in , , ,

Pis Okurun Notları (86-96)

 

86.) Pis Okurun Notları’nın Haziran 2019’da yayınlanan bölümünü, “Sevgili dostlar, bir süre yolda olacağım. Sonbaharda Pis Okurun Notları’na devam etmek dileğiyle, yazılarıma ara veriyorum.” cümleleriyle sonlandırmıştım.

Yukarıdaki satırları yazdığım günlerde bir yandan, iki aya yakın sürmesini planladığım yolculuğun rotasını çıkarmaya çalışıyor diğer yandan da Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası isimli otobiyografisini okuyordum. Frankfurt’tan başlayacağım kesinleşmişti ama sonrasına bir türlü karar veremiyordum. Kitabı okudukça Dünün Dünyası’nın aslında bana bir rota önerdiğini fark ettim.

Zweig, yaşamı boyunca epeyce seyahat etmiş bir yazar. Dünün Dünyası’nda da yolculuklarını uzun uzun anlatıyor. Rota çıkarmak için uğraştığım günlerde Zweig’ın yaşamında önemli yeri olmuş ve benim daha önce gitmediğim noktaları tespit ederek en azından bu kentlerden başlayabileceğimi düşündüm. Bu çerçevede, Zürih, Münih ve Salzburg rotama eklediğim şehirler oldu.

Zweig, 2. Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerdeki Zürih’i şu cümlelerle anlatıyor: “(…) Dağların gölgelediği bir göl kıyısında bulunan bu kenti, asil biraz da muhafazakâr kültüründen dolayı hep sevmişimdir. Ancak İsviçre’nin, savaşan devletlerin ortasında barışa sahip bir ülke olması sayesinde, Zürih uykusundan uyanmış, birdenbire Avrupa’nın en önemli kenti, bütün fikir adamlarının buluşma noktası olmuştu.” (s. 319)

Bu ve bunun gibi onlarca cümlenin etkisiyle Zürih’i rotama ekledim. Bu sayede Zweig’ın adını andığı veya anmadığı onlarca yazarın yürüdüğü sokaklarda dolaştım; Zweig, Goethe,Lenin,Troçki,James Joyce,Herman Hesse,Mata Hari, Einstein,Wagner gibi isimlerin uğrak yeri olan Odeon Cafe’ye uğradım.

Gezimin Münih ayağında Zweig’ın hayatının hızla yokuş aşağı gitmesine ve sonunda intiharına neden olacak olayların içinde en belirleyicilerden biri olan Kristal Gece’nin fitilinin ateşlendiği noktaya gittim.

9 Kasım 1938’de Joseph Goebbels bu noktada, Nazi partisi yandaşlarına yönelik ateşli bir Yahudi karşıtı konuşma yapar. Devamında başlayan ırkçı saldırılar nedeniyle onlarca Yahudi hayatını kaybeder, on binlercesi tutuklanır ve toplama kamplarına gönderilir.

Hiç kuşkusuz, Dünün Dünyası’nı okuyarak rotama eklediğim kentlerin benim için en önemlisi Salzburg’du. Salzburg hakkında aklımda kalan bilgi kırıntıları, Thomas Bernhard’ın Yok Etme ve Bitik Adam, gibi kitaplarında okuduğum nefret dolu cümlelerdi.

“Bugün en ücra köşelerine kadar yeniden boyanan Salzburg kenti, yirmi sekiz yıl önce olduğundan daha da iğrençleşti ve o zaman olduğu gibi şimdi de insanın içindeki her şeye karşı ve onu zamanla çökertiyor.

Salzburglular da iklimleri gibi her zaman korkunçtular, bugün de bu kente gittiğimde bu savımın doğruluğu onaylanmakla kalmıyor, her şeyin daha da korkunçlaştığı görülüyor. Ne var ki, bu düşünce ve sanat düşmanı kentte Horowitz’in öğrencisi olmak en büyük kazançtı.

(…) henüz çok geç olmadan çekip gitmek zorundadır, burada yaşayan ahmaklar gibi olmak istemiyorsa, bu ruh hastası, ahmaklıklarıyla henüz kendileri gibi olmayan her şeyi öldürmek isteyen Salzburglular gibi olmak istemiyorlarsa.”

Yukarıdaki alıntılar Sezer Duru’nun çevirisi ile yayımlanan Bitik Adam” isimli romandan.

“Salzburg, Avusturya’daki bütün küçük kentler arasında bana en uygun olanı gibi geliyordu, sadece doğal güzellikleriyle değil, coğrafi konumu bakımından da çok uygundu (…) dağları ve tepeleriyle Alman düzlüklerine doğru uzanan Alpler’in son yamacında yer alan romantik ve kendi halinde bir eski zaman kentiydi.”

