in , , ,

Pis Okurun Notları (124 – 132)

124.) Bilge Karasu, Nasıl Yazıyorsam Öyleyimdir, Kırmızı Kedi Yayınları, Söyleşi

“Bilge Karasu okumak benim hobimdir.”

Yukarıdaki afili cümleyi, bir dönem sık sık buluşup kitaplar üzerine sohbet ettiğimiz arkadaşımdan ödünç aldım.

Bilge Karasu okumak, benim hiçbir zaman hobim olmadı ama külliyatını anadilimde okumuş olmaktan dolayı mutlu olduğum yazarların başında geldiğini söyleyebilirim.

Hiç kuşku yok ki Bilge Karasu, Türk dilindeki en zorlu metinleri yazarken okurlarında edebiyat hazzını doruk noktasına çıkarabilen sayılı yazarlardandır.

Karasu, yazarken çok ciddi emek harcar. Bir kitabın bitmiş olduğunu kabul edip yayımlanması için girişimde bulunması bazen yılları bulur. Karasu’nun yazdığı her cümleyi okuduğumuzda bu gerçeği bir kez daha fark ederiz. Bununla birlikte Karasu, okurdan da benzer bir emek harcamasını ister. Yazdığı her sayfa üzerinde durup düşünmemizi, kitaplarını aceleye getirmeden bitirmemizi bekler.

Yazarın bu tutumu, onun geride bitirmeye fırsat bulamadığı çok sayıda metin bırakmasına neden olur. Bu metinlerin, beceriksiz editörlerin ya da özensiz yayıncıların elinde kalıp ortaya saçılmaması için de sağlığı iyice bozulup geri dönüşsüz yola girdiğini anlayınca, bitiremediği metinleri bir bavul içinde Füsun Akatlı’ya emanet eder. Akatlı, kendisine yüklenen bu büyük sorumluluğun bilincinde hareket ederek, Lağımlaranası ya da Beyoğlu ile Öteki Metinler’i yayına hazırlar.

Altı Ay Bir Güz ise, yazarın ölümünden sonra yayımlanması koşuluyla yayınevine teslim ettiği son kitap olur.

Nasıl Yazıyorsam Öyleyimdir ise, Mustafa Arslantunalı’nın Bilge Karasu ile uzun soluklu bir söyleşi olmasını planladıkları ancak tamamlanamayan bir tasarıdan geriye kalanları barındırıyor.

Arslantunalı ile Karasu birkaç kere bir araya gelerek sohbet etmişler ve bu sohbetler kasete kaydedilmiş. Ancak zaman içinde Bilge Karasu’nun sağlık durumu kötüye gidince söyleşinin devamı gelmemiş.

Kitap, bu haliyle pek bir şey ifade etmiyor. Eminim Füsün Akatlı’ya emanet edilen fakat Akatlı’nın yayımlamama kararı aldığı metinler arasında Nasıl Yazıyorsam Öyleyimdir’de yer alanlardan daha nitelikli olanlar vardır.

Buna rağmen, Nasıl Yazıyorsam Öyleyimdir çok sevdiğim bir yazarın dilinden çıkan ve yayımlanabilen cümleleri barındırması açısından önemli.

125.) Pis Okurun Notları’nı takip edenlerin aşina olduğunu düşündüğüm varsayımsal okur bana, Bilge Karasu okumaya nereden başlamalıyım, diye sorsa; kendisine, öncelikle zorlu bir işe giriştiğini hatırlatırım.

Sonrasında da ortalama bir okur olduğunu düşünüyorsam, Kılavuz ile başlamasını salık veririm. Kılavuz ile olan sınavından başarı ile çıkarsa, önce Gece’yi sonra da Göçmüş Kediler Bahçesi’ni okumasını öneririm. Bu üç kitabı okuyup devam etmek isteyen bir okur zaten kendi yolunu bulacaktır.

126.) Umberto Eco – Jean Claude Carriere, Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın, Çevirmen:Sosi Dolanoğlu Can Yayınları, Söyleşi

Umberto Eco, 20. Yüzyılın yetiştirdiği en önemli entelektüellerden biridir, dersek sanırım abartmış olmayız. Eco, Orta Çağ estetiği ve göstergebilim dalının sayılı uzmanlarından olmasının yanı sıra, eleştirmen, roman yazarı ve kitap koleksiyoneridir.

