in

Edebiyatın 6 Ünlü Anti Kahramanı

Anti kahraman, geleneksel kahramanın karşıtıdır, toplumca kabul görmüş makbul niteliklerden yoksundur; cesur, yakışıklı, asil, başarılı ya da becerikli değildir. Toplumla çatışırlar, onlar için çabalamak gereksiz bir eylemdir, bu yüzden genelde eylemsizdirler. Uyumsuzdur, yalnızdır, dışlanmıştır, toplumda bir yer edinememiş ya da edinmeyi reddetmiştir.

Topluma yön verme gücünü elinde bulunduranlar, uyumsuz bireyleri uyumlu yapmaya, normalleştirmeye, kendi yapısına işe yarar duruma getirmeye çalışırlar, bunu başaramadıkları zaman da bu “aksak bireyleri” sistemin dışına çıkarırlar. Bunu yapmaktaki amaç uyumsuzları cezalandırmaktan ziyade toplumun geri kalanına makbul ya da makul olmazlarsa kendilerini bekleyen ötelenmeyi göstermektir.

Geçmişte özellikle Marksist eleştirmenler tarafından “bunalım edebiyatı” olarak görülen edebiyat türünün parçası olan anti kahramanlar, bencillik ve bireycilikle suçlanıp edebi açıdan değerli bulunmamıştı. Oysa anti kahramanlar, içinden çıktıkları toplumların sosyal ve ekonomik yapısını, ahlaki değerlerini eleştirel bir biçimde aktarırlar. Böylece ulaştıkları okurların zihinlerine kuşku tohumları ekerler. Şimdi ise bu edebiyat türü, çok sayıda okuru olmakla kalmayıp oldukça popülerleşmiştir.

Aylak Adam: C.  

C. 28 yaşında, babasından kalan mirasla para sıkıntısı olmadan yaşar. Düzenli bir işi yoktur ancak her sabah işe gider gibi evden çıkar. Tüm gününü aylak aylak dolaşarak geçirir; ressam arkadaşı Sadık’ın atölyesi, kahveler, lokantalar, sinemalar… Fakat en çok sokaklarda gezer C. ve kendini bir şeyler ararken buluverir. Film izler, okur, her gün gezip dolaştığı yerlerdeki insanları gözlemler ve ne aradığını anlamaya çalışır. C.’nin annesi o küçükken ölmüş ve o teyzesiyle büyümüştür, tanıştığı kadınlarda teyzesini arar, bulamadığındaysa her seferinde bir bahane ile onlardan ayrılır.

C. sürekli topluma karşı pasif bir isyan içindedir; bir dilenciden sigara ister, karşıdan gelen bir kızı öper ve uzaklaşır, yolda gördüğü kadına “merhaba” der, karşılık olarak “sizi tanımıyorum” der kadın ve “ben de” der C., gece caddenin ortasına işer. Giderek daha kötümser, daha yalnız olmaya başlayan C. yaşadığı yabancılaşmayı bilinçli olarak içselleştirir.

“İki çeşit içen vardır. Biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. Bir de şu çevredekilere bak. Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için.”

“Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır… Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez.”

Otomatik Portakal: Alex

Suçluların kol gezdiği bir distopya, baskıcı bir yönetim ve bu yönetime direnen on beş yaşındaki Alex ve çetesi, sokaklarda korku salmaktadırlar. Alex şiddetten haz duyan, bilinçli olarak kötülüğü seçen bir anti kahramandır.

“Bu Toplum için Yararlı Ol” tekerlemelerini belleyen ve belletenlerin “suç nasıl işlenir?” sorusunu düşündükçe gülmekten hayalarım ağrıyor. Neden “iyiliğin kökenini” incelemezler, araştırmazlar? Herkesin derdi “kötülük” ya da “iblisliğin kökeni” Eğer serseriler kötülük yapıyorsa bu onların tercih hakkı. Yani adamlar kötülüğü benimsemişler. İyiler de iyiliği… Ben kötülüğü yeğleyenler arasındayım.” 

Alex yakalanıp devletin suçluları ıslah etmek amacıyla yaptığı bir laboratuvar çalışmasına denek yapılır. Bu deney sırasında Alex’e şiddet dolu filmler izletilirken, bir yandan da fiziksel acılara maruz bırakılır. Alex artık aklına kötülük dahi geldiğinde acılar içince kıvranır, kusar. Alex için en beteri severek dinlediği Beethoven’ı duyduğu zaman ona izlettirilen Nazi soykırım filmlerinin korkunç sahnelerini yeniden hatırlaması ve acı duymasıdır. Kayıtlara “iyileşti” diye geçirilir ve böylece salınır. Alex artık bir kukladır, iradesi elinden alınmış, otoritenin istediği biçime getirilmiş otomatik işleyen bir makinedir…

Yabancı: Meursault

Meursault, Cezayir’de yaşayan bir devlet memurudur. Varoluşuyla birlikte gelen her şeyi duyarsızca kabullenmiştir. Gözlemler ama umursamaz, hayatı derinlemesine düşünmez. Annesi öldüğünde de tepkisiz kalır, ağlamaz, annesinin cenaze işlemlerini duygusuz bir şekilde yapar. Cenazenin ertesi günü sevmediğini düşündüğü sevgilisi Marie ile vakit geçirir. Marie ile olan ilişkisinde de kayıtsızdır; Marie ona evlenmek istediğini ve kendisini sevip sevmediğini sorduğunda, sevmediğini ama o arzu ediyorsa evlenebileceğini söyler. Meursault için ‘hepsi birdir.’ Topluma, toplumun değer yargılarına uyumsuz bir varoluş sergiler.