Yukarıdaki paragraf ise Dünün Dünyası’ndan. Biraz daha zaman ayırsam her iki kitaptan da Salzburg’u göklere çıkartan ya da yerin dibine sokan onlarca cümle daha bulabilirim.

Bakalım Salzburg hakkında ben ne düşüneceğim, diyerek yola çıktım ve normalde iki günde gezilebilecek bir şehir olan Salzburg’a fazladan üç gün daha ayırdım. Bu üç günde Zweig’ın uzun yıllarını geçirdiği ve en önemli kitaplarını yazdığı evin bulunduğu Kapuzinerberg’deki tepeye tırmandım, Bernhard’ın ve Zweig’ın da dolaştığını varsaydığım sokaklarda yürüdüm, Mozart’ın evlerini ziyaret ettim.

Doğal olarak benim bulduğum Salzburg ne Zweig’ın satırlarındakine ne de Bernhard’ın satırlarındakine benziyordu. Yine de bu iki ustayı düşünerek anılarına kadeh kaldırmak güzeldi.

87.) Ustaları düşünerek anılarına kadeh kaldırmak demişken Paris’teki Pere Lachaise mezarlığını anmadan olmaz.

Görenler bilir, bu mezarlık ölülerin gömüldüğü alelade bir yer değil bir çeşit açık hava müzesi gibi tasarlanmıştır. Haritaları satılır, gezmek için özel rehberli turlar düzenlenir ve sabahtan gezmeye başlasanız bile her ustanın mezarı başında birkaç dakika geçireceğinizi öngörürsek, tamamını bir günde bitirmeniz mümkün olmaz.

Benim amacım, sevdiğim yazarları ziyaret etmekti. Giderken birkaç şişe Fransız şarabını da beraberimde götürmüştüm. Öncelikle Yılmaz Güney, Ahmet Kaya ve Jim Morrison’ın mezarları başında, anılarına kadeh kaldırdım. Sonrasını ise akışına bıraktım. Bir kadeh Oscar Wilde için, bir kadeh Sadık Hidayet için, bir kadeh Marcel Proust için, bir kadeh Balzac için, Bir kadeh La Fontaine için derken gün akşam oldu ve mezarlık görevlisi kapanma saatinin geldiğini söyleyip çıkmamı istedi. Edith Piaf’ı bulamamıştım ama son kadehimi de onun şerefine içmeyi ihmal etmedim.

88.) Gelmiş geçmiş en sert ve zorlu üsluba sahip yazarlardan birisi olan Thomas Bernhard, 12 Şubat 1989’da hayatını kaybeder ve Viyana’da Grinzinger Friedhof isimli mezarlığa defnedilir.

Bernhard, yaşamı boyunca yazdığı çoğu kitabında; sanat çevreleriyle, Avusturya devletiyle, Avusturyalılarla, Salzburg’la Viyana’yla, bürokratlarla, kısacası neredeyse tüm insanlıkla derin bir hesaplaşma içindedir ve bu hesaplaşmayı yaparken lafını esirgemez. Bu tutumunu gösterir birkaç paragrafını yukarıda alıntıladım.

2016 yılında Viyana’ya yolum düştüğünde ustanın mezarını ziyaret etmek için sözünü ettiğim mezarlığa bir Pazar günü gittim. Günlerden pazar olduğu için mezarlıkta görevli yoktu. Elimde mezarın bulunduğu bölümü belirten numaralarla, girişte sağdaki haritayı kontrol edip aramaya başladım.

Kendime göre doğru yolda ilerlerken küçük bir koru olarak düşünebileceğimiz mezarlıkta, bir çiçek öbeğinin yanından geçmem gerekti. Büyük bir sessizlik içindeki mezarlıkta bu çiçek öbeğinin yanından geçerken yüzlerce arının vızıltısı, yavaş yavaş öfkeli bir uğultuya dönüşmeye başladı. Birkaç gözcü arı hafifçe yükselip bana doğru seğirtince tedirgin olmuş ve gerisin geri dönmüştüm. Aynı yolu diğer taraftan dolaşıp çiçek öbeğine yakın bir noktada Bernhard’ın mezarını belki kırk dakika aramama rağmen bulamamıştım. Tam geri dönmek üzereyken aradığım mezarı görmüş ve ustaya saygılarımı sunabilmiştim.

Ayrılırken mezarı neden bulamadığımı anlayabildim. Çünkü mezar, beni tedirgin edip yolumu değiştirmeme neden olan öfkeli arı kolonisinin hemen yanındaydı.

Bu detayı fark edince gülümsememe engel olamadım ve yavaş adımlarla mezarlıktan uzaklaştım.