Jean-Claude Carriere ise, asıl alanı olan senaristliğin yanında roman yazarı ve kitap koleksiyoneridir.

Her iki ismin önüne de bibliyofil, hatta bibliyoman sıfatını ekleyebiliriz.

Bu iki önemli isim, Jean-Philippe deTonnac’ın yürütücülüğünde uzun bir söyleşi gerçekleştirmiş ve bu söyleşi 2009 yılında Fransızca olarak yayımlanmış. Kitabın Sosi Dolanoğlu tarafından Fransızca aslından yapılan çevirisi ise 2010 yılında Can Yayınları’nın Kırkmerak serisinin dördüncü kitabı olarak raflardaki yerini almış.

276 sayfalık bu kolay okunur kitapta, Eco ve Carriere ile bir masanın etrafına oturmuşsunuz ve ustaların sohbetlerine kulak misafiri oluyormuşsunuz gibi hissetmeniz kaçınılmaz.

Bütün bu söyleşi boyunca, kitabın doğuşundan dijitalleşmesine, kitap koleksiyonculuğuna, okunan ve okunmayı bekleyen kitaplardan, yok olan kitaplara kadar onlarca farklı mesele üzerinde tatlı tatlı sohbet eden iki entelektüelin düşüncelerini okuma şansına sahip oluyoruz.

Kitap kavramı üzerine düşünen ve farklı düşüncelere açılan kapıları aralamak isteyenler için atlanmaması gereken kitap, her seviyeden okura seslenebilen bir içeriğe sahip.

127.) Orhan Koçak, Bahisleri Yükseltmek, Metis Yayınları, Eleştiri

Şiir; çeviride kaybolan şeydir, sözünün kime ait olduğu tartışmalı olsa da sözün, özünde doğru olduğu kabul edilebilir.

Dil engeli nedeniyle hakkını vererek okuyamasak da Cumhuriyet öncesi dönemlerde başlayan oldukça güçlü bir şiir geleneğimiz olduğu da su götürmez bir gerçektir.

Nazım Hikmet’in döndüğü virajın ertesinde Garipçiler ve İkinci Yeniciler bugüne de damgasını vuran şiirlere imza attılar.

İkinci Yeni’nin içinde olan tüm şairler bir arada ve ayrı ayrı derin incelemelere ihtiyaç duyan işlere imza attılar. Şairlerin o dönemde yazdıkları, kendi akımları üstüne söylenebilecek birçok köşe taşı bilgiyi bugüne taşımaya yardımcı oldu. Bununla birlikte, İkinci Yeni’yi merkeze alan pek çok önemli araştırma, tez ve kitap da ilgililerin dikkatine sunuldu.

Orhan Koçak’ın Bahisleri Yükseltmek isimli kitabının alt başlığı, “Turgut Uyar Şiirinde Kendini Yaratma Deneyimi”

Bu alt başlıktan da anlaşılabileceği gibi Koçak, Turgut Uyar ve şiiri üzerine yazmış. 282 sayfa uzunluğundaki kitap, yüzlerce farklı kaynaktan referansla Orhan Koçak’ın yaptığı derinlemesine çözümlemeleri içeriyor. Uyar şiirinin dönemleri, kitaplarındaki şiirlerin oluşum süreçleri, tekil kitaplarındaki halleri ile Büyük Saat’e alınırken geçirdikleri değişikliklere kadar çok önemli detaylarla zenginleştirilmiş olan Bahisleri Yükseltmek’i, Uyar’ın şiirine daha derinlemesine nüfuz etmek isteyenlere önerebilirim.

Bahisleri Yükseltmek, kolay bir kitap değil. Referanslarla dolu derinlemesine çözümlemeler barındırdığını yukarıda yazmıştım.

20. Yüzyılda Türkiye’de yazılmış şiire dair, kişisel tanıklıklar üzerinden yola çıkan, kolay okunur ve yakın tarihli bir kitap arayanlara ise Murat Belge’nin Şairaneden Şiirsel’e isimli kitabını önerebilirim.

