in

Bu Onun Hikayesi

Öyle küskün küskün oturuyor, aylar oldu sesini duymuyoruz da. Konuşmuyor fakat bedeni yardım çığlıkları atar gibi bir an olsun susmadan konuşuyor. Kendisi konuşmaktan yorulmuş gibi yüzüne işlemiş artık yorgunluğu, hiçbir maske de geçirmez öyle bir durum. Göz atlarındaki morluklar gecelerini, kahvaltı masasında bir ekmekle dakikalarca bakışarak çok yedim imasıyla kalkması sabahlarını, kafa sallayışları hayatta ona yapılan tüm haksızlıklarına boyun eğdiğini tüm her şeyi mutlaka bir şeylerini anlatıyordu. O kadar anlaşılmamış ki bu dünyada sanıyordu ki kimse anlamıyor.  Sürekli kendisiyle baş başa kalırdı ama baş başa olmadığını bilirdik tabi. Oturur duvara dikerdi bakışlarını içindekiler öyle şiddetliydi ki bazen o duvarın onu dövdüğünü düşünür, korkarak uzaktan izlerdik. Bazı geceler yazar, bazı sabahlar öyle anlamsız bir hızla kalkardı ki ayağa “kendine geldi” diye sevinirdik, tabi bu çok sürmez yanılıyormuş olduğumuzu fark ederdik hemen sonrasında. O heyecanlı bakışlarının sebebi meğer beklediği güne yaklaşmasından kaynaklanırmış, çok sonra öğrendik zaten bizde. Her sabah kalkar kafasıyla önce tüm kişiliklerini, sonra kedisini ve en sonda evde kim varsa ne varsa selamlar konuşmadan kahvesini yapar balkonda kendine yaptığı köşeye geçerdi, oturacak yer olmasına rağmen ısrarla kapı eşiğine çömelir yere bakardı. Neden kapı eşiği dedikçe daha rahat ettiğini söyler bizde kendine has görür yadırgamazdık. Kapı eşiğinde oturma sebebi de kendisini ait hissedememesinden kaynaklanıyormuş aslında, ne içeriye ne dışarıya ait görmediği, hep iki şeyin arasında kaldığını ve genelde iki farklı duygu arasında savrulup yerini asla seçemediği içinmiş. Haklıymış aslında anlamadığımızı sanırken, ya o çok derin birisiydi ya da biz kolayını seçiyorduk. Bu balkon faslından sonra da ayna karşısına geçerdi, gülümsediği tek yer kendi yüzüydü. Biz kendisine güldüğünü düşünürken o aynanın dahi kendisini aldatmış olduğunu düşünmenin histerikliğiymiş. Ya biz onu tanımıyorduk hiç, ya da o gerçekten bambaşka birisi olmuştu. Her zaman bir planı vardı, bir listesi mutlaka vardı. Son zamanlarda fazla iyi davranıyor ve birilerinde bir şeyler bırakma peşinde koşturuyordu. Gelgitlerine anlam yüklemeyi bıraktık biz de bir süre sonra. Onu anlayamayacağımıza ikna olmuştuk sanırım. Birkaç ay geçti alıştı tabi herkes, artık ara sıra gülüyordu da üstelik. Kedi ile oynuyor seviyor konuşuyor ve hatta bizi de arada güldürecek hareketler yapıyordu derken zaman geçiyordu elbette. Bir gün hiç konuşmadığı, hiç yemediği kadar yemeye başladı, kahkahaları dinmiyor, bir sürü anı anlatıyor hepimizi de geçmişin ılık rüzgârlarıyla savuruyor, neşesi ile kırıp geçiriyordu her yeri.  Bir anda bu denli yüksek bir enerji ve pozitiflik şaşırtmıştı elbette ki bizi. Anıları anlatırken son kez yüzleşmekmiş derdi, görmeyince görmüyor insan tabi.

O sabah kahvesi hazırdı ama kahveyi içen olmadı, balkon kapısının eşiğinde kimse oturmuyordu, sigara paketinde dilek sigarası kalmış sadece öylece eşiğe oturduğunda baktığı yerde duruyordu. Almaya geldiler, neye koyduklarını bilirsiniz siz. Kocaman gelmiş olsa gerek içinde kaybolmuştu çünkü. Not falan da bırakmamış zaten veda etmeden gitmiş insanlar hep ondan, bu onun ilk vedasızlığı değildi yani. Beklediği gün buymuş demek ki deyip içimizdeki alevleri onun buz gibi bedeni ile söndürmeye çalıştık bizde. Güçlü ve heybetli duruyordu o cansız bedenin içinde dahi, playlist’inde çalan son şarkı “Derin Mevzular”, şifonyerin üstüne bıraktığı yüzüğü, yarım kalan kitabı, kitapta altını çizdikleri, onu şiddetle sarsan uzun uzun baktığı duvar, akılda kalan yarım gülüş, son bakış, attığı son mesaj, yazmayı bitirmediği kitabı, o kadar çok şey vardı da bir tek o yoktu. Bıraktıkları yarımdı ama galiba ilk defa tam olan o’ydu.

Böyle gitti işte bu dünyadan. İçindekileri kendisiyle birlikte götürerek en büyük “neden” sorusunu bu kez kendine değil geride kalanlara yükleyerek gitti. Yolu açık olsun güzeldi gidişi. Mezarına da mezar taşı koymadık böyle istiyordu. Sebebini belki bu kez o anlatmaya çalışmadan anlarız geç de olsa.   Hangimiz böyle böyle kaybettik, gözümüzün önünde kimler kimlere dönüştü de biz âmâ’yı oynadık ya da daldık gittik işte. En nihayetinde sağır olduk hep farklı seslere. Derin insanları derinliklerinde boğduk. Anlamadık biz, çünkü hiçbirimiz bir başkasını anlamak için gayret sarf etmeyi göze alamadık. Biliyorduk ki birini anlarsak şayet bu kendimize çevirmemiz gereken bir bıçağa vesile olacaktı. Bundan kaçarken karşımızdakileri deştik. İnsan böyledir, görülmek için çırpınırken görmemek için öldürür bile. Bu sefer ölen de öldüren kendisiydi. Onun hikayesi de böyleydi işte.

Yazan Finifugal

Simurg olmaya giderken girift olmuş biri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Güvercin Dışlaması

Taşduvar Gazinosu Meselesi