in , ,

Pis Okurun Notları (148 – 155)

148.) (Bir) Reklam

İlk romanım Günce / Bir Yenilgi, 2016’da yayımlanmıştı. Kitapta, insanın ergenlikten sonraki en zor dönemi olduğunu düşündüğüm, üniversiteden mezun olduktan sonraki ilk yılı, yeni mezun bir gencin üzerinden anlatmaya çalışmıştım.

Kitap yayımlandıktan sonra yaptığım bir söyleşide, kitapla ilgili, “Günce / Bir Yenilgi, bu bahsettiğim arkadaşlarımın gözlerindeki ışıltıyı kaybedenleri için yaktığım bir ağıttır.” ifadesini kullanmıştım.

Aradan dört yıl geçti ve ikinci kitabım “Arızalı İlişkiler Ansiklopedisi” yayıma hazır durumda. Siz bu satırları okurken muhtemelen raflardaki yerini almış olacaktır.

Kitapta dokuz öykü yer alıyor. Adından da anlaşılabileceği gibi epeyce arızalı olayların anlatıldığı öyküler bunlar. Sözü fazla uzatmadan kitabın arka kapak yazısını buraya bırakıp kenara çekileyim:

“Arızalı İlişkiler Ansiklopedisi’nin yazarı “onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine” ifadesi ile biten masallar yazmayı çok isterdi.

Denedi. 

Başaramayınca “çalıştığı yerden” yazmaya karar verdi. 

Arızalı İlişkiler Ansiklopedisi’nde, aşkın peşinde Çorum’dan Bergen’e; Berlin’den Londra’ya, İstanbul’a, İzmir’e savrulan insanların öykülerini okuyacaksınız. “ 


148.1.) Arızalı İlişkiler Ansiklopedisi’ni yazarken olabildiğince görsel bir dil tutturmaya çalıştım. Eğer başarabildiysem öykülerin sinematografik bir yapısı olmalı. Bu durumu göz önünde tutarak kitap için bir soundtrack oluşturdum. Kitabın ruhuna dair ipuçları elde etmek isteyenler veya öyküleri yazarken kafamda dönüp duran müziklerin ne olduğunu merak edenler için link şu:

https://open.spotify.com/playlist/2jlqg9sG0U3vr3aBJSZwKo?si=Qr19t6PuRSiNWosiuCyqRg

Yukarıda bahsettiğim söyleşinin tamamına ulaşmak isteyenler şu bağlantıyı kullanabilirler:

http://aylaklemur.blogspot.com/2016/06/soylesi-notlari.html

 

149.) Selahattin Demirtaş, Leylan, Dipnot Kitap, Roman

Demirtaş’ın ilk kitabı Seher yayımlandığında bir kenara şu cümleleri not almışım:

“Demirtaş,  yüzünden ve yüreğinden eksik etmediği gülümsemesiyle devlete resmen “nanik” yapıyor bu kitabıyla. Çok da iyi yapıyor. 

Seher’deki öykülerin handikapları var elbette. Kimi zaman basmakalıp bir çizgiye oturuyorlar ancak özellikle mizahi öyküleri bence önemli.”

Araya başka kitaplar girince, Demirtaş’ın ikinci kitabı Devran’ı atladım. 2020 gelip de Leylan yayımlandığında ise kitabı bir an önce alıp okumaya karar vermiştim.

Selahattin Demirtaş, Türkiye siyasetinde adı anılması gereken ve önemli kırılma anlarında etkili olabildiğini ispatlamış bir figür. Leylan da bu etkili siyasetçinin hayata bakış açısını, kendine dert edindiği konuları ve siyasi çizgisini özetlediği bir çeşit manifesto olarak okunursa önemli bir kitap.

Bununla birlikte, sınırlarımızı edebiyat eleştirisi içinde tuttuğumuzda son derece yetersiz bir romanla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim.

Leylan, temel olarak iki ana bölümden oluşuyor.