128.) Hazırlayan: Hasan Aydın, Sinema Dersleri, İnkılap Yayınları, Sinema

Robert Rodriguez, Tim Burton, John Woo, Takeshi Kitano, Bertrand Blier, Milos Forman, Jean-Luc Godard, Claude Sautet, David Cronenberg, Woody Allen, Martin Scorsese, David Lynch, Sydney Pollacak, Emir Kusturica, Pedro Almodovar, Wim Wenders kitapta sinema dersleri veren yönetmenler.

Yönetmenlerin üslubu, ilk filmini çekmeye niyetlenen genç yönetmen adaylarına seslenir nitelikte. Bununla birlikte, yönetmen sineması takipçileri, sinema dili üstüne kafa yoran sinefiller, kamera açıları, ışık kullanımı ve film yapım süreci üstüne düşünmek isteyen hemen herkes Sinema Dersleri’nden nasiplerini alacaklardır.

Kitabı okurken ve okuduktan sonra, yayınevinin ve kitabın hazırlayanı olarak sunulan Hasan Aydın’ın okuru yeterince bilgilendirmemesi aklıma takıldı.

Kitapta yer alan metinleri kim çevirmiş, bu metinler ilk olarak nerede yayımlanmış, bu dersler hangi tarihte kaleme alınmış, sınıf ortamında sunulmuş mu yoksa doğrudan böyle bir derleme için yazılı olarak mı verilmiş yoksa Hasan Aydın bu dersleri yönetmenlerin röportajlarından yola çıkarak kendisi mi derlemiş, gibi soruların cevaplarını bulamamak can sıkıcıydı.

129.) Yayın dünyasından haberleri, yeni çıkan kitapları ve buna benzer haberleri birkaç yıl öncesine kadar ağırlıklı olarak gazetelerin verdiği kitap ekleri üzerinden öğrenebiliyorduk.

Artan maliyetler nedeniyle yayın sektörü küçüldükçe; kitap eklerinin reklam gelirleri azaldıkça ve en önemlisi de basılı yayınların okunurluğu düştükçe gazetelerin verdiği kitap ekleri niceliksel olarak azaldı. Yayına devam edenlerin içerikleri zayıfladı. Süreç böyle işlerken basılı olarak yayınlanan kitap eklerinin yerlerini internet üzerinden yayın yapan siteler doldurmaya başladı.

Kendi adıma; Edebiyat Haber, K24, Oggito ve Kitap Eki adlarıyla yayın hayatını sürdüren siteleri olabildiğince takip etmeye çalışıyorum. Bu üç platformun içinden, yayın hayatına 2015’te başlayan Kitap Eki, Ocak 2020 itibariyle aylık olarak yayınlanacak basılı bir dergi de çıkartmaya başladı.

Derginin ilk sayısında yer alan otuz üç yazının çoğu, kısa kitap tanıtım yazılarından oluşuyor. Bunun dışında, deneme türünde birkaç yazı ve derginin kapağına da taşıdıkları Colson Whitehead ile birlikte Philip K. Dick ve Sabahattin Ali hakkında hazırlanmış, yazarlar ve kitapları hakkında başlangıç düzeyinde fikir veren birkaç yazı da mevcut.

Öncelikle, basılı bir yayın çıkarma konusundaki ısrarları ve cesaretleri için dergi ekibini kutlamak lazım. Bundan sonrasında ise, biz okurların derginin formatına aşina olmamız; Kitap Eki dergisinin de karakterinin oturması için biraz zaman geçmesini beklemek gerekecek.

130.)  Feyyaz Kayacan, Çocuktaki Bahçe, Kırmızı Kedi, Roman

Feyyaz Kayacan’ın 1957 ile 1987 yılları arasında çeşitli yayınevleri tarafından yayımlanan öykü kitapları Enis Batur’un yayın yönetmeni olduğu dönemde, Selahattin Özpalabıyıklar’ın editörlüğünde YKY tarafından tek kitap halinde basılmıştı. Çocuktaki Bahçe de yine o dönemde YKY tarafından ayrı bir kitap olarak basılmıştı.

Edebiyatımızın en kendine özgü kalemlerinden biri olarak tanımlayabileceğimiz Kayacan’ın edebi mirası o dönemin okurlarınca yeterince okunup içselleştirildi mi, emin değilim.

