in

Bir Yabancı ve Etlik Tavuklar

İnsan, yaşlandıkça sağlığıyla daha çok ilgileniyormuş; bilmiyordum. Allah’tan, bu bahar günü kendimi zinde hissediyordum.

Uzun zaman sonra çiftliğe gelmiştim. Kapılarını açıverdiğimde sağa sola sallanarak dışarıya çıkan etlik tavukların sevinciyle, büyükbaş hayvanların taze otlardan yemek için oraya buraya koşturmalarıyla keyiflenmiştim.

Siyah plastik kılıflı, Tursan radyoda Kayahan şarkıları çalıyordu, ben de bildiğim kadarıyla büyük ustaya eşlik ediyordum.

İlkin ahırdaki tersleri arıttım, idrarın iyice göllendiği yerlere hayvanların beğenmediği tozlu samanlardan döktüm, etlik tavukların yemliklerini ve suluklarını doldurdum.

Biraz yorulmuştum, ahırdan dışarıya adımımı atınca ensemde, enginar kokan bir soluk hissettim. Yüzümü korkuyla çevirdiğimde, çilli suratlı yabancıyla karşı karşıya geldim.

Gayriihtiyarî, “Buyurun, kime bakmıştınız?” diye sordum.

“Kendimi arıyorum,” dedi yabancı hoyratça, ardından heyecan dolu bir nefes verdi.

Çiftlik evinin batı tarafındaki, ayakyolunun, taş bacanın da yer aldığı karaltıdaydık. Yabancı, korkup işkillendiğimi anladı, bundan biraz memnun oldu.

“Burada konuşmayalım, eve girelim,” dedi sert bir komut vererek, boynunda çivili tasma olan Akbaş adlı çoban köpeğimle nasılsa sarmaş dolaş olmuşlardı.

“Uygun görürseniz, beş dakika koyunlara da bakıp geleyim,” diyerek öne atıldım.

Umursamayan yabancı eşiği geçerken ben koyun evinin kapısını açtım; ahırda fazla kalmaktan sersemlemiş koyunlar, kuzular kendilerini dışarıya attılar.

Gömlek cebimde taşıdığım içi para dolu cüzdanı saçaktaki yosun tutmuş taşın arkasına sakladım, cebime bir mendil koydum. Beni hayal kırıklığına uğratan, bunu anlamış gibi etrafımda yaltaklanan Akbaş ile göz göze gelmemeye çalışarak aradaki mesafeyi kat ettim.

Radyoyu kapattım, yeni albüm çıkarmış Kayahan’ın, yatmadan önce, bir ruh taşıdıklarına inandığı ağaçları sevip okşadığını, kokularını misk gibi içine çektiğini ve çoktandır kanserle mücadele ettiğini hatırladım.

Yabancının yanına varınca, piknik tüpünün üstüne, derhal külüstür bir cezve yerleştirdim.

“Kahve içer miyiz?” diye sordum.

“Kahveyi ocağa koydun artık, sormanız lafı güzaf,” diye gerilimle yanıt verdi yabancı, duvarda asılı naylon torbalara, taa Aydın, Bozdoğan’dan getirttiğim gri sobaya, bir kenarda yığılı minderlere, hafif kirlenmiş yorganlara, içinde kalın kitaplarımın olduğu eski sandığa merakla baktı.

“Ara sıra burada kalıyoruz, koyunlar kuzulayacak, inekler buzağılayacak olduğunda bütün bu eşyalar elimize yapışıyor,” dedim ama bunu söylediğime sonradan bin pişman oldum.

Yorum yapmayan yabancı, başının dertte olduğundan, kara politikadan, yukarıdakilerin duymak istemeyecekleri şeyleri kaleme aldığından, tumturaklı, başka bir takım şeylerden bahsetti.

Sonra, sanki çok konuşmuş veya söylememesi lazım gelen şeyleri ağzından kaçırmış gibi birden sustu. Biraz daha gerilmiştim, pişen kahveyi servis ettim.

