmek için Alex’i tekrar eski kötü haline döndürülür. İçişleri bakanının hastaneye gelerek Alex’e konunun üzerinin örtülmesi adına iyi bir gelecek vaat etmesiyle Alex bu teklifi kabul eder. Bu intihar girişimi halka işçi partisinin bir yaratısı gibi gösterilir ve tüm parti mensupları hapse alınır. Hastanedeki gazete fotoğrafçılarına Alex’le birlikte samimi pozlar veren bakan, hükümetin koltuğunu daha da sağlamlaştırmıştır.

Gündemini hiç kaybetmeyen romanlardan olan Otomatik Portakal, totaliter bir rejimlerin baskısı altında karanlığa sürüklenen tahmini bir gelecek senaryosudur. Kötünün ve iyinin birbirine karıştığı günümüz dünyasında insanın okurken kendisini sorgulamaya sevk eden bir başyapıttır.

Sözlerimi Alex’in sorusuyla bitirmek istiyorum:

“Tanrı’nın istediği iyilik mi yoksa iyiliği seçebilme şansına sahip olabilmek mi? Kötülüğü seçen biri gerçekte iyiliğe zorlanan birinden daha mı geçerli Tanrı’nın gözünde?”

Peki ya sizce?

____________________________________________________________________________________________________________________

Esra Koyuncu & Zekeriya Yazıcı

____________________________________________________________________________________________________________________

KAYNAKÇA

[1] Michael S. Roth, Trauma: A Dystopia of The Spirit, New York, Berghahn Books, 2005, s. 230.

[2] Nail Bezel, Yeryüzü Cennetlerinin Sonu (Ters Ütopyalar), 2. Baskı, Güldikeni Yayınları, Ankara, 2001, s. 7.

Yazan Esra

3 Comments

Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İyi İnsanlar Sineması

Kırk Yıllık Muhabbet