Demir Özlü, eleştiri – inceleme üst başlığında topladığı “Borges’in Kaplanları” isimli kitabında Kayacan’ın “unutuluşa bırakılması” ile ilgili şu cümleleri yazar:

“(…) Baştan beri gerçeküstücüydü. Kendisine 1963 yılında Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü verildi. O yıllarda Türk dilinin en ilginç düzyazı yazarı olduğu da yazıldı. ABD’de yayımlanan Encyclopedia of Literature İn The 20th Century’de yer aldı. Sonra unutuluşa bırakıldı. 1978-79 yıllarında Yazı dergisi çevresinde yeniden değerlendirildi. Ardından, yeniden ilgisizlik. Öyle ki, ilk romanı Çocuktaki Bahçe’yi 63 yaşında kendisi yayımlamak zorunda kaldı. (1997; s. 137 – 138)

Sürecin devamına baktığımızda, Kayacan’ın Bütün Öyküleri’nin, en son 2008’de YKY tarafından üçüncü baskısını yapıp orada kaldığını görürüz.

Aradan geçen zaman içinde, Enis Batur’un Kırmızı Kedi’nin yayın yönetmenliğine başlamasının ardından Feyyaz Kayacan kitapları yeniden yayımlanmaya başladı.

Kırmızı Kedi, Kayacan’ın öykülerini ayrı kitaplar halinde sunmayı tercih etti. Yazarın külliyatı içindeki son düzyazı metni ve tek romanı olma özelliğini taşıyan Çocuktaki Bahçe ise Aralık 2018’de bizlerle bir kez daha buluştu.

Yazarın öykülerini YKY baskısından okumuş biri olarak o dönemde, Çocuktaki Bahçe’nin raflarda olduğu zamanı yakalayamamıştım. Kırmızı Kedi sayesinde bu romanı okuma şansına eriştim.

Çocuktaki Bahçe, yetişkin bir anlatıcının ağzından, çocukluk dönemine ilişkin hatırlananların kaleme alınması ile oluşturulmuş bir roman. Roman, çoğu insanın çocukluk dönemini düşününce zihninde canlandırabileceği ölçütler göz önünde tutularak yazılmış. Bugünlerde epeyce örneğini okuduğumuz, yetişkin ağzıyla konuşan çokbilmiş bir çocukla karşı karşıya değiliz.

Romanın ana kahramanı olan çocuk; ev ve aile yaşamının gizleri karşısında ürkmüş, içine kapanmış, yalnızlıkla başa çıkmaya çalışırken olan biteni pasif bir şekilde gözlemleyen ve bu gözlemlerinden kendisinde derin izler bırakanları, hatırladığı kadarıyla, bize aktaran bir yetişkinden beklenebileceği gibi parçalı bir anlatıma sahip. Bu anlatıcı geçmişe bakınca, o dönemde yaşananların bir kısmını daha iyi anlayıp çözümleyebilirken önemli bir kısmını ise biz okurlara aktarıp susmayı tercih ediyor. Kitap bu yönüyle, bir çeşit cehennem olarak da tanımlanabilecek çocukluk dönemine tutulan bir ışık olarak nitelenebilir.

Demir Özlü, Borges’in Kaplanları’nda Çocuktaki Bahçe’yi şu cümlelerle özetler:

“Feyyaz Kayacan’ın romanı Çocuktaki Bahçe, yazarın kendi çocukluk bilinçaltına yaptığı gerçeküstücü bir yolculuktur. Dil yoluyla yapılmış bir yolculuktur bu. Öyle ki, bu yolculuğun gerçeküstücü öğeleri, konunun düzenlenişine değil de dile, anlatıma yerleşmişlerdir. Yazar, ‘anıların direngen dehlizlerine’ ışıldaklar saçarak savrulan ve o karanlık dehlizleri aydınlatan bir dille girer. Odur aydınlatma aracı. Uzun yılların çalışması olduğu belli olan 76 uzunlu kısalı metni çıkarır ortaya.” (s. 135)

“Çocuktaki bahçe çağdaş bir masaldır. Bir metinler kitabıdır. Dilimizin geniş olanaklarını bize anımsatan, yazım ve anlatım geleneğimize büyük çengeller atan çok genç bir denemedir. Öyle ki, romanda, yazarın sevecen insancıllığından başka eleştirilecek bir şey yoktur.” (s. 137)