İlk bölümde, Diyarbakırlı bir Kürt gencinin büyüme hikâyesini okuyoruz. Bu genç, bir yanda kimliğini yok sayan sistemin içinde var kalmaya çalışırken diğer yandan da âşık olduğu kadının başka erkeklerle evlendirilmesini engellemeye çalışıyor.

İkinci bölümde ise kamudan ihraç edilmiş bir akademisyenin ve çevresindekilerin yaşadıklarını okuyoruz.

Kitabın temel sorunu, bu iki bölümün birbiri ile hiç alakasının olmaması. Demirtaş, ilk bölüm ile ikinci bölümü ince bir teyelle birbirine bağlamış ama bu teyel, iki hikâyenin neden tek bir roman olarak bize sunulduğunu açıklamıyor. Kitabın ilk bölümü, Demirtaş’ın sonraki öykü kitabında yer alsa hem harcanmamış olacak hem de Leylan’ı zedelememiş olacaktı.

Hayat Hep Yarımdır isimli ikinci bölüm tek başına yayımlansa yaklaşık 200 sayfalık müstakil bir kitabı oluşturacak hacimde. Yazar ve yayınevi neden böyle bir tercih yapmış, anlayamadım.

İki bölümün birbiri ile olan bağsızlığını bir kenara koyup değerlendirdiğimde; Leylan adını hak eden ilk bölümden, Seher’de okuduğum öykülerdeki tadı aldığımı söyleyebilirim. Yerinde bir mizah, toplumsal sorunlara getirilen ironik bir yaklaşım ile zenginleştiriliyor ve ortaya ortalamanın üstünde bir öykü çıkıyor.

Kitabın roman olarak adlandırılmasını sağlayan Hayat Hep Yarımdır ise ihraç edilmiş akademisyenlerin sorunlarından yola çıkarak içinde bulunduğumuz siyasi iklime dair önemli çıkarımlar yapmaya çalışıyor. Dönemin ruhunu anlamak isteyen bir araştırmacı için önemli belgelerden bir olarak düşünebileceğimiz bu nokta; Demirtaş’ın kahramanlarını derinleştirememesi, romanı basit ve yapay diyaloglar üzerine inşa etmesi ve kitapta anlatılan hemen her karakterin birbirinin tekrarı olmaktan öteye gidememesi nedeniyle Leylan’ı bir hayli zayıf düşürüyor.

Leylan’ın bir diğer handikabı da Yeşilçam filmlerini hatırlatır bir kahraman yelpazesine sahip olması. Kitabın kötü adamları olarak sunulan yöneticiler bir kenara bırakılırsa romanın merkezini oluşturan tüm kahramanlar özünde iyi insanlar. İçine düştükleri hataları biliyorlar ve mertçe bir tutum sergileyerek eninde sonunda bu hatadan dönüyorlar. Romanın merkezinde yer alanlar ne denli büyük bir sürprizle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar olgun bir tavır sergiliyor ve beylik laflar ederek yeni duruma uyum sağlıyorlar.

Hayat Hep Yarımdır’ı oluşturan bir diğer unsur da romanı bilimkurgu kategorisine sokuyor. Deneysel bir tedavi için Zürih’e götürülen Bedirhan’ın zihnine bağlanma ve onun iyileşmesini sağlamaya çalışma, kâğıt üstünde çok iyi bir fikir gibi duruyor. Uygulamaya geçildiğinde ise iletişime geçtikleri zaman Sema ile Bedirhan’ın diyalogları Demirtaş’ın dile getirmek istediği fikirleri aktarmaktan öteye geçemiyor. Bir siyasetçinin önemsediği şeyleri görmek açısından önemli ama edebi kriterlerle değerlendirildiğinde son derece yavan bir anlatımla karşı karşıya kalıyoruz.

150.) Javier Marias, Beyaz Kalp, Çeviren: Bülent Kale, YKY, Roman

Javier Marias; adı son yıllarda Nobel Edebiyat Ödülüyle birlikte anılan, benim de bir türlü hangi kitabını okusam diye karar veremediğim yazarlardan. Yazarın başyapıtı olduğu söylenen Yarınki Yüzün üçlemesini edinip bir kenara koyalı çok oldu ama toplamda 1000 sayfayı aşan üçlemeye bir türlü başlayamadım.

