in ,

Parmak Kaldırmak Vol.2.2

Efendim ne demiştik macera daha bitmiyor ikinci bölüme geçiyorduk. “Bu nedir? Neyin devamı?” diyenler için belirtelim yazının birinci kısmı “Parmak Kaldırmak Vol.2.1” başlığı ile yayınlanmıştı.

Bir iki saat boyunca Kadırga Plajı’ında takıldıktan sonra artık geri dönmeliydik. Arkadaşlarla çok sık bir araya gelemiyorduk ve doğal olarak mini tatile birçok anı sığdırmak istiyorduk akşam içinde bir planımız vardı. Bu sebeple biraz erken dönüp hazırlanmamız gerekiyordu. Velhasıl toparlandık, koyulduk yollara..

Uygun bir parmak kaldırma noktası gerekiyordu, bunun içinde biraz yürümek.. Serinlemesine serinlemiştik ama öyle bir sıcak vardı ki iki dakikaya tekrar su gibi oluyorduk. Neyse ki alışmıştık sabahtan beri. Bir anayol bulduk on on beş dakika sonra. Başladık parmakları kaldırmaya fakat bu sefer o kadar şanslı değildik herhalde diye düşünmeye başladık çünkü kimse durmuyordu. Sabrettik tabii, yapacak çok da bir şeyimiz yok olmadı geç varacaktık eve. Bir yarım saat kadar sonra bir amcamız durdu. Bindik, “Nereye gençler?” dedi. Dedik, “Çanakkale merkeze dönücez Abi”. “Ben Ayvacık’a geçiyorum. Oradan başka bir araçla devam edersiniz.” dedi. “O da uyar Abi.” dedik. Yola koyulduk. Fakat herkes bitik ve yorgun durumdaydı. Amcamızla pek konuşmaya mecalimiz yoktu. Gezdiğimiz yerleri, nerde okuduğumuzu, ne yaptığımızı sordu klasik olarak. Kesik kesik sohbetlerle yarım saatte Ayvacık sapağına ulaştık. Teşekkür ettikten sonra yolun karşısına geçtik. Artık halimiz yoktu ve sabrımız da. Sırayla parmak kaldırıp duruyoruz. Bir ağaç gölgesi falan olmadığı için kavrulduk. Sonra bir araç ilk başta karar veremezken ileride durdu ve geri geldi. Genç bir çiftle karşı karşıyaydık. Arka koltuğu boşalttılar ve biz de yerleştik. Klasik soru ve cevapları geçtikten sonra onların da Assos’ta tatil yaptıklarını, abinin buralı olduğunu öğrendik. Nişanlısıyla otostop macerasını anlattı ve bizi görünce onun akıllarına geldiğini söyledi. Biz de bu sebeple biraz canlanmış olduk. Ara ara şarkıyı yükseltip Ezhel’e bağladık ara ara Çanakkale’den bahsettik. Daha sonra dönüp “Kemerdere’ye gittin mi?” diye sordu. “Gittim, süper bir yer.” dedim. “Ben yol üstüyken orayı göstermek istiyordum, eğer vaktiniz varsa hem senin arkadaşların da görmüş olur.” dedi. Saate baktık, heseplamalarımızı yaptık ve “Neden olmasın?” dedik.

Birbirimize dönüp “Evet, evet. Bugün kesinlikle şanslı günümüzdeyiz.” dedik. Kocaman sırıtmaya başladık. Kemerdere Köyü Çanakkale’den İzmir’e doğru giderken 10 15 km sonra sol tarafından küçük bir yolu olan yerdir. Çanakkale’nin merkez köyü olan Civler Köyü’nün bir mahallesidir aslında. Su kemeri olan, tarihi doku bulunduran Kemer, Kemerdere Köyü sınırları içerisinde bulunuyor. Tarihi ise Erken Roma dönemi yani Antik Roma dönemine uzanıyor. M.Ö. 753-M.S. 476 yılları arasını kapsayan Erken Roma döneminde inşa edilen su kemeri, yıkılan Troya antik kentinin bulunduğu bölgeye su götürmek için yapılmış. Kemerdere, komşu köyler Ovacık ve Kayışlar köyünün dağlarından gelen derelerden (Örneğin; Çakırbüvel deresi) besleniyor. Sarp ve kayalık arazinin üzerine kurulan su kemerinin altından akan su kayaları biçimlendirmiş ve oyuklar oluşturarak gölet meydana getirmiş. Göletten de akan Kemer deresi, Kemerdere barajını oluştururken dere Akçeşme ve Akçapınar köylerini bölerek Küçükmenderes Çayına katılıyor. Küçükmenderes de Çanakkale Boğazı’na dökülüyor.

