in

Dépaysement

Grup seksendört anlayamazsın çalıyor arka fonda. Bakışları mahmur halde, dikmiş öylece gözlerini, ayak ucuna bakıyor ayaklarını göğsüne doğru çekmiş oturuyor, yüzüne derinlikleri resmetmişler gibi her halinden belli bir şeyler var görünmezlerinde fakat ben görüyorum. Sanki yıllardır aşina olduğum bir bakıştı bu. Saçları kahverengiyle sarı, maviyle yeşil, yeşille gri arası kendine has bir renkte kısacık kestirmiş maskülen ağır bir havası vardı aurası dikkati üzerinde toplamaya yeterli. Kendime bakıyorum göz altlarım morarmış oversize eşofmanlarımı çekmişim üstüme, biri bitip ardından hemen yenisini yakıyorum sigaramın oldukça da sert bakıyorum. Gözlerimiz değiyor arada birbirine, fakat kavuşmayan bir şeyler var arada ne olduğunu anlamıyorum. Kendine çekiyor örümcek ağı gibi dolamış sanki kollarını omuzlarıma şeffaf ve dağılmaya da oldukça müsait fakat bir o kadar da sağlam. Biraz zaman lazım diyorum içimden duyacağını umuyorum. Ankara’nın soğuğunda ısıtacak gibi duruyor orda öylece otururken hiçbir şey yapmazken hem de. Tanıyorum ben bu duruşu bu kalbi eminim. Yara bere içinde kalmış bir türlü kabuk bağlamayan yaram için yara bandı uzatıyor gibi şifalı elleri var belli. Bir öğlen vakti uzatıyor ellerini yaramın yerini göstermeden ben, buluyor kendisi eliyle koymuş gibi. Şaşkınlığımı yüzüme vurmuyor boş ve normalmiş gibi teşekkür ediyorum gözlerimle. Bakışlarım hakkında konuşuyor biraz zaman sonra. Hasta gibi bakarım halbuki. Yürüyoruz uzun uzun sokakları, geçtiğimiz her yere itina ile bakıp biraz utana sıkıla da olsa ufak ufak sokuluyoruz ruhlarımıza. Aklımda sadece yaralarımı saklamak var, onda da var acı şeyler biliyorum görüyorum ama saracak gücüm yok işte. O geceyi birlikte geçiriyoruz ağlamaya başlıyor ne yapacağımı bilemeyip seyrediyorum ağlamasını ben uzun zamandır ağlamıyorum ağlanılmasını da sevmem yanımda zaten. Bir anda ellerimi omzuna atıp omzuma doğru getiriyorum başını kazağımın kollarını göstererek peçetem yok ama istersen burası ile yaşlarını silebiliriz diyorum gülümseyerek, hafifçe gözlerini bana çevirip gülmeye başlıyor sanırım yine bakışlarım başka bir hâl almış olsa gerek ki bir kuşa bakıyormuşum gibi hissettiriyorsun bazen diyor. Gülümsüyorum kuş mu diye şaşırıyorum. Evet insan kızamıyor öyle olunca diye cevap veriyor. Duruluyor ardından yaşları tütünümü sarıyorum bir ona bir kendime, o beni seyrediyor. “Seyretmesen olur mu biraz titrer ellerim” diyorum, bakmıyor gibi yapıyor ama gözleri ellerimde hissediyorum. İçiyoruz tütünümüzü kocaman sokağın arasında kaybolacak kadar küçük kalmışız, kuru kalabalığın arasında yalnızca ikimiz varmışız gibi gülüyoruz. Dans ediyor o, soğuktan kızaran burnuma bakıp her şeyinde bir anlam var gibi nerden çıktın karşıma diyor, sigaradan çekiyorum birkaç nefes. Susuşum korkutuyor olsa gerek ilk defa birini ki gözlerime uzun uzun bakıyor konuş dercesine bense konuşmuyorum ve dağılıyoruz yollarımıza. Kulaklığımı takıyorum son ses müziğimi açıyorum telefon uyarı veriyor bu hafta çok fazla sese maruz kaldığıma dair, bilmiyor tabii içimdeki sesleri. Eve vardığımda üzerimi dahi değiştirmeden uzanıyorum koltuğuma duvarda asılı olan tablolarıma bakıyorum yanıma sokuluyor Salça, uyuyakalıyoruz o şekilde. Uyanınca hemen kahvemi yapıp tütünümü yakıyorum bu masa altı kişilik ama ben hep tek oturuyorum evin içinde yirmiye yakın kişi var oysaki. Hep ağlarım bu masanın başında önümde kahvem ve tütünümle. Küllükte sadece sigaranın külü var sanır herkes de benimki bambaşka. Küllüğümdeki küllerin ancak bir tanesi sigaraya ait olur genelde. Aklıma geliyor