in

İhsan Bey

Kaymakamlık bünyesinde geçici işçi olarak çalışıyordu. Görevlendirilen arkadaşları ile birlikte bizim kurumun eşyalarını da taşımışlardı.

O telaşlı günlerde aramızda bir samimiyet gelişmişti. Ona ‘bey’ diye hitap ediyordum, çünkü o bana, yaşı elli beşin üstünde olmasına rağmen ‘ağabey’ diyordu. Ona, bunu yapmamasını, mahcup olduğumu çok söyledim ama o kibarca, saygıdan deyip sıyrılır çıkardı.

Yana yakıla emekli olmak istiyordu ve gününü doldurmak için girip çıkmadığı iş yoktu. Kimi zaman muhtelif kahvelerde, pasajların içlerindeki çay ocaklarında çalışıyor, para almıyor, sadece sigortasını ödemelerini istiyordu. Fakat işverenler yaşından dolayı onu çalıştırmak istemiyorlardı; neticede onlar da haklıydı.

Bazan İhsan Bey’in maddi durumu iyice kötüleşiyordu. O zamanlarda ben hissiyatını anlıyordum ve kendi çapımda destek olmaya çalışıyordum ona. Gururluydu, uygarca verdiği sözde dururdu. Eline geçince, yaş, yağmur demiyor aldığı miktarı getirip yerine koyuyordu.

İhsan Bey, çok sigara içiyordu ve ben onun bu alışkanlığına çok hayıflanıyordum. Bünyesi zayıftı. Vücudunun sigara ile mücadele edemediği, günden güne sendelediği belli oluyordu. Ciğerlerinden gelen hırıltıyı, nefesinin yorgunluğunu duyumsayabiliyordum.

Normal şartlarda hayat bana, kimsenin yaşamına karışmamam gerektiğini öğretmişti. Bazı insanlar, iyi olduğunda kendilerinden, kötü olduğunda senden biliyorlardı çünkü.

İhsan Bey’e müdahale ediyor, “İçme şu mereti,” diyordum. Yasak bir alanına girdiğim için gerilmiyor, içine çekilip benden uzaklaşmıyordu. Aksine yanlış bir hareket yapıp beni kırmaktan korkuyordu.

“Ah ağabey, içmesem olmuyor, bırakıyorum ama ne yapayım canım istiyor,” diye mahcup ifade ediyordu kendisini.

Araya yoğun hayat gailesi girerdi. O dönemlerde beni hiç olmazsa telefonla arardı. “Sesini duymak istedim ağabey!” derdi. Sesimi duymak için beni arayan tek tük insandan biriydi ve bu durum sanki bana, daha fazla sorumluluk, hatır yüklüyordu.

Günler geçiyor, mevsimler değişiyordu. İhsan Bey emeklilik gününü tamamlamak için canını dişine takmıştı. Yanıma gelip dert yandığında, bir yerlere gelişigüzel ve umutsuzca telefon ediyorduk. Güvendiğimiz dağlara karlar yağıyordu veya hiç beklemediğimiz insanlar ellerini taşların altına koyuyorlardı.

Ona yardımcı olan ama geri planda duran değerli insanların varlığından da haberdardım.

Sonunda muradına erdi İhsan Bey. O günü muştulamak için bana gelişini ve yüzündeki zararsız çocuk tebessümünü hiç unutamıyorum.

Sigara ile arasına hâlâ mesafe koymayan İhsan Bey emekli olmuştu ve hayat bundan sonra olur giderdi. Tutumlu davranarak vaziyeti düzeltti ve kendisi gidemese de eşini umreye bile gönderdi.

Eşi umreden döndükten sonra bana hediye paketi hazırlamıştı ve ben öğlen paydosuna çıktığım için, çalıştığım kurumun önünde, yağmur altında yolumu gözlemişti.

Yemek dönüşünde, ıslanmış ve soğuktan donmuş bir vaziyette İhsan Bey’in beni beklediğini görünce yaralayan bir suçluluk ve bütün bunlara değiyor muyum duygusuna kapılmıştım.

“Eşim bu öteberiyi senin için getirdi. Baktıkça beni hatırlarsın ağabey.”

Sonraki günler, ilk başlarda üzerinde durulmayan gelişmelerle başladı. İhsan Bey, Balıkesir’e, İzmir’e gitmeye, yavaştan hastaneleri dolaşmaya koyuldu. Onu merak ediyordum. Her şeyin yolunda olduğunu, tedavinin iyi gittiğini söylüyordu ama sigara tiryakiliği devam ediyordu.

Yaşam veya hastalık kavgası verenlere öğütleme, suçlama veya yüzüne vurup sorgulama geleneğinin olduğu bir ülkede bunu yapmak istemiyordum ama ısrarla sigaradan uzak durmasını söylüyordum ona. Boynunu büküyor ve hüzünle karışık gülümsüyordu.

İhsan Bey sonraki zamanlarda çarşıya çıkamamaya başladı, temelli evine kapandı. Telefon ile arayıp onun halini hatırını, bir ihtiyacı olup olmadığını soruyordum.

“Ağabey, sesini duymak bana yetiyor, her şeyim tamam, kemoterapiler biraz zorluyor sadece,” diye cevap veriyordu.

2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri sürecinde durumu kötüleşmişti. Beni aradı, doktorunun kendisine ‘artık sigara içebilirsin’ dediğini söyleyince içim cız etti, bozuntuya vermedim.

Bir istirhamının olduğunu ve seçimde oy kullanmak istediğini belirtti. İşi başından aşkın bir günümde kendisini evden aldırttım ve oy kullanmasını sağladım. Bu durum onu çok mutlu etmişti, birkaç gün sonra arayıp heyecanla, minnetle teşekkür etti.

Aradan çok geçmedi ve İhsan Bey’in öldüğü haberi geldi. Kızıyla konuştuk telefonda, babasının beni ne kadar sevdiğini söyledi. Neden bilmem bu itiraf, pişmanlık, vicdan azabı yükledi yüreğime. Hayatımda büyük bir boşluk ve nefes kesilmesi oluştu.

Beni sevdiğine inandığım, benim hatamı aramayan, kişisel tutarsızlıklarımdan dolayı beni suçlamayan bir şahsiyeti; tüm varlığıyla yanımda olduğunu bildiğim gerçek bir dostumu yitirmiştim.

O az kişinin tanıdığı, kendi küçük dünyasının kahramanıydı, bir amacı vardı, Yaşar Kemal’in dediği gibi güzel adamdı.

Bir garip ölmüş diyeler, üç günden sonra duyalar.

Soğuk su ile yuyalar, şöyle garip bencileyin.

Aylarca Yunus Emre’nin bu dizelerini mırıldandım ve hayıflanmalar, nedametler, ruhi azaplarla boğuştum.

Kimileyin İhsan Bey’i rüyamda görüyorum veya gündüz düşlerimde beni telefonla arıyor.

“Sesini duymak istedim ağabey,” diyor biraz çekinerek.

Çünkü bir kabahati var. Çünkü sayın İhsan Bey hâlâ sigarayı bırakmamış.

2 Yorum

Cevap Yazın
  1. Fatih bey makalenizi okudum işin özeti birisi sele dereye kapılır siz bir dal uzatırsını mümkün deyil bir türlü o dalı tutmaz siz insanlığınızı alakanızı göstermişsiniz . Çünkü buna benzer olay ben yaşadım . Kaleminize ellerinize sağlık -(c b 5 komşuyuz yazın geliyoruz)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Büyük Yönetmenlerin Kısa Filmleri

Ölümden Sonraki Çalışma Hayatı Üzerine