Çocuktaki Bahçeyi okurken; Nihan Kaya’nın, Pis Okurun Notları’nda da değindiğim, İyi Aile Yoktur isimli çalışmasını sık sık düşündüm. Kaya, andığım çalışmasında yetişkinlerin düşünmeden yaptıklarının, çocuk dünyasında bırakabileceği derin izlerden bahsediyordu. Feyyaz Kayacan da kitabında, kurmacanın sınırlarını zorlamayı göze alarak, bunun pratikteki yansımasını anlatmış.

131.) Avusturya Edebiyatı içinde adını anabileceğimiz birçok yazarın belli başlı kitabını nitelikli çevirmenler elinden okuyabildiğimiz için şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

Robert Musil, Stefan Zweig, Hermann Broch, Thomas Bernhard, Peter Handke, Arthur Schnitzler, Elfriede Jelinek, Avusturya Edebiyatı denince ilk anda adı aklıma gelen yazarlar.

Bu yazarlara genel olarak baktığımızda, Zweig’ın hümanist tutumunu ayrı bir yere koyarsak, insanlığın karanlık tarafını didik didik etmiş kitaplar yazdıklarını görüyoruz. Musil, Broch, Bernhard ve Jelinek ise okumak için bir hayli emek isteyen kitaplara sahip.

Bu dörtlü içinde, nedendir bilemiyorum, kitapları dilimize az çevrilen yazarlardan biri Elfriede Jelinek.

1946 doğumlu Jelinek, 2004 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanması ile dünya çapında daha bilinir oldu. Biz Türkiyeli okurlar aslında, yazarın 1983 tarihli ve en bilinen kitabı Piyanist’i (Kitabın orijinal adı, Die Klavierspielerin) 2002 yılında okuma şansına sahip olmuştuk. Ancak kitap yayımlandığı zaman hakkında dava açılmış ve kitap, “halkın ar ve hayâ duygularını incittiği, cinsi arzuları tahrik ve istismar eder nitelikte, genel ahlaka aykırı olduğu” gerekçesiyle toplatılmış, sonraki baskısı ise sansürlü olarak yapılabilmişti. Kitabın bir sonraki sansürsüz baskısını ancak 2013 yılında okuyabildik.

Elfriede Jelinek

Yayınevlerinin, Jelinek’in diğer kitaplarını çevirmekten çekinmesinde bu durumun da etkisi olabilir.

Elfriede Jelinek, Piyanist’te (Çeviren, Süheyla Kaya; Notos Kitap) piyano öğretmenliği yapan Erika Kohut’un hikâyesini anlatır. Kohut; orta yaşlı, annesiyle yaşayan ve cinselliğini yaşayamadığı gibi günden güne büyüyen sapkın eğilimlerini kontrol etmeye çalışan bir kahraman olarak sunulur. Erika Kohut, annesinin yoğun baskısı altında ezilmiş, birey olamamış bir kişidir. Öğrencisi Walter Klemmer ile ilişki yaşamaya başlar ve bu ilişki, Kohut’un kontrol altında tutmaya çalıştığı, gizlice ve tek başına yaptığı kaçamaklarla bastırabildiği dürtülerinin ortaya çıkarmasına neden olur.

Genç ve atletik öğrenci Walter Klemmer; öğretmenine duyduğu ilgiyi göstermeye çalışırken kendisini, mazoşist beklentiler ile karşısına çıkan bir kadın ile baş başa bulur ve bu saplantılı ilişkiyi gelgitler içinde sürdürür.

Roman boyunca, Erika Kohut’un annesiyle yaşadığı hastalık derecesinde bağımlılık içeren ilişkiyi, Kohut’un Klemmer’le yaşamayı umduğu ilişkiyi ve yine Kohut’un herkesten gizlemeye çalışarak yaşadığı şeyleri okuruz.

Kitap, tüm bunları bir arada düşündüğümüzde, okuru epeyce hırpalayan, zaman zaman anlattığı karanlık atmosfer içinde okuru boğulma noktasına getiren bir yapıya sahiptir.