YKY 2015’ten itibaren Marias’ın diğer kitaplarını yayımlamaya başladığında ise Yarınki Yüzün serisini bitirmeden onları edinmemeye karar vermiştim. Baktım ki üçlemeye bir türlü başlamıyorum, Beyaz Kalp ile Marias’ın edebi dünyasına giriş yapmaya karar verdim.

Beyaz Kalp’e başlamadan, Marias’ın çoğu kitabının başkahramanının çevirmen olduğunu ve basit olaylar etrafında gelişen kurgunun derinlemesine çözümlemelerle zenginleştirildiğini öğrenmiştim.

Beyaz Kalp, bu ön bilgiyi doğrular nitelikte bir roman. Kitap, uluslararası toplantılarda çevirmenlik yapan Juan’ın kendisi gibi çevirmen olan Luisa ile evlenmelerinin ardından yaşadıklarını anlatıyor. Birinci tekil şahıs anlatıcıya sahip olan Beyaz Kalp, sık sık geri dönüşlerle ilerliyor ve sarmal bir şekilde sunulan anlatı, derinlemesine çözümlemelerle derinleştiriliyor.

Juan, mesleğinin de etkisiyle devamlı etrafını dinleyen ve görüp duydukları üzerinde sürekli kafa yoran bir karakter. Duyduklarından yola çıkarak anlatmaya başladığı, kendini ve ailesini merkeze aldığı hikâyesinde zaman zaman boğulduğumu hissettim. Bununla birlikte yazarın gözlem gücüne ve basit şeylerden yola çıkarak ulaştığı fikirlere hayran kaldım.

Beyaz Kalp’i okurken sık sık Milan Kundera’nın “romanesk denemeler” olarak da adlandırılan yapıtlarını düşündüm.

Beni en çok etkileyen on yazar saymam gerekse listede adı üst sıralarda yer alacak olan Milan Kundera ile Javier Marias akraba yazarlar gibi göründü gözüme.

151.) Georges Perec, W Ya Da Bir Çocukluk Hatırası, Çeviren: Sosi Dolanoğlu, Metis Yayıncılık, Anlatı

Georges Perec’in edebi dünyasını daha iyi anlamak için yazarın içinde olduğu Oulipo akımı hakkında genel de olsa bir fikir sahibi olmak gerekiyor.

Oulipo, Fransızca ouvroir (işlik), littérature (edebiyat) ve potentielle (gizil) kelimelerinin ilk hecelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş bir kavram. 1960’lı yıllarda ortaya çıkan bu akımın en önemli temsilcileri George Perec, Jacques Roubeau, İtalo Calvino, Raymond Queneau, François Le Lionnais, Oskar Pastior, Jean Lescure, Jacques Roubaud gibi isimlerdir.

Bu akım içerisinde verilen yapıtları en basit ifade ile bir oyun davetiyesi olarak görebiliriz. Örneğin, Raymond Queneau’nun “Cent Mille Milliards Poemes” (Yüz Bin Milyar Şiir) isimli şiiri farklı okuma kombinasyonları içerir ve bu kombinasyonların sayısı gerçekten de milyonları bulabilir.

Bu çerçevede, Perec’in Kayboluş isimli romanı Fransızca’da en çok kullanılan harf olan ”e” kullanılmadan yazılmıştır. Kayboluş, Cemal Yardımcı tarafından yine “e” harfi kullanılmadan Türkçeye kazandırılmıştır.

Bu örnekler çoğaltılabilir.

W’yu okumaya başlamadan Perec’in biyografisine göz atmak da yararlı olacaktır. Yazarın biyografisi içinde özellikle Kayboluş’un ve W’nun içine daha iyi girmemize olanak sağlayacak ipuçları şu cümlelerle ifade edilir:

“İkinci Dünya Savaşı’na katılan babası 1939’da öldürüldü. Almanlar Fransa’yı yavaş yavaş ele geçirirken, Perec akrabaları tarafından kırsal bölgeye götürüldü. 1942 yılı sonlarında Paris’te kaybolan annesinin de daha sonra Auschwitz’de ölmesiyle, altı yaşında öksüz kaldı ve halasıyla eniştesi tarafından büyütüldü.”

