Menü
in

Mahşerin 4 Atlısıydılar… “Metallica”

 

Bu yazımızın mevzusu, vaktinde thrash metalin tahtında bağdaş kurmuş olan Metallica adlı grup. 1983 yılında piyasaya sürülen ve thrash metal müzik dalının en iyi albümlerinden biri olan “Kill ‘em All” ile arz-ı endam eden grup, müzik camiasında yükselmeye başlıyordu. Özellikle ritm gitarist ve vokal James HETFIELD’in kendine has ritmleri ve yırtıcı sesi bir fark yaratmıştı. Grup bir dönem sürekli eleman değişikliğine gidiyordu. Kuruluşunda yer alan solo gitarist Dave Mustaine’e yol verildi, yerine Kirk Hammett geldi. Kirk Hammett’in soloları da Avrupa tarzı kesintisiz sololardı ki Dave Mustaine, Metallica’dan şutlandıktan sonra kendi grubu olan Megadeth’le parlayacaktı.

Grup 3 yıl sonra Master of Puppets (1986) albümü ile gümbür gümbür bir dönüş yaptı (aradaki demoları yazmıyorum). Bu albümdeki bass gitar riffleri de fark edilir derecede iyiydi, sebebi de Cliff BURTON isimli bass dehasıydı. (bakınız ve dinleyiniz Orion adlı parça) Grup elemanlarından daha olgun bir görünüşe sahip olan bu genç yetenek de, tur kapsamında gidilen konser yolunda, seyahat ettikleri otobüsün devrilmesi sonucu hayata veda etti. Üyeler, “Ne yapacağız? Ne edeceğiz? Dağılalım mı?” modlarına girdiler. Zira Burton çok önemliydi. Kendisini gruba davet ettiklerinde “Sizin yaşadığınız şehir uzak, siz buraya taşının” cevabını verdiğinde, elemanlar tası tarağı toplayıp yanına gelmişlerdi. Bu afallama evresinden sonra yola devam etme kararı aldılar. Jason Newsted adlı başka bir müzisyen kafileye dahil oldu. Newsted’in grupla beraber ilk albümü; karanlık, kasvetli ve diğer albümlere göre daha sofistike öğeler barındıran “And Justice For All” idi. Albüm, konsept itibariyle sağlam rifflerle bezeliydi, sözleri ise sosyal temalar barındırıyordu. Adından da anlaşılacağı üzere; adalet, ölüm, doğanın katli, savaş, yoksulluk…” gibi konular işleniyordu. “One” adlı parça, albüme damgasını vurdu ve Metallica “en iyi metal performans” kategorisinde Grammy ödülünü aldı. Ödül, grubun iştahını kabartmıştı. (gerek klip gerek şarkının kendisi, savaşta yaralanmış ve tek isteği ölmek olan bir askeri konu alsa da Hetfield’in hobileri arasında avlanmak ve silahlar da vardı) Bu albüm (A.J.F.A) Metallica’nın samimi son thrash albümüydü. Grup bundan sonra sıklet değiştirecek ve iki yıl sonra çıkacak “Black” albümü ile heavy metal kulvarında boy gösterecekti…

1991 yılında çıkarttıkları kara kaplı albüm ile müzik listelerine etkili bir giriş yaptılar. 50 haftadan fazla billboard listelerinde kalmayı başardılar. Artık sadece dar bir kitle tarafından dinlenmiyor, popülerlikleri hızla artıyordu. Özellikle “Nothing Else Matters, Unforgiven” gibi şarkılar halka mal olmuştu. Albüm milyonlarca satış yaptı. Şöhretin dibine vurdular. 1990’lı yılların ilk yarısı, metal müzik ve Metallica için altın çağı ifade ediyordu. Öyle ki yurdumuzda Metallica, bir müzik türü olarak biliniyordu kimi zaman. (Bu albümden sonra Hetfield’la yapılan röportajda “En sinir olduğum şey, Nothing Else Matter’s çalarken sahnede dans eden çiftleri görmek” diyordu. ( Biz de ee sende böyle bir parça yapmasaydın o zaman diyorduk, ahalica)