Bir gün sahile giderken yaşanılan bir olay sonucunda birini hiçbir şey hissetmeden öldürür. Mahkeme, cinayetten ziyade onun kayıtsızlığına, duygusuzluğuna, annesinin ölümünden bile etkilenmeyişine yoğunlaşır. Avukatına kendisinin de herkes gibi olduğunu söylemeyi saçma ve anlamsız bulur. Mahkeme sanki Meursault orada değilmiş gibi görülür.

“Sanık sandalyesinde otururken bile insanın kendisinden bahsedilişini işitmesi daima ilgi çeken bir şey oluyor.”

Pişmanlıktan ziyade bir çeşit sıkıntı yaşar. Savcının sorduğu sorulara değil de siz yerine sen diye hitap etmesine takılır aklı. Meursault cinayetten değil, annesinin ölümüne tepkisizliğinden, onun ahlakî çöküntüsü topluma cereyan etmesin diye Fransız ulusu adına bir meydanda giyotinle ölüme mahkûm edilir. Camus, bu hissiz, tutkusuz, edilgen, hiçbir şeyi önemli bulmayan, her şeyi hiçleştiren, ‘saçma’laştıran kahramanını Fransız ulusu adına idamla cezalandırır. Meursault kendi ölümüne de kayıtsızdır;

“Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi. Çünkü, her iki halde de, pek doğal ki, başka erkekler de, başka kadınlar da yaşayacaklardı, hem de binlerce yıl. Sözün kısası, hiçbir şey böylesine açık değildi…”

Çavdar Tarlasında Çocuklar: Holden Caulfield

John Lennon’u öldüren Mark David Chapman’ın tutuklandığında bu kitabı okumasından ve Chapman’ın sonraki açıklamalarından tutun, ahlakî sebeplerden dolayı sansürlenmesine ve buna karşın okullarda en çok okutulan kitaplardan biri olmasına kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin en çok tartışılan kitaplarından biri Çavdar Tarlasında Çocuklar.

Kitabı, yaşadığı dünyaya uyum sağlayamayan, isyankâr, her şeyden ama en çok yapmacıklıktan nefret eden, on yedi yaşındaki Holden’ın dördüncü kez okuldan kovulmasının ardından yaşadığı üç günü, Holden’ın anlatımıyla okuruz. Holden küçük kardeşi Phoebe’ye sevgi göstermek konusunda hiç zorlanmaz, yetişkinlerin sahte dünyasına karşı duyduğu tiksintiye, hayatın bir oyun olduğunu ve bu oyuna katılmama isteğine karşın masumiyete ve saflığa karşı son derece duyarlıdır.

“Tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, ‘Tanıştığıma memnun oldum’ demek beni öldürüyor. Ama hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.”

“Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz. Biliyorum olanaksız bir şey bu, ama yine de pek fena olmazdı.” 

Palto: Akakiy Akakiyeviç

Akakiy bir apartmanda tek başına yaşayan, dokuzuncu dereceden bir devlet memurudur. Yaptığı iş, her gün kendisine verilen evrakları yeniden kopyalamak, temize geçmektir. Amirinin kendisine verdiği yeni görevi yapamadığı için huzuru kaçar, terfi fırsatını reddeder.  Her günü handiyse birbirinin aynı denecek tekdüzelikte geçer.  Çalıştığı kurumda pek sevilmez, alay konusudur. Arkadaşları tarafından sıkıcı bulunur, eskimiş üstü başı ile dalga geçilir. Karakterindeki sıradanlık onun gerçekliğinden şüphe etmenize olanak tanımaz.

Çok eskiyen paltosunu elden geçirmesi için gittiği terzi, paltonun çok eskidiğini, dikiş tutmayacağını söyleyince dişinden tırnağından artırıp yeni bir palto diktirir kendine. Yeni paltosu sayesinde saygı duyulur bir kimse oluverir, öyle ki paltosu için bir gece düzenlenir. Normalde, geceleri evinde evrak temize geçen Akakiy, bu davet için çok da heyecanlı değildir. Davetten, kendisi için geç bir saatte ayrıldıktan sonra eve dönerken çok sevdiği paltosu çalınır. Bir sürü yere başvurur Akakiy paltosu için, en sonunda “mühim şahıs”a yollanır, derdini anlatır ancak mühim şahıs ona bağırır, onu azarlar hatta aşağılar. Akakiy kendinden geçip bayılır ve hummalı ateş sonrası ölür. Bir hortlak olarak belirir sonra Akakiy, kış gecelerinde insanların paltosunu çekip alır, herkes hayalet Akakiy’den korkar. Mühim şahsın da paltosunu aldıktan sonra hayaleti de ortadan kaybolur. Mühim şahsın paltosu, ona tam olmuştur çünkü.