W, iki koldan ilerleyen bir kitap. Kitabın bir kolu, Perec’in bir çeşit anti ütopya olarak tasarladığı Ateş Ülkesi’ndeki yaşamı anlatır. Diğer kolu ise tamamen otobiyografidir. Ateş Ülkesi’nin anlatıldığı bölümler “eğik” font ile basılmış, otobiyografi ise normal font ile. Bu biçimsel ayrım kitabın son sayfasına kadar kesin bir şekilde içeriğe de yansıyor. Kitabın son sayfasına geldiğimizde ise Perec büyük bir ustalık ile bu iki kolu birleştiriyor.

Perec’in dehasını takdir etmemek elde değil.

152.) Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yayınları, Eleştiri – İnceleme

Prof Dr. Jale Parla, yazdığı hemen her kitap ile edebiyat kuramına, karşılaştırmalı edebiyat teorisine ve özel olarak da roman türüne dair ufuk açıcı işlere imza atan bir isim. Don Kişot’tan Bugüne Roman isimli çalışmasını ise onun en önemli yapıtlarından biri olarak değerlendirebiliriz.

Kitabın tanıtım bülteninde şu cümleler yer alıyor:

“Jale Parla’nın yaklaşık on yılını verdiği bu çalışma, bir yandan Don Kişot’tan bugüne kadar roman sanatının geçirdiği aşamaları ve Cervantes’in romana etkilerini incelerken, öte yandan romanı anlatı kuramı içine yerleştiriyor ve dünya romanının önemli yazarlarının yapıtlarını karşılaştırmalı olarak inceliyor. Jale Parla, edebiyat sosyoloji yaklaşımıyla kaleme aldığı çalışmasında, bir roman okumasına eşlik etmenin çok ötesinde, roman sanatı ve tarihi üzerine kapsamlı ve titiz bir araştırmacı kimlik de sergiliyor. Bu öncü çalışmanın önemli bir katkısı , “yazar”, “yaratı”, “dil”, “okur” ve “zaman” kavramları üstüne roman sanatının doğuşundan bugüne dek sürdürülen tartışmalara getirilen yeni boyutlar. Kitabın öne çıkan özelliklerinden biri de dili; asla teorik metinlerin kuruluğuna düşmeyen anlatımı, bir roman tadında okunabiliyor. Don Kişot’tan Bugüne Roman, ister okur olsun isterse yazar, romanla uzaktan yakından ilişkisi olan herkesin okuması, hatta başucunda bulundurması gereken bir kitap.” 

Kitabın arka kapak yazısında ise,

“Don Kişot’tan Bugüne Roman, çift amaçlı bir çalışmadır. Bir amacı, kitabın başlığının da işaret ettiği gibi, Cervantes’in başyapıtından bugüne romanın geçirdiği aşamaları ve Cervantes’in romana etkisini sergilemekken, diğeri romanı anlatım kuramı içine yerleştirmektir. Don Kişot’tan bu yana Batı Romanı’nın Laurence Sterne, Denis Diderot, Henry Fielding, Emily Bronte, Charles Dickens, Joseph Conrad, James Joyce, Alain Robbe-Grillet, Italo Calvino gibi temsilcileriyle, Türk Romanı’nın Ahmet Mithat, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin ve Orhan Pamuk gibi temsilcilerinin yapıtlarını karşılaştırmalı olarak inceler.” denilerek Don Kişot’tan Bugüne Roman, hakkında en öz açıklama yapılmış oluyor.

Don Kişot’tan Bugüne Roman, öncelikle Don Kişot’un kısaltılmamış halini okumuş olanlara seslenen bir çalışma. Kitabın önemli bir kısmı Don Kişot’a ayrılmış ve Cervantes’in yapıtının önemi uzun uzun anlatılmış. Çalışmanın devamında ise, Cervantes’in açtığı yolda ilerleyerek edebiyat tarihine damga vurmuş onlarca yazar ve kitapları hakkında derinlemesine çözümlemeler yapılmış.