bahçedeki renkli saçlı adı neydi sahiden hiç sormak aklıma gelmemiş. Evden çıkıyorum beni aynı yerde bekliyor bahçenin en köşesinde,gidiyorum yanına, beklediğinin ben olduğuna eminmişim gibi ayırmış sandalyemi hoş geldin diyor yorulmuşsun diyor bir şey yapmadım ki yorulayım diyorum senin yorgunluğun zaten bugüne ya da düne ait değil diyor yanında dinlenmemi ister gibi kafasını sallıyor usulca. Bir anda başımı omzuna yaslıyorum, öylece susuyoruz ben uzaklara dalarken o bana dalmış.. Kapanıyor gün hiç konuşmadan eve gidince yazıyor bana “karanlığında gözüme vuran ışığın hiç sönmesin iyi geceler” diye. Cevap yazmadan geçiyorum her boka şahit olan masamın başına küllükteki cesetleri boşaltıyorum yenileri ile doldurmak için ve geçiyorum yarım kalan yazılarımın başına ışıkları kapatmak için yeltenirken hiç açmadığımı fark edip tekrar yerime geçiyorum. Aylar geçiyor yaralarını gösteriyor kusurlarını, içini… Derinlerine daldırıyorum elimi kan dolmuş pansuman yapmaya çalışıyorum kanamam varken annesinin dahi onu benim gibi sevmediğini söylüyor hiçbir şey yapmamışken hem de. Sessizliğime aşık olmuş öyle diyor, bakışlarım konuşuyormuş onunla her an. Cenazelerimi benimle uğurladığından falan da bahsediyor ara sıra nasıl diye sorgulamaya mecalim yok hiç anlıyor hem o da, bunu sorgulamama fırsat vermiyor bu yüzden. Bazen şiirler yazıyoruz birlikte bazen yazılarıma bakıyor, kitaplarımı alıyor okuyor bazen boş boş oturuyoruz bazen bir çocuk gibi sürpriz yumurtaların içinden çıkan oyuncakları biriktiriyoruz bazen o çok konuşuyor ben elimle sus işareti yapıyorum sen konuşuyorsun ama sürekli diye yakınıyor. Bazı anlar bir anda durup seni nasıl üzerler ya diye sinirleniyor üstelik ha bire güldürürken beni. Saçlarımızı boyuyoruz rengarenk yapıyoruz her hafta hem de, bir de kahvelerimiz ve hayvan gibi yemek yemelerimiz meşhur tabi. Hasta oluyorum başımda bekliyor geceleri bazen üstümü örtüyor elleri, uykusundan uyanıp ateşimi kontrol ediyor, alışkın değilim buna diyorum sevilmedim böyle hiç diye gözlerimi deviriyorum saçlarımda ellerini gezdirip senin kadar güzel sevemem korkma bırak artık kendini bakayım işte sana diyor. Ellerimi bırakıyorum avuçlarının içine doğru ve uyuyorum, huzurla. Ankara bir gün soğuktan buz kestiriyor fakat bu kez buz kestirdiği yalnızca eller değil kalpler de oluyor. En sonki görüşmemizde ilk defa sarılıyor bana sımsıkı bir şekilde ilk defa kokusunu çekiyorum içime uzun sürüyor sarılma seni seviyorum diyor, ben de diyorum ve gidiyoruz yollarımıza yeniden. İşte kalpleri buz kestiren o ayaz günü öldüğünü öğreniyorum, kayboluşlar da bir ölüştür neticede.  Polisler beni tutukluyor polis dediğime bakmayın içimin muhakemesinden sorumlu polisler bunlar. Ben öldürmüşüm onu yaralarım onda kanama yapmış, ona yağmış gözlerimin yağmuru, onda yanmış içimin ateşi ben öldürdüm yani onu. Çok sevdiği için öldü hem de. Küllüğüme kül olarak onu değil kendimi boşaltmıştım bu kez, ‘hiç sevilmemiş gibi bakma’ demişti bir seferinde. Çok sevilmiş ama hiç sevememiş gibi bakıyorum onun ardından hayata. O meğer ben çürürken çürüttüklerimdenmiş kaldıramamış hassas kalbi. Kayboluşunun selası okunur her sabah evimde. Kaldırmışım zarar görmesin diye saklamışım onu sonra da kaldırdığım yeri unutup bulamamışım gibi biraz. O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız diyor ya hani Atilla İlhan, bizim mahur bestelerimiz farklıydı müjganla ama birlikte ağlamıştık.

Yazan Finifugal

Simurg olmaya giderken girift olmuş biri

2 Yorum

Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Tebrikler Sevgilim!

Ordo Ab Chao -II/ III-