“Hangi taraftan geldiniz?” diye sordum, kurnazca ovayı işaret etti.

“Oradaki tarlada benim torun traktörle çift sürüyordu,” dedim. “Bu bahçenin aşağısında da oğlum var, zeytinlerin diplerindeki deliceleri ayıklıyor,” diye ferahlıkla, güven duygusuyla ekledim.

Aklım sıra buralarda yalnız olmadığımı ona göstermek istiyordum. Kaçın kurası olduğu yüzünden okunan yabancı, “Çok da fifi!” der gibi gülümsedi. Gömlek cebimin şişkinliğindeki aklı karalı mendile, hak verircesine bir göz atıp kireçleri kabarmış tahta raflara baktı.

Duvarda, tahta raflarda, benim aklı bir karış havada torunumun bıçağın ucuyla çiziktirip sonra da silmeye çalıştığı bir isim vardı; iyice dikkat kesilince Kübra yazdığını görüyordunuz.

“Benim torun, aşağı yukarı altı ay, rahatsız etmeden bir kızla iletişim kurmaya çalıştı. En sonunda kız, erkek arkadaşının olduğunu söylemişti. Bizimki onurlu çocuktur, insanları rahatsız etmeme hassasiyeti vardır, ne yapsın arabasını çekti. Kübra’nın adını çanaklıklara yazıyor artık.”

Konuyu değiştirmeye, zaman kazanmaya çalıştığımı da anlayan yabancı, pes etmiş bir tebessümle baktı, kahvesini teşekkürle içti, ardı sıra buruşmuş paketten bir sigara yaktı, bana da uzattı ama onu reddettim.

“Yirmi yıl önce bıraktım bu mereti, gerçi şimdi bir tane yaksam, tadı damağımda kalır ama doktor yasakladı,” dedim.

Yabancı, “Hayat böyle beybaba, sigarayı buna dâhil etmesek bile, iyi şeylerin tadı hep damağımızda kalıyor,” diye yanıt verdi.

“Şimdi senin toruna sorsan, isminin anlamı Ekber’in müennesi olan Kübra ile bir şey yaşamadan, tek taraflı gelip geçen o hülyalı altı ayı bile özlediğini söyler. Üstelik şakşakçılıktan uzak, onuruna düşkün insanlar için hayat zordur, hayal kırıklığı, bela ve yalnızlık kaçınılmazdır.”

Akbaş’ın bir şeylere öfkelenip havladığını duyduk. Burnumuzun dibine kadar gelen adama bir şey yapamayan veya anlaşılmaz bir şekilde ona torpil geçen ama taa aşağı yoldan işlerine gidenlere homurdanan çoban köpeğime içimden sövdüm.

Sessizliği bölen yabancı, “Han güzel de, menzil uzun beybaba, kalkmalıyım,” dedi, kahvenin iyi geldiğini minnetle yineledi.

Koyun evinin önünde pantolonunu düzeltti, meşe ağacının altında, kendisinden kaçamayan etlik tavukların arasında biraz eğlendikten sonra yukarıya, sisin içine doğru uzadı, görünmez oldu gitti.

Başta üzerimden bir yük kalkmış gibiydi. Dakikalar geçince yabancıyla sohbet etmeyi sevdiğimi, adamın her sözünde sanki ayrı bir tılsım bulunduğunu ve konuşmamızın tamamlanma, dostluk, insanlık aşılayan etkisinin belleğimde asılı kaldığını düşündüm.

Artık çiftlikte durmak istemedim. Yayılmasını bile bilmeyen etlik tavukları meşakkatle kümeslerine kattım, büyükbaş hayvanları ve koyunları suladıktan sonra ağıllarına götürdüm.