Don Kişot’tan Bugüne Roman, edebiyat kuramına meraklı tüm okurların yanında yazma heveslisi olanların da başucunda tutması gereken kitaplardan.

153.) Jale Parla, Don Kişot, İletişim Yayınları, Eleştiri – İnceleme

Jale Parla, akademik yaşamının neredeyse kırk yılını Don Kişot’a ayırmış bir isim. Don Kişot ise, bir önceki maddede adı geçen “Don Kişot’tan Bugüne Roman”  ile birlikte yazarın en önemli yapıtlarından bir diğeri.

Don Kişot’tan Bugüne Roman’da Don Kişot; romanın öncüsü olarak ele alınıp sonraki yüzyıllarda yazılan romanlardaki izdüşümleri çerçevesinde ele alınıyordu. Don Kişot ise Cervantes’in başyapıtını merkeze alarak, kırk yılın birikimiyle Don Kişot’u derinlemesine çözümleyen bir çalışma.

Don Kişot konusunda bir yanıyla şanslı diğer yanıyla şanssız olduğumuzu düşünüyorum.

Şanslı olduğumuz kısım, kitabı yazıldığı dilde okuma imkânı olmayanlar için Roza Hakmen’in müthiş çevirisine sahip olmamız.

Şanssız olduğumuz kısım ise, Don Kişot’un onlarca yıldır birçok yayınevi tarafından çoğu zaman kesip biçilerek, özensiz çevirilerle ve çocuk kitabı formatında sunulmuş olması.

Kendi adıma, ilk gençlik dönemimde Don Kişot’u bu tür bir çeviriden okuduğum için tam metni yıllar boyunca okuma gereksinimi duymadığımı itiraf etmeliyim. Sonrasında, artık vakti galiba, dediğim bir zamanda Hakmen’in YKY’den çıkan çevirisini okuyunca yıllar boyu ne büyük bir ihmal içinde olduğumu anlayabildim.

Jale Parla’nın kitapları, içine düştüğüm ihmali telafi etmek, teorik olarak Cervantes’in büyüsünü kavrayabilmek adına okuduğum yapıtlar oldu.

154.) Don Kişot ile ilgili bu kadar çok yazıp da Terry Gilliam’ın 1998’de çekmeyi planladığı ama araya giren aksilikler nedeniyle ancak yirmi yıl sonra 2018’de tamamlayabildiği “The Man Who Killed Don Quixote” isimli filminden bahsetmemek olmaz.

2018’de tamamlanan The Man Who Killed Don Quixote filminin IMDB, RT veya MC notlarına baktığımızda epeyce düşük bir puan aldığını görüyoruz. Bunun temel nedeninin, filmin aslında bir Don Kişot uyarlaması olmamasına rağmen kitabı oluşturan temel unsurların, postmodern detayların ve buna benzer onlarca ayrıntının filme yedirilmiş olmasında yattığını düşünüyorum.

Tam metni okuyanlar bilecektir, Don Kişot aslında iç içe geçmiş anlatıcıların birbirlerinin üstüne bindikleri ve en yukarıda Cervantes’in adeta bıyık altından gülümseyerek bu anlatıcıları ve biz okurları manipüle ettiği bir yapıttır.

Terry Gilliam’ın filmi de tam olarak bunu yapmayı hedefler. Adam Driver’ın canlandırdığı tutkulu reklam yönetmeni ve Jonathan Pryce’ın canlandırdığı kendini Don Kişot sanan adam kitapta anlatılan absürtlükleri neredeyse birebir yaşayarak günümüzün Sanço Panza’sı ile Don Kişot’u haline gelirler. Kitabı okumayanlar içinse filmin olay örgüsü zayıf, olan bitenler ise basit komedi unsurları olarak algılanır.