Bu şan şöhretin verdiği gazla grup, heavy metalden de uzaklaşmaya başladı. Sanırım köklerimizden veya beslendiğimiz kafa yapısından ne kadar uzaklaşırsak o kadar çok tanınırız, daha makbul oluruz, diyorlardı. Ne kadar kokarsak o kadar iyi. (Tabii bunlarda prodüktör Bob Rock’ın da parmağı vardı.) Bu düşüncelerle neredeyse “hard rock” kategorisinde yer alan LOAD albümünü icra ettiler. Fanatiklerini ve hayranlarını hayal kırıklığında bırakan, metal müzik öğelerinden iyice uzaklaşan bir albüm oldu. (Grup, albüm evveli açıklamalarında, “kendimizi geliştiriyoruz, sürekli aynı şeyleri çalmak istemiyoruz” gibi şeyler de gevelemişti ki aslında bu gelen lodos hüviyetindeki rüzgarcığın esintileriydi.) Hatta grubun solo gitaristi K.Hammett  “Artık 300 kez giydiğim annihilator siyah tişört yerine pijamayla bile çıkabilirim…” gibisinden sözleri de sarf etme gereksizliğinde bulunmuştu. Akabinde davulcu Lars Ulrich “Tek rakibimiz, Spice Girls” diyerek tuz biber ekiyordu olaya. Bu kadar coşmanın ardından grup, irtifa kaybettiğini anladı ve çok geçmeden Re-Load albümünü çıkardı. (Load’dan geri dönüş, yeniden yükleme manasında) Bu albüm de önceki albümün verdiği hasarı örtemedi. Sonrasında “Köklerimize geri dönüyoruz” şeklinde açıklamalarla birkaç thrash/heavy metal karışımı albümleri sıraladılar. Re-Load albümünden sonra Jason Newstedd istifasını vererek gruptan ayrıldı ya da kaçtı.” Metallica’yı kurtarmak için gelmiştim, yine kurtarmak için ayrılıyorum.” diyerek grubun savrulmalarını ve samimiyetsizliğini hissetmiş olabilir. Ardından Robert Trujillo dahil oldu gruba. Bakınız: st.Anger, Some Kind of Monster, Death Magnetic, Hard Wired…” Hatta bir dönem, adettendir, senfoni orkestrası ile albüm bile yaptılar. En son Lady Gaga ile düet yapıyorlardı. (Bunu Dimmu Borgir de yapıyor lakin senfonik black metal olduklarından son derece normal…)

Grup 1990’ların sonunda Naspter adlı müzik sitesine, “parçalarını yayınlıyor ve insanlar da o parçaları indiriyor” diye dava açmıştı. Grup, bundan pişmanlık duysa ve imajı zedelense de aslı astarını çoktan yırtmıştı bi kere. Metallica, şu anda hala müzik yapıyor, konserler veriyor ancak konserlerinde hala 1983-1991 yıllarındaki parçalarını seslendiriyorlar çoğunlukla. Sonraki albümleri pek de dinleyen ya da seven yok zannımca. Sahne performansları ve teknolojik destekle kotarıyorlar.

Başlıktaki gibi, zamanında mahşerin 4 atlısıydılar/4 horsemen adlı şarkıyı tavsiye ederim, sonradan küheylan modunda “deh deh düldül, sen düldülsün ben bülbül” olmayı tercih ettiler. Grubun zaman içindeki gidişatına baktığımda aklıma daha evvel solcu olduğunu söyleyip de şimdi liberal olanlar geliyor. Ne alaka? derseniz: Bir yazar “1960’larda ağaçlar bile sola yatıyordu.” gibi bir metaforla solun yükselişini anlatıyordu. Metallica da 1980-1990 yılları arasındaki metal müziğin altın yıllarında yerini aldı ve 1990’ların ikinci yarısında bu müzik türünün popülaritesini yitirdiğini görünce gemiyi acilen terk etti. Ancak bindiği hücum botlarıyla ya kimyası uyuşmadı ya da yoğun tepki aldı hayranlarından. Tekrar aynı gemiye manevra yaptı kısacası. Grubun yaptığı parçalar, kabaca “karanlık, adaletsizlik, öfke, ezilmişlik…” ekseninde dönüyor da grup üyelerinin yaşamlarına baktığınızda her birinin 4-5 milyon dolarlık evlerde oturduğunu, araba koleksiyonu sahibi olduklarını görürsünüz. Sonra da “darkness’s imprisoning me,oh please god help me!”

1915 yapımı siyah-beyaz/sessiz film “Praglı Öğrenci”yi (Der Student von Prag) izlemenizi tavsiye ederim. (Ben, bu filmi Baudrillard’ın ‘Tüketim Toplumu’ndaki anlatısı üzerine izledim.) Praglı öğrenci, çok fakirdir ve zengin olma hayalleri kurar. Bunu duyan şeytan, öğrenciyle bir anlaşma yapar. Kendisine 100.000 altın teklif eder. Karşılığında ise öğrencinin yaşadığı kulübede ne varsa hepsini ister. Öğrencide bu sefil odada bir şey yok diyerek anlaşmayı kabul eder. Şeytan, öğrencinin aynadaki suretini alır ve yanında götürür. Öğrenci artık çok zengindir para, pul, kadın vs. Ancak sureti her yerde karşısına çıkar ve kötü bakışlara sahiptir. Öğrenci buna dayanamaz ve silahıyla suretini vurur. Kendi göğsünden kan gelir ve ölür. Mezarı başında sureti bekler. Günümüzün şeytanı, şu anki tüketim sistemidir, bizler de bu sisteme adapte olabilmek için, bize verilmek istenenlere hücum edebilmek için kendimizden geçiyoruz. Bu sisteme, bu tüketim kültürüne dayalı toplum birey prototipine uygun suretler üretiyoruz. Bu suretlerimizin de özümüzden, kendi gerçekliğimizden ne kadar uzak ve sahte olduğunu gördükçe de öfkeleniyoruz. Öfkemiz kendimize… Evet, bu Metallica hikayesinden ve film kıssasından sonra “kendinizi gerçekleştirebilmeniz ve suretinize sahip çıkabilmeniz” ümidiyle iyi günler diliyorum…

“iyi, en iyinin düşmanıdır.”

 Aristoteles

Cevap Yazın

Exit mobile version