Cüzdanımı yerinden, Tursan radyomu da evin önündeki divanın üstünden aldıktan sonra atıma bindim, hâlâ mesafeli olduğum Akbaş’a dikkatli olmasını tembihledim ve şehrin yolunu tuttum.

Eve vardığımda eşimi telaşlı buldum. Belediye hoparlöründen birkaç defa ilan ettiklerini, bir kanun kaçağının ilçe etrafında dolaştığını, görenlerin kanun namına yetkililere bildirmelerini söylediklerini anlattı, kendisi.

Sırtımdan kuyruk sokumuma soğuk terler boşandı. Hay Allah ben nasıl bir olayın içine düşmüştüm? Eşime bir şey demedim ama sahi şimdi ne yapmalıydım? Polise mi gitmeliydim yoksa jandarmaya uğrayıp vaziyeti ayrıntısıyla anlatmalı mıydım?

Ya benim bir kanun kaçağına, dolaylı da olsa yardım yataklık yaptığımı, şahsı takipte olanlar görmüşse, bir şekilde duymuşsa, o zaman ben kendimi nasıl anlatırdım?

İkilem içinde hemen bir karar verdim, çiftliğe adımımı atmamaya başladım. Hayvanları bakmaya, Kübra kızın adını duvarlara kazıyan melankolik torunumu ve her daim hem zayıf hem de sinirli olan oğlumu gönderiyordum.

Vakit yitirmeden çiftliğe yatılı bir karı koca bekçi almak için araştırmalara başladık. Bizden iş isteyenleri mülakata alıyorduk; aksi gibi kimisi alacağı maaşı az buluyordu, kimisi de şehirden uzakta kalmak istemiyordu. Bazıları da hayvanlara doğum yaptırmaktan ve pansumandan korkuyorlardı.

Neden ve nasıl böyle olduğumu bilmiyordum, yaşantı yörüngemi kaybetmiştim. Evden çıkmıyor, mahalle kahvesine dahi gitmiyordum. Kapının önünde bir ayak sesi olsa sanki beni almaya geldikleri vehmine kapılıyor, bir tür ürperme içinde kendimden geçiyordum.

Uykularım da bölünmeye başlamıştı. Rüyalarım, gözümün önünde gülümsemesi ve acı çekmesi kalmış yabancıyla, polislerle ve kalabalık Adliye koridorlarıyla doluydu. Kâbuslar içinde bağırarak uyandığım, terden sırılsıklam bir bardak suyu zor içtiğim gecelerim vardı.

Eve misafir kabul etmiyor, hanımı da komşular dâhil hiçbir yere göndermiyordum.

Kadın, benim bu hallerim, Belediye’nin ilanlarını duymamak için kapıyı pencereyi mıh gibi kapatmak, evin çalan telefonlarını ısrarla açmamak, arkadaşlarımdan beni aramaya gelenler olursa, “Evde yok!” demek huyum yüzünden âdeta sersemlemişti.

Kendime de sinir oluyordum, ne diye böyle pürüzlü işler ve dolaşık insanlar beni buluyordu? Oysa ben işinde gücünde bir adamdım. Tam da iş zamanıydı şimdi, çiftlikte yapılacak bir yığın sorumluluk beni bekliyordu.

Akbaş’ı da gözden çıkarmıştım, ben onu çiftliğe niçin bağlamıştım? Ona ihtiyacım olduğunda kafasına göre takılacak olduktan sonra bir hayli masrafı olan çoban köpeğinin orada ne işi vardı?

Elimde olmadan yabancıyı da kafama takıyordum. Bu geceleri hâlâ soğuk olan ilkbahar günlerinde ne yiyor, ne içiyor, nerede kalıyordu? Suçu tam olarak neydi? Hangi kodamanın ayağına basmıştı? Anlattıkları doğru muydu?

Yolunu gözleyen ya da onun için endişelenen çoluğu çocuğu var mıydı? Cüzdanımı köşe bucak heriften kaçıracağıma keşke onun cebine bir miktar para koysaydım, ne çıkardı? Ben neden böyle insanlıktan uzak ve konforuna düşkün, bencil biriydim?

