in

İbrahim Kekik’in Hadise Yaratan Hikayesi (Üçüncü ve Son Bölüm)

Tefrikanın üçüncü ve son bölümüyle karşınızdayız. ilk iki bölümü okumayanlar için;

Birinci bölüm

İkinci bölüm

(…)

“Dinle o zaman komserim. Bir daha üzerime gelirseniz boğazımı keseceğim, haberiniz olsun.”

Ve ağlamaklı ama sert bir ses tonuyla devam etti:

“Rabia’m, yirmi altı yaşındaydı. Toprağa diktim onu. Meyveler verecek oradan. Evet yanlışım yok, gömmedim onu, diktim toprağa. Nasıl gömebilirdim ki…”

(…)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Sesi iyice çatallaşarak:

“Meyveler, çiçekler verecekti hepimize. Onu öldürdüler komserim. Artık toprağından fışkıracak bereket. On altısındaydı evlendiğimizde, körpecikti. Gözünü benim yanımda açtı. Beline kadar simsiyah saçları, iri iri kara gözleri, ah o gözleri…”

“ ‘Kötü tesadüf’ dediler ölümüne. Karımın öldüğü hastanenin sahibi olan doktor buralıymış, Aksaraylı, hemşeriniz. Tanırsınız, belediyeye başkan adayıymış. Hastane yaptıracakmış buraya. Sayfa sayfa büyük laflar etmiş. Haktan, hukuktan, sağlıktan konuşmuş. Vay be!  Kestiği damarı zamanında tamir edemeyen, hadi onu geçtim, birine sebep olup helallik bile isteyemeyen Kudret Hoca, Kudret Beyefendi…”

Sustu birden. Kalabalık nefesini tutmuş ona bakıyordu. İbrahim, gözünü karşısındaki bilinmez bir noktaya dikmiş öylece duruyordu.  “Kudret Hasandağı” diye söylendi biri. Sonra insanlar değişik yüz ifadeleriyle birbirlerine, bilmeceyi çözmüş olmanın gururuyla bir şeyler anlatmaya koyuldu. Hasandağı sülalesinin büyüklüğünden tutun da Kudret Bey’in nasıl iyi bir insan olduğuna kadar her şey konuşuldu o kısacık sürede. Bir tek Rabia konuşulmadı, kimse ismini bile anmadı…

İbrahim Kekik, kalabalığın kaynamasına aldırmadan konuşmaya devam etti:

“Devlet de kolladı doktoru. Ankara’da çok hısımı varmış, hükümet partisindenmiş. Mağdur dediler onun için. İsteyerek yapmadı dediler. Nerdeyse bizi suçlu bellediler. Hastane masraflarını almayacağız senden,  deyip büyüklük yaptılar. Her şeyi konuştular, söylediler de Rabia’mdan hiç bahsetmediler.”

Konuştukça gücü tükeniyor, sesi alçalıyordu:

“Ben suçlu aramadım zaten. Sadece Rabia’ma, bir garibin hayatına saygı istedim. Hayattayken yok saydılar. Bari ölümüzü görsünler istedim, olmadı. Rabbim bana güç verdi, olsun dedim, takdiri ilahi dedim. Bağrıma taş bastım, sineye çektim.

Aradım Kudret Bey’i, Rabia’mın cenazesine çağırdım. Gel beyim dedim, özür dile, bir Fatiha oku. Affedeceğim seni, dedim.”

Kudret Hasandağı ismi şehirde hızla yayılmış, bu küçük şehir için basitliğini çoktan kaybetmiş olan olay,  daha da derinleşmişti. Kalabalık arasında bir söylenti yayıldı: “Vali geliyormuş, vali geliyormuş.” Genç polis amiri, kendisini fersah fersah aşan olayın ağırlığıyla İbrahim’e ümitsizce seslendi:

“İbrahim Bey, gelin buraya ne istiyorsanız yapalım. Çok zor durumda kalıyoruz bakın. Bize güvenin.”

İbrahim Kekik, gözyaşları elindeki bıçağa dökülürken sesini tekrar yükseltti ve dehşet saçan gözlerini genç amirin çaresiz gözlerine dikti:

“Koskoca Kudret Bey ne dedi bana komserim biliyor musun? Asıl ben seni affettim. Sen kim oluyorsun da beni affediyorsun, dedi. Bir daha karşısına çıkarsam pişman edecekmiş beni!”

Bir adım öne çıkarak ve bıçağı kalabalığa doğru uzatarak bağırdı:

“Buradayım işte Kudret Beeey!”

Genç polis amiri, İbrahim’in meydanı inleten çığlığıyla donup kalmış, emniyet müdürünün meydana ulaştığını bile fark etmemişti. Emniyet müdürünün gelişi de olayın çığırından çıktığının işaretiydi. İbrahim Kekik meydanda daha fazla kalamayacağını anlamıştı. Meydandaki polis sayısı artmış, meraklıların amatör kayıtlarına gazetecilerin profesyonel kayıtları eklenmişti.  İbrahim son adımı atmak için doğruldu ve elindeki gözyaşı ve kanla ıslanmış bıçağı boğazına dayadı.

