in

Bir Savaş Kötülemesi: Ademoğlu Nerdeydin?

Binlerce yılın tecrübesine rağmen, savaşın anlamsızlığını idrak edememiş olmayı insanlığa yediremiyorum. Savaşlar, sırf filmlere konu olsun, şiirleri yazılsın diye; sırf onlar biraz daha gerçekçi olabilsin diye yapılıyormuş gibi geliyor. Sanki ütopik barışımıza ulaşsak film icabı savaşmak zorunda kalacağız. Acaba kitaplar daha gerçekçi olsun diye mi yapılıyor savaşlar?

Sadece ismine bakarak, kapağından- bir kökten çıkıp büyümüş bitki şeklinde miğfer- gözümü ayıramayarak, defalarca kez kitabı elime alıp bıraktım.  Sanki kitabın ismindeki soru bana soruluyormuş gibi içerliyordum kendime. Evet, aslında bana da soruluyordu: Ademoğlu Nerdeydin? Okumadan önce savaşlar olurken ben ne yapıyordum diye kendime sordum. Düşündükçe kendimi hiç iyi hissetmedim. Hayatım boyunca yanlış olan birçok şeye karşı konuşma haricinde herhangi bir eylemde bulunmamıştım. İşin daha kötüsü, genel olarak tüm insanlık bu durumda gözüküyordu…

Uzun süre gözümün önünde duran kitabı bir an da karar verip Nevşehir’e giderken yanıma aldım. Savaşlar olurken nerede olmam gerektiğinin cevabını bulacağımı umarak başladım.

Heinrich Böll kimdir, hangi ödülleri almıştır tekrarlamayacağım. Kitap, yazarın ismi ve kapağıyla konusunu belli eden, II.Dünya savaşıyla ilgili yazdığı bir anısal roman.

 

Heinrich Böll çok az yorum katarak, kendi şahit olduğu ya da birinci ağızdan dinlediği olaylarla; savaşın sıradanlaştırdığı ölümü, savaştan bezmiş askerlerin unuttuğu ya da komuta altındayken sanki cephe girişindeki vestiyere bıraktıkları vicdanlarıyla nasıl canileşebileceklerini, olanları nasıl görmezden gelebileceklerini ve bunların nasıl “normal” haline dönüşebileceğini örneklendiriyor. Kitabı okuduktan sonra, herkesin etrafa çöp attığı yerde çöp atan olmakla, herkesin katilleştiği yerde katile dönüşmenin aynı toplumsal davranış kalıbından çıktığını düşünebilirsiniz.

Kitap, ırkçı, ölümsever ve takıntılı Nazi yanlısı askerlerin ve istemeyerek sürüklendiği savaşta, istemese de savaşmak zorunda kalmış gönülsüzlerin hikâyelerini er Feinhalls’ın etrafında birbirinden kopuk bölümlerde anlatıyor. Farklı askerlerin hikâyelerinde savaşın sebep olduğu absürd ölümlere ya da sıyırmış, psikopat askerlere tanık oluyoruz.

Askerin, göğsündeki nişan sayısıyla yani ne kadar katil olduğuyla ölçüp itaat ettiği bir komutan sizce ne kadar saçmalayabilir? Ne kadar canileşebilir? Sınırsız bir öldürebilme ortamında, ölümü hangi fantezilerle sıra dışı kılabilirim diye mi düşünür? Biz hep cephede hayal ettik değil mi askerde ölenleri? Oysaki er Finck bir bavul dolusu şarabı kutsal bir görevmiş gibi komutanı için gittiği köyünden getirirken ölmüş olamaz mı? Askerliği kutsamak, “şehit” ailesini gururlandırmak için oğlunuz savaşta bağırsak rahatsızlığından öldü dendiğini duydunuz mu? Artık savaşmaktan, öldürmekten bıkmış, daha fazlasını görmek istemeyen askerin savaşma düşüncesinden kurtulmak için kendini düşmanın ortasına bırakmasına intihar dendiğini işittiniz mi? Tam tersine, vatanseverlik göklere çıkarılıp ölü ardından madalya takılırdı; güzel bir ölüm senaryosu uydurularak.