Dayanamadım, bir gece, yoldaş olsun diye atımı yanıma alıp çiftliğe gittim, ayazda evin önünde bekledim, sağda solda ses yaptım ama gelen olmadı. Hülyalı torunumdan, haklarında iyi haberler almadığım hayvanlara bakmak bile istemeyip yoluma devam ettim.

Aşağı yukarı bütün ovayı dolaştım, zeytinliklerin arasında kimi zaman çamura saplandım, rüzgârlı dağlara çıktım, çıtırdayan çam gölgeliklerini geçtim fakat yabancıyı bulamadım. Atım ter içinde kalınca yorulduğumu anladım, sabaha karşı başım önde, omuzlarım düşük eve döndüm.

Haftalarca vesveseyle boğuşunca, çiftlikteki işlerin aksamasına, yeni doğan kuzuların telef olmalarına ve kimi ineklerin düşük yapmalarına kafa yormayı abartınca keyfimi kaçırdım, mide bulantısı, göz kararması ve baş dönmesi eşliğinde hastaneye gitmek zorunda kaldım.

Ben, acilde bir serum yemiş iki seksen uzanırken, iki jandarma refakatinde bizim yabancıyı da getirdiler. Şok olmuştum, apansız toparlandım, sanki asi evladım, yıllardır görmediğim asker torunumla karşılaşmış gibi anlaşılmaz bir özlem kaplamıştı her yanımı.

Yabancı beni görür görmez tanıdı, çilli yüzü dostça, vakurca ışıdı.

“Geçmiş olsun beybaba, burada da olsa seni görmek güzel, neyin var?” dedi, kendinden emindi, babacandı ve korkularıyla yüzleşmişti.

Önemli bir şeyimin olmadığını, biraz tansiyonumun düştüğünü söyleyip, eveleyip geveledim.

Tanıştığımızı düşünmeyen, yaşananın genç birinin bir yaşlıya hatır sorması sanan jandarmalar oralı olmadı, kapının girişinde evrak alan huysuz kadınla hemşehri muhabbetine tutuştular.

Yabancı, “Broiler tavuklarından birkaç tane yedim beybaba, derileri kalın, biraz zor pişiyorlar ama enfesler, tatları damağımda kaldı,” diye fısıldadı.

“Afiyet olsun oğlum, birkaç etlik tavuğun lafı mı olur,” diye sanki biri tarafından sufle veriliyormuş gibi mırıldandım, âdeta kendimi tanıyamıyordum.

“Taktılar kelepçeyi beybaba. Yazılarımdan, kitleleri etkilememden endişelendiler. Yazıdan korktukları kadar ateşli silahlardan çekinmediler. Bu hayat böyle, gücü yeten yetene…”

“Ha, unutmadan, kitap sandığını da karıştırdım. Ne yalan söyleyeyim, senin öyle derin kitapları alıp okumana şaşırdım. Ömrümün sonuna kadar mum ışığında kitap okuyup senin çiftlik evinde kalabilirdim. Bırakmadılar…”

Konuşmamızın uzadığını anlayan jandarmalar, yabancıya uslu durması konusunda ihtarda bulundular ve resmi işlemleri hallettikten sonra apar topar yollarına gittiler.

Hikâyesinin ayrıntısı bilmediğim, usta sanatçı Kayahan gibi hüznün kendisine çok yakıştığı yabancının ardından acıyla baktım; gözlerimin kenarlarından mütemadiyen yaşlar akıyordu.

2 Yorum

Cevap Yazın
    • Çok teşekkür ederim Nevzat Amca, bunu senden duymak beni çok mutlu etti. Selamlar…
      Fatih ALTINBEYAZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Gerçek İyilik

İktisadi Çözümler ve Gelenekler