“ Kudret Bey gelsin buraya, iki cümle söyleyip ineceğim.”

İbrahim’i indirmek için yapılan bir iki başarısız deneme, vücudunda birkaç yarık daha açılmasına sebep olmuştu. Gövdesi, elleri, kolları kan içindeydi. Atatürk heykelinin altında kıpkırmızı kana kesmiş bir Mehmetçik heykeli gibi dimdik duruyordu.

Vali meydana geldiğinde olay küçük şehrin sınırlarını aşmış ülkenin gündemine oturmuştu.

Meraklılar ve gazeteciler İbrahim’in üzerine çıktığı heykelden uzaklaştırıldı. Polisler heykelin dört bir yanını sarmış, bir işaret bekliyorlardı. İbrahim’in ölü ya da diri oradan indirilmesi gerekiyordu ve herkesin gözleri önünde olduğu için bunu “kibarca” yapmak gerekiyordu.

Emniyet müdürü İbrahim’e seslendi:

“İbrahim! Bak Vali Bey geldi. Seni dinleyecek. Bırak artık inadı, gel aşağı!”

İbrahim, boğazına dayadığı bıçağı daha da bastırarak:

“Vali Bey dinlesin o zaman beni. Buradan söyleyeceğim derdimi!”

“Beyim dinle! Ben garibanım. Rahmetli anamla babam da garibandı. Bizim gücümüz kudretimiz bellidir. Başımı sokacak bir evim vardı. Karımla yaşayıp giderdik. Beli çok ağrırdı, hastaneye götürdüm. Sapasağlamdı götürdüğümde. Hep gülerdi, güle güle girdi hastaneden içeri. Ölüsünü verdiler bana. Güzel gözlü Rabia’mdı. Her şeyimdi, öldü dediler. Öldü…”

İbrahim, konuştukça boğazındaki bıçağı bastırıyor ama farkına varmıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttuğu belli oluyordu. Her şeye rağmen sert bir ses tonuyla devam etti:

“Ölüler gülmüyor beyim! Biz yaşarken de çok gülmedik ama böyle ağlamayı da hak etmedik. Kudret Bey gelsin buraya,kim kimi affediyor burada söylesin!”

Vali, devletin yumuşak ve babacan tavrıyla İbrahim’e seslendi:

“Evladım, devletimiz senin yanında. Ne gerekiyorsa yapılacak, bundan emin ol. Hadi şimdi aşağı gel, devletimizden kudretli kimse olamaz. Söyledim araştırıyorlar, biz isimleri önemsemiyoruz, sizin olayda sorumluluğu olan herkes cezalandırılacak.”

İbrahim’in rengi ve tavırları birden değişmişti. O ana kadar bağırmadığı kadar yüksek sesle bağırdı:

“Olay değil! Rabiaaa!”

Meydandaki herkes İbrahim’in derdine ortak oluyordu. Gözyaşlarını tutamayanlar, sesini yükseltenler hep aynı şeyi söylüyordu: “Zavallı İbrahim! Çaresiz İbrahim!” Bütün meydan İbrahim’e ağıt yakıyordu. İçlerinden biri, “İbrahim haklı!” dedi. Kalabalılığın homurdanışı devletin yumuşak ve babacan tavrının sınırlarını zorluyordu.

Vali, kalabalıktan yükselen seslerden ürküp hızla meydanı terk etti. Emniyet müdürü tetikte bekleyen polislere bekledikleri işareti verdi. Dakikalar içinde meydanda her şey değişmişti. İbrahim’in kurduğu  son cümle, sıcak Aksaray gününün içerisinden geçen, yolunu kaybetmiş, herkesi buza kesen bir rüzgar oldu:

“Bir cana değil üç cana birden kıydın Kudret Beeey!”

İbrahim, son cümlesini titreyerek söyledi:

“Hamileymiş Rabia’m!..”

Heykelin üzerine çıkmış özel harekât polislerinin bir adım önünde, boğazına dayadığı bıçağı hızla yana doğru kaydırdı.

İbrahim’in son cümlesiyle buza kesen meydan, sıcacık kanıyla eski haline dönüyordu…

Ertesi gün bütün gazetelerin manşeti tek bir ağızdan çıkmış gibi aynıydı:

“İBRAHİM KEKİK’İN HADİSE YARATAN HİKAYESİ”

Yazan fernando

2 Yorum

Yorum Yap

One Ping

  1. Pingback:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şeyhim Beni 70’lere Işınla *

Yeni Bakış Açıları Kazandıracak Kitaplar Listesi 2