2002’de yayımlanan çeviriden önce, meraklıları Pianist’i Alman yönetmen Michael Haneke’nin 2001 tarihli uyarlaması sayesinde duymuşlardı.

La Pianiste adıyla yapılan ve Fransızca olarak çekilen uyarlama, otuz iki farklı yarışmadan ödülle dönmüş, genel izleyici kitlesi için bir hayli zorlayıcı olabilecek bir film olarak kabul edilebilir.

Haneke’nin filmlerini izleyenler, usta yönetmenin neredeyse tüm filmografisinin seyirciyi huzursuz edecek filmlerle dolu olduğunu bilir. Bu durumun anahtarının; yönetmenin filmlerini izlerken hemen hemen hiçbir karakterle özdeşim kuramamamız veya sınırlı da olsa özdeşim kurduğumuz karakterlerin yapıp ettikleri sonucunda filmi izledikten sonra bir türlü katharsis yaşayamamamızda olduğunu düşünebiliriz.

La Pianiste de tam olarak böyle bir film. Haneke; yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım romanı, büyük bir sadakatle filme aktarmış. Yalnızca, filmin sonuna doğru, sinematografik nedenlerle tercih edildiğini düşündüğüm birkaç küçük sapma mevcut.

La Pianiste, hiç kuşku yok ki Isabelle Huppert’ın oyunculuğu ile devleşen bir yapım. Sanırım, Haneke orijinal dili Almanca olan bir kitabı başrolü Isabelle Huppert’a oynatabilmek adına Fransızca olarak çekmeyi tercih etmiş. Bu tercih, yalnızca dil ile sınırlı kalmış. Filmde anlatılan olaylar, kitapta da olduğu gibi Viyana’da yaşanıyor. Bu durum, yazılı olan her şeyin Almanca, konuşulanların ise Fransızca olması gibi bir tuhaflığa neden olsa da Huppert’ın oyunculuğu bu detayı görmezden gelmeyi sağlıyor.

Tahmin ediyorum, bu satırları okuyanlar arasında filmi izleyenler, kitabı okuyanlardan daha fazladır. Durum ne olursa olsun, Jelinek’in romanını ve Haneke’nin filmini, zorlayıcı okuma/izleme deneyimlerine açık tüm okur/izleyicilere “huzursuz” bir şekilde önerebilirim.

Filmin Künyesi:

La Pianiste (2001)

Yönetmen: Michael Haneke

Senaryo: Michael Haneke, Elfriede Jelinek

Ülke: Avusturya – Fransa – Almanya

Süre: 131‘

IMDB: https://www.imdb.com/title/tt0254686/

132.) Alışveriş Sepeti:

1950 Kuşağı edebiyatçıları içinde anılan ve her biri birbirinden değerli isimlerden oluşan kuşağın en iyi temsilcilerinden Demir Özlü’yü, yukarıda Borges’in Kaplanları isimli kitabı vesilesiyle anmıştım.

Yeri gelmişken alışveriş sepetine, Özlü’nün henüz okumadığım ve epeydir de baskısı yapılmayan romanı İthaka Yolculuk’u ekleyebileceğimi düşündüm.

İthaka’ya Yolculuk, Demir Özlü’ye 1997 Dünya Kitap Dergisi Yılın Kitabı Ödülü ile 1998 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandırmış olan romanı. Roman, ilk olarak 1996 yılında Can Yayıncılık tarafından yayımlanmıştı. Sonrasında 2005 yılında Dünya Kitapları, romanın yeni baskısını sunmuştu. Ocak 2020’ye kadar İthaka’ya Yolculuk’un tekrar baskısı yapılmadı.

Ocak 2020’de nihayet, YKY kitabı bizlerle yeniden buluşturdu.

Manuel Benguigui, Ocak 2020’ye kadar hiçbir kitabı dilimize kazandırılmamış adını duymadığım bir yazardı. Alman Koleksiyoncu, Benguigui’nin adını duymamı sağlayan kitap oldu. YKY, yazar hakkında şu bilgileri veriyor:

“Manuel Benguigui 1976 yılında Paris’te doğdu. Kabile sanatı üzerine uzmanlaşmış bir galeride çalışıyor. 2017’de yayımlanan “Un collectionneur allemand” ilk romanı. Sonrasında “Un tableau neigeux” (Mercure de France, 2018) ve “Un bon rabbin” (Mercure de France, 2019) romanlarını kaleme aldı.”