İşte bu doğa harikasını ben görmüşken arkadaşlarıma da göstermek hem de bir yol macerasında böyle bir fırsatı bulmak ilginç ve şaşırtıcıydı. Köye vardığımızda arabayı belli bir noktaya kadar kullanabiliyorduk. Daha sonrasını yürümemiz gerekiyordu. Gitmek kolaydı ama dönmek zor olanıydı. Çünkü giderken tepeden aşağı iniliyordu, gerçi inerken de sıkıntılar vardı çünkü küçük patikalar mevcuttu ve bunlarda bazen kayabiliyorduk. Bu sebeple dikkatli inmek gerekiyordu. Ama sonuç olarak varılan yerin muazzamlığıyla her şey unutuluyordu. Oluşan gölün yeşil ve maviliği o kadar berraktı ki, e bir de yıllardır ayakta duran devasa yapı büyülüyordu insanı. Etrafımız alabildiğine yeşildi, kuş sesleri inanılmaz yankılanıyordu, duymamak elde değildi. Hava o kadar sıcakken orası tertemiz ve nitekim biraz daha soğuktu. Hepimize çok iyi gelmişti. Herkesi bu güzellikte kameraya aldık tabi. Birkaç fotoğraf çekildik, birer sigara içtik, muhabbet ettik ve gidelim dedik. Aslında tam kamp yeri burası fakat artık neredeyse bilinir hale geldiğinden ve gelen ziyaretçilerin kirliliği yüzünden bu duruma biraz üzülüp sinirlenmedim de değil. Çünkü bir yerde karpuz kabukları, bir yerde mangal kalıntıları, sigara izmaritleri, içki şişeleri ve torbasıyla bırakılan çöpler. Hayır, yakın zamanda köylüler de bu duruma isyan etmeye ve güzel insanları bile sokmamaya başlayacaklar ona yanıyorum. Velhasıl zorlu bir tırmanış oldu hepimiz için. Bayılacaktık tepeye vardığımızda, e ciğerler malum, kondisyon desen sıfır. Abimiz baya sövdü, “Bu kadar yürüyeceğimizi bilseydim gelmezdim.” deyip durdu tırmanırken. Biraz soluklana soluklana araca ulaştık. Artık eve dönüş vaktiydi. Bir güne bu kadar çok şeyi sığdırabilmenin mutluluğunu yaşıyorduk. Bir yandan da yıkanmak. Her yerimiz tuz içindeydi. Çiftimizin mailini aldık fotoğrafları atabilmek için. Bir iki güzel sohbetten sonra artık evimizin sokağına ulaşmış bulunuyorduk. Bol teşekkür edip, ayrıldık. Hala inanamıyorduk, sokağın başından otostopa başlayıp, sokağın başına kadar geri dönmüştük. Ve birçok güzellik görmüştük. Tabii ev sahipliği yaptığım için her şeyin güzel geçmesini en çok ben istiyordum ve sanırım şansımızla beraber daha da güzeline ulaşmıştık. Artık temizlenip, süslenip bunu kutlamaya gitmeyi hak etmiştik.

Başka otostop maceralarında görüşmek üzere, yola çık yol açık.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Koronavirüs Nedeniyle Hayata Veda Eden 15 Değerli Müzisyen

Chomsky: ABD Adeta Sosyopatlar Tarafından İdare Ediliyor