in

Hasankeyf’e Veda Etmek

Çocukluğumdan beri Hasankeyf her seferinde yok edileceği korkusuyla eş düşerdi aklıma. Hatta az duymadım “Hasankeyf sular altında kalmadan bi’ gidip görelim son kez’ gibisinden cümleleri. Ama onun sonu fikrine bir şekilde ihtimal veremezdi bir tarafım bugüne kadar. İçten içe bu hatadan dönüleceğine, bu akıl tutulmasının geçeceğine ve bu keskin virajı alabileceğimize inanırdım. Yanılmışım, diğer birçoğu gibi. Dönemedik. Dönmek ne kelime, dinamitler patlatarak, betonlar doldurarak önümüze gelene bin tekme attık. Aslında diğer birçoğu gibi patlattığımız da betonla doldurduğumuz da yine kendimiziz, bilemedik.

Hasankeyf için her karışını bildiğim, her mağarasını gezdiğim, ona yaşam veren, anlam veren, su veren Dicle’sinde yüzdüğüm bir yer demeyi çok isterdim. Maalesef, diyemiyorum. Çünkü her ne kadar ona yarım saat mesafede bir şehir merkezinde doğmuş ve büyümüş olsam da Hasankeyf’i herhangi bir turistten fazla tanıyamadım. Bunun birçok sebebi olduğunu varsayıyorum bugün, şu anda, onu tamamen kaybetmeye sayılı günler kalmışken. Derin bir üzüntü, pişmanlık, suçluluk ve yasla. Erkek egemen, muhafazakar bir ülkede bir kız çocuğu olarak doğmamın ilk yıllarda hareket kabiliyetimi, keşif alanımı sınırladığı muhakkak. Yani sizin oyun oynayabileceğiniz, bisiklet sürebileceğiniz alan iki sokak ötesiyle sınırlıyken örneğin, erkek kardeşiniz mahalleyi keşfe çıkabiliyordur dertsiz tasasız. Eh, biraz büyüdüğünüzde yine siz Hasankeyf’e düzenlenecek bir gezi için pek çok çabalarken, erkek arkadaşlarınız defalarca oraya zaten gidiyor, köyün kahvelerinde zaman geçiriyor, sokaklarında dolaşıyor, ovalarını izliyor, nehirde yüzüyor, karanlık çöktüğünde o güzelim gök kubbenin altında nice muhabbet edip evine dönüyordur.

Üzücü, eksik hissettiren bir durum. Ancak başlı başına bunun arkasına saklanmak koskocaman ve bir hayli gerçek olan bir ‘sebebin’, ‘bahaneye’ dönmesine yol açacaktır. Çünkü büyüdüm. Bir kadın olarak güçlenebildiğim, hayatımın kontrolünü -nispeten- elime alabildiğim, hareket alanımı kendim belirleyebildiğim bir bağlama kavuştum. İçselleştirdiğimiz normlar öyle kolayca üstesinden gelinebilecek şeyler değil elbette. Ancak Hasankeyf’i artık tanımak ve onun yok edilmesine engel olacak bir şeyler yapmayı en azından denemek için gerekene sahiptim. İşin içine suçluluk duygusunun girdiği yer burası sanırım.

Çünkü hal böyleyken de bir kadın olarak, yerelinden uzak kalmış bir insan olarak, veya sadece bir insan canlısı olarak onun barındırdığı onca kıymeti anlamaya çalışmak ya da yıkıcı tarafımıza karşı korumak için uzun yıllar sadece ama sadece hayıflanmaktan öteye geçemedim. Ona dair yazılanları okumam gerekirdi, okumadım. Uçsuz bucaksız ovalarında dolaşmam; orada yaşayan canlıların, yetişen çiçeklerin, uçan kuşların, deresinde yüzen balıkların izini sürmem gerekirdi, yapmadım. Sokaklarına, damlarına, mağaralarına, kalesine, mezarlıklarına, binlerce yıllık tarihine öylesine bir gezintiden öte bakmam gerekirdi, bakmadım. Onu korumak için harekete geçmem gerekirdi, geçmedim. Hasankeyf için son eylem çağrıları haberlerini okurken işte bu yüzden aynı anda birçok duygu istila ediyor bünyemi.

Her şeyden önce ona bu zararı böyle umarsız ve arsız reva görenlere ve belki aynı derecede onu koruyamayan, bu yıkımı görmezden gelen bizlere öfke… Ötesi ise; onu evi saymış, yuva bilmiş sayısız canlıyla binyıllarca suyunu, taşını, toprağını, yeşilini, sarısını, bereketini sakınmadan paylaşmış; binyılların bilgeliğiyle yanı başınızda ona sadece dönüp bakmanızı beklemiş bir yakınınızı, çok içeriden bir yakınınızı, henüz varamadığınız bir parçanızı kaybediyor olduğunuzu idrak etmenin acısı. Ona o fırsatı yaratabilseydiniz eğer, ne çok mutlu olacağınızı, zenginleşeceğinizi, tamamlanacağınızı biliyor olmanın getirdiği pişmanlık. Ona artık sadece eski fotoğraflardan, zihninizdeki birkaç yarım, puslu anıdan bakacak olma fikrinin verdiği korku. Elinizden kayıp gittiği hissi. Tutamayışınız, sizin de bir o kadar bir parça daha tutunamayışınız. Üzüntünüz ve özrünüz. Mahcubiyetle.

Yazan nausıcaa

Yorumlar

Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Comments

comments

Nazım Hikmet’in Aynı Zamanda Bir Sinemacı Olduğunu Biliyor Muydunuz?

Bizim Büyük Çüksüzlüğümüz