89.) Pis Okurun Notları’nı takip edenlerin artık aşina olduğu varsayımsal okurumuz, yazarın ruhu ile yattığı mezarlığın en uyumlu olduğu yer neresi diye soracak olsa, hiç düşünmeden Kafka ve Prag’daki Yeni Yahudi Mezarlığı derim.

Yeni Yahudi Mezarlığı’na güneşli bir günde gitmeme rağmen içeri girdiğim andan itibaren üzerime çöken kasvet duygusundan kurtulamamıştım. Üstüne bir de Kafka’nın babasının, Kafka’nın üzerine gömüldüğünü yazan mezar taşını okuyunca üzerime çöken kasvet daha da artmıştı.

Kafka okurları, Franz Kafka ile babası arasındaki gerilimli ilişkiyi az çok bilirler. Kafka’nın öldükten sonra bile babasından kurtulamadığını görmek oldukça tuhaf bir deneyimdi.

90.) Milan Kundera sayesinde Prag, daha görmeden sevdiğim kentlerden olmuştu. Gülüşün Ve Unutuşun Kitabı, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği gibi çok sevdiğim romanlar beni Prag’a yöneltmişti. Prag’ın tarihi bölgesindeki daracık sokakları, meydanı gezerken Kundera’nın satırlarını hatırlamaya çalışmış, o satırları okurken zihnimde canlanan Prag ile gördüklerimi kıyaslamıştım.

91.) Bizim kısaca Don Kişot dediğimiz kitabın orijinal adı, El Ingenioso Hidalgo Don Quijote De La Mancha’dır. Kitabın tamamını dilimize aktaran büyük çevirmen Roza Hakmen, Türkçe çeviriyi La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote olarak yapar.

Castilla-La Mancha, İspanya’nın on dokuz özerk bölgesinden biridir ve başkenti Toledo’dur. Bu nedenle Toledo, Don Quijote ile özdeşleştirilir.

Toledo’ya ilk gittiğimde neredeyse bin yıldır dokunulmadan günümüze ulaşmış bir ortaçağ şehri bulduğumda önce epeyce şaşırmış sonra da sokaklarını keyifle dolaşmaya başlamıştım. Hemen her köşe başında bulunan hediyelik eşya dükkânlarındaki Don Quijote bibloları, takıları, resimleri vs. önce tadımı kaçırsa da zamanla onları görmezden gelmeyi başararak Cervantes’i ve Don Quijote’yi düşünmüş; dört yüz yıldan fazla bir zamandır sürekli okunan bir kitabın ruhuna bir adım daha yaklaştığımı hissetmiştim.

92.) Yazarlar, kitaplar, kentler ve mezarlıklar üzerine yazmaya çalıştığım bu nüshaya; Mann’ın Venedik’inden, Rushdie’nin Keşmir ya da Mumbai’sine, Pamuk’un, Tanpınar’ın İstanbul’una kadar onlarca yeni madde ekleyebilirim. Ancak sanıyorum, bir okur olarak kitapların “yol” deneyimimi nasıl şekillendirdiğini anlatmak için bu kadarı yeterli.

93.) Zweig’ın Dünün Dünyası isimli kitabı, bir yandan yolculuk planlarıma yön verirken diğer yandan da gerek üslup gerekse içerik olarak son derece doyurucu bir okuma süreci sundu. Bu nedenle notlarımın bu bölümünde bir uyarlamaya değil, Zweig’ın yaşadıklarını daha iyi anlamamıza yardımcı olacağını düşündüğüm iki belgesele yer vermek istiyorum.

94.) İlk belgesel 2018 tarihli ve Peter Jackson imzalı bir yapım. They Shall Not Grow Old ismini taşıyan yapım, 1. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında çekilmiş görüntülerin çok başarılı bir biçimde yenilenmesi ile oluşturulmuş. Yenilenen görüntülere BBC arşivlerinden alınan ve cephede savaşmış askerlerin yaşadıklarını anlattıkları ses kayıtları eklenmiş ve ortaya bugüne kadar izlediklerimizden son derece farklı bir yapım çıkmış.

Filmin Künyesi:

They Shall Not Grow Old

Yönetmen: Peter Jackson

Ülke: Birleşik Krallık, Yeni Zelanda

Süre: 99’

IMBD: https://www.imdb.com/title/tt7905466/

95.) Zweig’ın intiharı ile sonuçlanan süreci başlatan temel olay hiç kuşku yok ki II. Dünya Savaşı.