Elbette savaş sadece askerler arasında olmuyor. Dünyanın belki de en depresyonlu ruh halinde, Nazilerin hüküm sürdüğü bir toprakta Yahudi olarak yaşamak (elbette kendini biçilmiş trajediyi yaşayana dek, bir süreliğine) nasıl bir korkudur? Hangi fanteziyle öleceğini bilmemek nasıl bir dehşet doğurur insanda?  Feinhalls aşık olduğu Yahudi kız İlona ile irtibatını kaybeder. İlona sıradan bir durum olarak toplama kampına düşer. Kamp müdürü olan din ve müzik fanatiği bir komutan, rastlantı sonucu müzik öğretmeni olan İlona’dan bir şarkı söylemesini ister. Birazdan gaz odasında öleceğini –korkmadan- hesap eden İlona şaşırır. Ölüm uzatmaları oynuyor sanır. İlona ilahiyi söylemeye başladığında komutanın bu berrak ve kuvvetli sesle nutku tutulur. Aylardır yok etmeye çalıştıkları bir ırktan böylesi bir ses çıksın! Komutanın yüzü kramp geçiren bir bitki gibi kasılırken şaşkınlıktan iki kelime edemez. Okuyucu olarak siz klasik bir kurgu bekleyerek, iyimserce düşünerek, komutanın İlona’nın sesini beğenerek onu alıkoyacağını düşünebilirsiniz. Dışarıda diğer tutuklularda bu meleksi sese eşlik ederler. “Sancta Dei Genitrix”. Komutan titreyen parmaklarıyla tabancasındaki tüm mermiyi kadının üzerine boşaltır, kadının sesi çıkmadığında ancak kendi sesine kavuşur ve bağırır “ Alaşağı edin, öldürün hepsini”. Savaşlarda başkalarına olan tahammülsüzlüklerle başlamıyor mu?

Son bölümlerde belki de bilerek gereğinden uzun anlatılan “savaş şanslılarının” yaşamına şahit oluruz. Günlerce ellerinde dürbün, bir vadiyi gözetleyen, yiyip içen ve bundan bir sürü para kazanan askerlerle cephede trajikomik ölümlerini okuduğumuz askerler aynı savaşın askerleridir. Bu bir yazgı mıdır? Biçilmiş bir rol mü, bilemeyiz.

Kitabın sonunda, savaşın ardından eski yaşantısına, en azından eski huzuruna dönme hayalini kuran, hala hayatta kalabilmiş askerlerin bu hayale bile sahip olamayabileceğini görürüz. Savaşta mutlu sonun olmadığını son bir kez daha hatırlarız.

Savaşlar hep oldu; olmamasını düşleyen milyonlarca insan da oldu. Ama savaşlar hala devam ediyor. Şu bir gerçek ki, hepimizin var olan savaşlardan o çağın insanı olarak sorumluluğu var. Fakat çoğumuz bunu bir sorumluluk olarak görmüyor. Barışı sağlamayı hep başkalarının görevi sayıyoruz. Kişisel sorumluluk duygumuzla hareket etsek, bunu bir eyleme dönüştürsek sadece savaşlar değil birçok dünya sorunu da çözülebilirdi.

Beş yıl önce aramızdan ayrılan efsane müzisyen Pete Seeger, onca yaşına, hastalığına ve geçmişindeki mücadelesine rağmen, buz gibi bir havada, kişisel sorumluluk duygusuna karşı gelemeyerek bir otobana çıkmış yoldan geçenlerin destek ya da yuhalamalarına aldırmadan Amerika’nın Irak’ saldırılarına karşı elindeki kâğıtla küçük bir hatırlatma yapıyordu. Arabalara doğrulttuğu kâğıtta tek sözcük yazıyordu: “Barış”. Bazen tek yapabildiğimiz bu olsa da, bir şey yapmalı düşüncesi hep kafamızda olmalı.

Kitabı bitirdikten sonra bir kez daha dünyada barışın olasılığı üzerine düşünüyordum. O aralar Avrasya Maratonu vardı. Koşucuların, kalabalık halinde köprüden geçmesinin rezonans etkisiyle köprüyü yıkabileceği tartışılıyordu. Tüm insanlar aynı anda zıplasa dünyanın yörüngesi değişir mi, diye de konuşuluyordu. İçimden diyordum ki tüm insanlar aynı anda zıplamasa da dursa, herkes elinde ne varsa bıraksa, acaba savaşlar durur mu? Durursa, bu kadar basitçe bir eylemle savaşlar son bulabilecekse ne duruyoruz? