in

Schopenhauer, Güzelin Metafiziği 1

Bilmenin Bünyemizde Talep Ettiği Değişiklik

Bir ideanın kavranılması ancak bizde meydana gelecek bir değişimle mümkün olmaktadır. Bunun başlıca öğesi iradenin saf dışı bırakılarak nesneye saf yaklaşım sağlamaktır. Belirlenip bir forma sokulan bilgi bir köken olarak her hakiki sanat eserinin temelini oluşturmalıdır. İstekler veya heyecanlar beynin kavrama yetisinin kuvvetli şekilde uyarılmasından kaynaklanır. Bilincimizin bir yanı ne kadar öne çıkarsa ‘şeylerin’ bilinci veya kavrayış bilgisi o kadar kusursuz ve nesnel hale gelir. Nesnenin ne kadar fazla bilincindeysek öznenin o kadar az bilincinde oluruz. Bilincimizi ne kadar işgal ederse dış dünya kavrayışımız o kadar zayıf ve kusurlu olur.

Beyin ne kadar gelişmiş ve enerjik ise sonuç o kadar iyidir. Saf iradesiz bilgi için kendi bilincimizin kaybolması zorunludur. Biz dünyayı bütünüyle nesnel bir biçimde ancak ona ait olduğumuzu bilmediğimizde kavrarız. Ne kadar az kendimizin bilincinde olursak her şey o kadar güzel görünür. Estetik hazzı oluşturan iki unsurdan biri budur. İrade tekrar üstünlüğü ele geçirdiğinde onunla birlikte rahatsızlık, huzursuzluk oluşur. İrade zihinsel yoldan istek, duygu, duygulanım ve kaygılarla bilincimizi tekrar doldurduğu kadarıyla huzursuzluk ortaya çıkar. Çünkü irade öznellik ilkesi olarak her yerde bilginin karşıtıdır.

Soyut düşünme ve okumanın esasen daha geniş anlamda başka şeylerin bilincine, dolayısıyla zihnin yine de dolaylı olarak, yani kavramlar aracılığıyla kullanımına ait olduğuna dikkat çekiyorum. Kavramlar akıl melekemizin suni ürünüdürler. Bir tasarlama işidirler. Zihnin her türlü soyut kullanımında irade de etkilidir. Dikkati yoğunlaştırır, dolayısıyla bu her zaman bir çabayla ilgilidir ve böyle bir çaba iradenin devreye girmesini mecburi kılar. Bilgi irade tarafından bozulur. Yani ortaya çıkan ideaları ancak onlara ilgi duymadığımızda, irademizle herhangi bir ilişki içinde bulunmadıklarında kavrayabiliriz. Bundan da ‘şeylerin’ idealarının bize gerçekliğe kıyasla sanat eserinde daha kolay hitap ettiği çıkar. Bizim bir resimde veya bir şiirde sadece seyrettiğimiz şey irademizle her türlü ilişki ihtimalinin dışında durur;çünkü o zaten kendi başına sadece bilgi için vardır ve doğrudan sadece ona hitap eder.

Sanat eseri estetik hazzın temelini teşkil eden ideaların kavranmasını büyük ölçüde kolaylaştırır. Bunun sebebi sadece sanatın öze ait olanı ön plana çıkarıp özle ilişkisi olmayanı dışarıda bırakarak ‘şeyleri’ daha açık ve karakteristik biçimde sunması değildir, bu sayede ‘şeylerin’ gerçek doğasının bütünüyle nesnel biçimde kavranması için gerekli olan iradenin mutlak sessizliğine en büyük kesinlikle erişilmesi de bunda aynı ölçüde etkilidir. Böyle bir sessizliğe kavranılmış nesne iradeyle ilişkisi olabilecek ‘şeylerin’ alanının bütünüyle dışında yer aldığında erişilir,  çünkü o gerçek bir şey değildir,  sadece bir resim veya suretten ibarettir. Duyu yoluyla kavranılan nesneler söz konusu olduğunda buna resimsi,  sadece düşgücünde görülenlerin durumunda ise şiirsel denir. Her güzel resim ,  her halis şiir resmettiği ruh halinin damgasını taşır. Her güzel eserin , her derin veya büyük düşüncenin püf noktası bütünüyle nesnel bir kavrayıştır. İradenin tam sessizliğidir.

Bu hayatta her durum, her kişi, her sahne ilgi çekici, keyif verici ve imrenilesi olmak için sadece salt nesnel biçimde kavranılmaya ve ister fırça darbeleriyle ister sözcüklerle bir tasvir ya da taslağın konusu olmaya muhtaçtır.

Dünyanın ve hayatın dolayımsız kavranışında biz ‘şeyleri’ genellikle ilişkileri itibariyle ve dolayısıyla mutlak değil izafi öz ve varoluşlarına göre düşünüp değerlendiririz. Evleri, gemileri, makineleri ve benzeri şeyleri amaçlarına ve bunlara uygunluklarına göre;insanları bizimle ilişkileri varsa buna, yoksa birbirleriyle ilişkilerine, konumlarına ve mesleklerine, belki bunlara uygunluklarına göre görüp değerlendiririz. Bu şekilde söz konusu değerlendirmenin doğruluğu artar ve kapsamı genişler, ama niteliği ve doğası bakımından aynı kalır. Çoğu durumda ve kural olarak herkes bu düşünme ve değerlendirme yöntemine teslim olur;hatta insanların çoğunun elinden başkası gelmez, sezgisel kavrayış yeteneğimizin gücünün geçici olarak arttığını tecrübe edersek derhal ‘şeyleri’ farklı bir gözle görürüz, çünkü artık onları bağlantılarına göre değil, kendileri itibariyle ve kendi başlarına neyseler o olarak görürüz;ardından mutlak varoluşlarını da kavrarız.

Başarılı bir netice ile keyiflendiğimizde nasıl dünyanın parlak bir renge ve gülen bir çehreye büründüğünü, buna karşılık üzerimizde mutsuz ve endişeli bir hal ağır bastığında nasıl karanlık ve kasvetli hale geldiğini hatırlayalım. Nasıl ki, özel nefret veya sevgi durumunda irade sayesinde tasavvurun bozulması olağan ise, irademizle yani istek veya isteksizliğimizle hatta uzak bir ilişkisi bile bulunan her objede daha az derecede bu çarpıtma mevcuttur. Ancak irade peşinde koştuğu ‘şeylerle’ birlikte bilinci terk edip de zihin özgürce kendi yasalarını takip ettiğinde ve saf özne olarak nesnel dünyayı yansıttığında, ancak o zaman ‘şeylerin’ renkleri ve biçimleri tam ve doğru görünür. Hakiki sanat eserleri ancak böyle bir kavrayıştan kaynaklanabilir;bunların kalıcı değeri ve her devirde her yerde gördükleri takdir sadece salt nesnel olanı sergilemelerinden ileri gelir.

Gözlerimizin önüne serilen doğa elbette kendisini çok farklı şekilde farklı zihinlerde sergiler ve nasıl ki her bir kimse onu görüyorsa fırça veya kalemle, sözcüklerle veya sahnede jestlerle ancak onu tekrar edebilir. Nesnellik kendi başına bir kimseyi sanatçı olmaya başarmaya götürür;fakat bu ancak kökünden , iradeden ayrılan zihinle, onun özgürce hareket etmesiyle  mümkün olur.

Zihinleri kavrayış gücü bakımından henüz taze bir enerjiyle çalışan gençlere doğa çoğu kez kendisini tam bir nesnellikle, kusursuz bir güzellikle gösterir. Fakat böyle bir bakışın zevki kimi zaman nesnelerin sunduğu sıkıntı verici yansımayla gölgelenir ve kendilerini böyle bir güzellik içinde sergilemeleri de onunla ilgisini çekebilecek veya zevk verebilecek kişisel bir ilişki içinde değildir. Gençlerin bu görüşü ıstırapla kaybettiği iradeyle en küçük ilişki sonucunda ortadan kalkabilir. Bu durumda ona haz veren bütün büyü, her ne kadar belli bir ıstırap karışımıyla değeri düşmüşse de artık var olmayacaktır. Ayrıca aynı şey her çağ ve her ilişki için de geçerlidir;şimdi bize keyif veren bir manzaradaki nesnelerin güzelliği, eğer bunlarla her zaman bilincinde olduğumuz ve öyle kaldığımız kişisel ilişkiler içinde olsaydık kaybolurdu. Her şey ancak bizi ilgilendirmediği kadar güzeldir. Hayat asla güzel değildir, hayatın tabloları, yani sanat ve şiirin başkalaştıran aynasındaki tablolar, özellikle gençlikte, onu henüz tanımazken güzeldir.

Bir Yorum

Cevap Yazın
  1. “… İşte bu yüzden şairler şarabı, bal şarabını, uyuşturucuları, kahveyi, çayı, afyonu, sandal ağacı tütsüsünü, tütünü ve cana zindelik katan herhangi bir şeyi severler. Bütün insanlar ellerinden geldiğimde bunlardan yararlanırlar, kendi güçlerine olağanüstü bir güç katmak için. Bu amaçla sohbete, müziğe, resimlere, heykele, dansa, tiyatrolara, seyahate, savaşa, kalabalıklara, yangınlara, avcılığa, siyasete, aşka, bilime, sarhoş olmaya değer verirler.
    Bütün bunlar gerçek abıhayatın daha kaba ya da daha ince yarı mekanik ikameleridir ve zihni, hakikate daha çok yaklaştırarak kendinden geçirirler. İnsanın boşluğa geçişini, merkezden uzaklaşma eğilimini destekleyen tali yollardır, içine hapsolduğu bedenin gözetiminden, tıkıldığı insan ilişkileri kodesinden kaçmasına yardım ederler. Bu yüzden, ressamlar, şairler, müzisyenler, oyuncular gibi.”
    Ralph Waldo Emerson-İnsanın Görkemi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Kısaca Sanat Akımları

Kaos Filmi, Paolo-Vittorio Taviani