  1. Dünya Savaşını anlatan sayısız kitap yazıldı, film ve belgesel çekildi.

Çekilen belgesellerin içinde, kanımca en önemlilerinden biri 1973 tarihli The World at War isimli yapımdır. 26 bölüm halinde yayınlanan ve toplamda yirmi saati aşkın süresiyle izleyiciden biraz sabır ve emek isteyen bu yapımın en önemli özelliği, II. Dünya Savaşı’nda önemli kararların alınmasında ve uygulanmasında bizzat yer almış önemli siyasetçilerin, komutanların ve askerlerin ağzından, yaşananları dinlememize olanak sunması. Bugün hiçbirinin hayatta olmadığını varsayabileceğimiz bu tanıklar, belgesel boyunca olan biteni kendi açılarından anlatıyorlar. Tanıkların anlatımı, arşiv görüntüleriyle destekleniyor ve bir dış ses de bilgileri toparlayarak seyircilere sunum yapıyor.

Filmin Künyesi:

The World at War

Yönetmenler: Hugh Raggett, John Pett, David Elstein

Senaryo: Peter Batty, Neal Ascherson, Laurence Thompson

Ülke: Birleşik Krallık

Süre: 26 x 55’

IMBD: https://www.imdb.com/title/tt0071075/

96.) Alışveriş Sepeti

Bu nüshanın odak kitabı Dünün Dünyası olduğuna göre, Alışveriş Sepeti kısmına, Dünün Dünyası’nı tamamlayacak bir kitabı almak istiyorum.

Sebastian Haffner Nazilerin iktidara geliş sürecine ve sonrasında yaptıklarına sıradan bir vatandaş olarak tanık olmuş bir isim. Ülkesinde nefes alamaz duruma gelince 1938’de İngiltere’ye iltica eder ve gazetecilik yapmaya başlar.

1939’da Bir Alman’ın Hikâyesi, Hatırladıklarım (1914-1933) isimli kitabı yayımlanır. Söz konusu kitap, 2018’de Hulki Demirel’in çevirisi ile İletişim Yayınları tarafından dilimize kazandırılır. Kitap, Mayıs 2019’a kadar beş baskı yapar.

Yayınevi, Bir Alman’ın Hikâyesi’nin arka kapağında şu bilgileri veriyor:

“Nazilerin adım adım iktidara gelişini, “Yok canım, hiç olur mu?” denenlerin gerçek oluşunu yaşayan, sıradan bir Alman’ın tanıklığı… Politik olmayan, sertleşen siyasi mücadeleyi korunaklı bir konumdan izleyen, “Bana dokunmazlar,” diyen birisiyle karşı karşıyayız. Bu totaliter iktidarın nasıl herkese, her şeye, hayatın her alanına dokunduğunu yavaş yavaş, ürpererek fark ediyor, soluğu daralıyor. Bu kitap, o ürpertinin hikâyesi. Bir Alman’ın Hikâyesi, Nazizmi/faşizmi, teorik metinlerin ve tarih kitaplarının aktarmaya pek muktedir olamayacağı bir derinlik ve duyguyla anlamamızı sağlayan bir anlatı.”

İlk elde, Bir Alman’ın Hikâyesi’ni edineceğim. Eğer kitap beklentimi karşılarsa aynı yazarın Temmuz 2019’da yayımlanan kitabı, Hitler Üzerine Notlar’ı da okumayı düşünüyorum.

 

 

Yazan Onur Uludoğan

1978 yılının sıcak bir yaz gününde dalga seslerinin duyulabildiği bir hastanede dünyaya geldiği rivayet olunur.

Bir türlü ehliyet sınavını geçemediği için korsan taksi şoförlüğü, değişen telif yasaları sayesinde korsan CD satıcılığı, Allah vergisi sesi nedeniyle pavyon şarkıcılığı, pasifist düşünce yapısını bahane ederek bar fedailiği, pimpirikli kişiliği yüzünden de torbacılık gibi alanlardaki kariyer fırsatlarını yeterince değerlendiremedi.

İki yıl okurum diyerek başladığı üniversite yaşamını on üç yıl sonra bitirebilmesi belki de kayda değer tek başarısıdır.

onuruludogan@gmail.com

Yorumlar

Cevap Yazın
    • Toplamda altmış bölüm civarında olmasını planladığım gezi yazılarımın bir bölümünü kaleme aldım. Bu yazılarda, Paris’e giderseniz Eyfel Kulesi’ni mutlaka görün, minvalinde basmakalıp bilgilerin dışında kalan kimi noktalara değinmeye çalıştım. Zamanla gezme hızım, yazma hızımın gerisinde kalınca bu yazılar biraz yavaşladı ama gün gelecek, tamamlanacaklar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Comments

comments

Günümüzün Tiyatrosu

Jack London’ın Romanından Uyarlanan Martin Eden’den İlk Fragman