Bu durum da bu Pis Okurun Notları’nı okuyanlarda yılgınlık oluşturup Don Kişot’la ilgili her şeyden vazgeçme veya gözü karartıp Roza Hakmen’in 1000 sayfaya yaklaşan çevirisini edinme ve okuma; sonrasında da Jale Parla’nın 600 sayfayı bulan kitaplarını okuma ve The Man Who Killed Don Quixote filmini izleme isteği uyandırabilir.

154.1.) Filmin çekilememe öyküsünü, “Lost in La Mancha” isimli belgeselden veya şu yazıdan: http://www.bakiniz.com/man-who-killed-don-quixote-bizce-film-cekildi/   öğrenebilirsiniz.
                                                                       

FİLMİN KÜNYESİ 

 

The Man Who Killed Don Quixote (2018)

Süre: 132’

Yönetmen: Terry Gilliam

Senaryo: Miguel de Cervantes y Saavedra, Terry Gilliam, Tony Grisoni

Ülke: İspanya, Belçika, Fransa, Portekiz, İngiltere

İMDB: https://www.imdb.com/title/tt1318517/ 

 

 

155.) ALIŞVERİŞ SEPETİ:

 

Immanuel Tolstoyevski, hiç kuşku yok ki Ekşi Sözlük’ün yükseliş dönemini temsil eden sembol isimlerden birisi.

Sözlük’ün o dönemlerinde, birbirinden farklı alanlardaki yetkinlikleriyle onlarca belki yüzlerce yazar kalem oynatır ve okuyanlarda, az veya çok ufuk, genişlemelerine neden olurlardı.

Bugünün Ekşi Sözlük’ü bu anlamda entelektüel derinliğini yitirmiş bir platform olarak nitelenebilir.

Immanuel Tolstoyevski ise başta “Fularsız Entellik” adını verdiği web sitesinde ve onu tamamlayan podcastlerinde aynı doyuruculukta yazmayı ve anlatmayı sürdürdü.

Bu süreci, son olarak bir kitapla taçlandırdı.

“Safsatalar Ansiklopedisi” adını verdiği ve 512 sayfalık kitap Epsilon yayıncılık tarafından Eylül 2020 itibariyle raflardaki yerini almış durumda.

Yazar, web sitesinde kitabın kısa tanıtımını şu cümlelerle yapmış:

Kitap kabaca 4 bölümden oluşuyor:

  • Kendini Tanı: Düşüncelerimiz üstüne düşünme çabamızın mitoloji, edebiyat ve bilimdeki izleri
  • Safsataları Tanı: İletişim, mantık ve safsataların temelleri
  • Ansiklopedi: Birbirini takip eden tam 100 safsata (örnekler, hikâyeler, yorumlar)
  • Korona Günleri: Belirsizlik ve komploculuk hakkında bir kapanış

Amacım, safsata bilgisi yoluyla “memleketi kurtarmak” veya içinizdeki o maymundan bir übermensch yaratmak değil. Ne de olsa daha karşısındakiyle konuşmasını öğrenemeden internet ile her yana bağlanmış, daha kendisini tanıyamadan uzayı keşfetmeye başlamış trajik yaratıklarız. Bu kitabın asıl amacı, Delfi’deki Apollon Tapınağı’na 2500 sene önce kazınmış o meşhur öğüdü yerine getirmektir: 

“Taşa oturma!”

“PS: Kendini de biraz tanı.”

Yazan Onur Uludoğan

1978 yılının sıcak bir yaz gününde dalga seslerinin duyulabildiği bir hastanede dünyaya geldiği rivayet olunur.

Bir türlü ehliyet sınavını geçemediği için korsan taksi şoförlüğü, değişen telif yasaları sayesinde korsan CD satıcılığı, Allah vergisi sesi nedeniyle pavyon şarkıcılığı, pasifist düşünce yapısını bahane ederek bar fedailiği, pimpirikli kişiliği yüzünden de torbacılık gibi alanlardaki kariyer fırsatlarını yeterince değerlendiremedi.

İki yıl okurum diyerek başladığı üniversite yaşamını on üç yıl sonra bitirebilmesi belki de kayda değer tek başarısıdır.

onuruludogan@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Finneganın Vahı-James Joyce

Atatürk Cumhuriyeti