Aysel Bora tarafından çevrilen Alman Koleksiyoncu’nun basın bülteninde ise şu bilgiler verilmiş:

“Ludwig çok küçük yaştan beri kendini sanata kaptırmıştı. Eserlerle, eserler için yaşıyordu, başka bir şey için değil. Onlara bakmak, sadece bakmak bile onun temel besin kaynağı idi. En başta da tablolar, tuvaller ve panolar. Ludwig dünyayı ve sakinlerini hiç umursamıyordu. O sadece sanatı seviyordu, sadece sanatı görüyordu, arkasındaki insanları değil. Bu arada sanatçılar paçayı kurtarırlarsa ne âlâ. İnsanlık onu ilgilendirmiyordu, o sadece insanlığın yarattığı şeyleri görmek istiyordu.”

Askerlikten haz etmese de Nazi dönemi Alman ordusunda görev yapan Ludwig’in Hitler için sanat eserleri toplayan bir kuruluşa (ERR) kapağı atmasıyla hayalleri gerçek olur. Nazilerin hedefinde ise sanatın başkenti Paris vardır.

Manuel Benguigui “Alman Koleksiyoncu”da Beckett’in kahramanlarına nazire yaparcasına hayatındaki boşluğu bir şeylerle doldur(ama)maya çalışan Ludwig’in tuhaf hikâyesini anlatıyor.”

Bu bültende, yazara ve kitabına ilgi duymamı sağlayan, “Beckett’in kahramanlarına nazire yaparcasına…” ifadesi oldu. Bu tür bültenlerde, tanınan bir yazarı referans göstermek bilinen bir pazarlama taktiği aslında. Buna rağmen kitabın YKY tarafından yayımlanmış olması ve çevirmeninin Aysel Bora olması, Beckett’e referans gösterilmesi ile birleşince beni kitabı edinmeye ikna etti.

Horacio Castellanos Moya da adını yakın zamanda duyduğum yazarlardan. Moya’nın Türkçeye çevrilen kitabının adı ise Tiksinti.

Kitabın yayıncısı Notos Kitap’ın editörleri, Tiksinti’nin basın bülteninde de yukarıda değindiğim pazarlama taktiğine başvurmuş:

“El Salvadorlu sürgün yazar Horacio Castellanos Moya’dan hakaret virtüözü Thomas Bernhard üslubunda bir öfke konçertosu.”

Bu cümlede kitaba ilgi duymamı sağlayan şey ise, Thomas Bernhard’ı anmaları oldu. Pis Okurun Notları’nı takip edenler, Bernhard’ın en sevdiğim yazarlardan biri olduğunu hatırlayacaklardır.

Tiksinti’nin ve yazarının dikkatimi çekmesinde, yazarın başka iki kitabının daha Sel Yayıncılık ve Jaguar Kitap tarafından yayımlandığını görmemin etkisi oldu. Üç yayınevi de “acaba ne yayımlamışlar” diye takip ettiğim yayıncılar listesinde olduğu için Tiksinti’yi de sepete eklemekte sakınca görmedim.

 

 

 

 

 

 

Yazan Onur Uludoğan

1978 yılının sıcak bir yaz gününde dalga seslerinin duyulabildiği bir hastanede dünyaya geldiği rivayet olunur.

Bir türlü ehliyet sınavını geçemediği için korsan taksi şoförlüğü, değişen telif yasaları sayesinde korsan CD satıcılığı, Allah vergisi sesi nedeniyle pavyon şarkıcılığı, pasifist düşünce yapısını bahane ederek bar fedailiği, pimpirikli kişiliği yüzünden de torbacılık gibi alanlardaki kariyer fırsatlarını yeterince değerlendiremedi.

İki yıl okurum diyerek başladığı üniversite yaşamını on üç yıl sonra bitirebilmesi belki de kayda değer tek başarısıdır.

onuruludogan@gmail.com

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Dinleyenleri Zamanın Ötesine Taşıyan Fransız Müzik Grubu: Lo Jo

İnsan Vücudunun Suya Gereksinim Duymasının 46 Nedeni