Gogol, güç meraklısı toplumun, sıradan, iç dünyasına kapanmış, uyumsuz, o topluma göre başarısız karakteri Akakiy Akiyeviç üzerinden, sosyal sınıf farkının, hiyerarşinin, bürokrasinin bayağılığını eleştirir.

Anayurt Oteli: Zebercet

Yusuf Atılgan’ın “ne ölü ne sağ” olarak tanımladığı Zebercet’in tüm hayatı, babasından kalan Anayurt Oteli’nde geçmiştir. Otelin hem sahibi, hem bekçisi, hem kâtibidir, kendisinden başka bir de ortalıkçı kadın yaşar otelde. Zebercet kadından tiksinir tiksinmesine ama kadın ağır uykudayken onun yanına sokulmaktan da geri durmaz. Öyle görünmezdir ki Zebercet, kadın fark etmez bile bunu. Zebercet başkalarına görünmez olduğu kadar kendisi için de görünmezdir, değersiz bir varoluştur. Dış dünyayla ilişkisi alışveriş yaptığı birkaç yer ve otele gelen müşterilerden ibarettir, yalnız ve sevgisizdir. Hem dış görünümü hem kişiliği itibariyle eksiktir. Otele gecikmeli Ankara treniyle gelip bir gece konaklayıp giden ve tekrar geleceğim diyen kadının ardından takıntılı bir şekilde beklemeye koyulur. Kadının kaldığı odayı kimselere vermez, hayatında ilk defa dış görünümünü değiştirir, bıyıklarını keser, yeni kıyafetler alır. Kadının gelmeyeceği kanaatine varınca giderek büyüyen bir buhranın içinde bulur kendini. Oteli kapatır, çaresizce dış dünyaya açılmayı dener fakat nafiledir. Zebercet’in yıllarca içinde taşıdığı marazlı hisler açığa çıkar. Yalnız, karanlık, hastalıklı, var olan ama ‘biri olamayan’ Zebercet…

Şimdiye kadar hep erkek yazarların erkek kahramanlarından bahsettik. Bir yazar üretirken cinsiyetinin özgüllüğüne ihtiyaç duyar mı? Tarihin başlangıcından beri kadınların eril tahakküm altında ezildiği gerçekliğine karşı çıkacak kimse yoktur sanıyorum. Başka tüm alanlarda olduğu gibi edebiyat dünyasında da bu durumun etkisi kaçınılmazdır. Kadın yazarların da erkek yazarlar gibi edebi eserler yazabileceklerinin kabul görmeye başladığı 19. yüzyıldan itibaren edebiyat dünyasında kadın yazarlara daha çok yer açıldığı söylenebilir.

 

Bonus: Lavinia

Şairim Bana Hiç Ses Vermedi

Fantastik edebiyatın usta dişi kurdu Ursula Le Guin, antik çağ şairi Vergilius’un Aeneas Destanı’nda, Aeneas’ın düşmanlarını alt ederek evlendiği Latium kralının kızı Lavinia’ya ses verir. Vergilius’un destanında Lavinia’nın belirgin bir rolü yoktur. Zaten destanların dili de kahramanları da erkektir. Le Guin ise Romalı şairin Lavinia’ya anlattırmadıklarını, onun dilinden anlatır.

“Bir zamanlar kimdim bilmiyorum: kim olabilirdim, onu da bilmiyorum. Ama artık yazmakta olduğum şu satırlardayım yalnızca. Nasıl bir tabiata sahibim, emin değilim ve kendimi yazarken bulmak beni şaşırttı doğrusu. Latince konuşuyorum elbette, ama hiç yazmayı öğrendim mi? Bu pek mümkün görünmüyor. Benim adımda birinin, Lavinia adında birinin bir zamanlar var olduğuna şüphe yok, ama benim kendimle ilgili fikrimden veya şairimin bana dair fikrinden o kadar farklı olmalı ki, onun hakkında düşünmek aklımı karıştırıyor yalnızca.”

Lavinia toplum değerlerini, savaşı, erkek egemen düzeni sorgulayan kişiliği ile bir kralın kızı, bir savaşçının karısı olmaktan öteye geçerek edebiyatın anti kahramanlarından biri olmuştur.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Comments

comments

Ne düşünüyorsun?

Foucault Chomsky’e karşı: Güç, Adalet ve İnsan Doğası Üzerine

Başka Sinema’da Aralık Filmleri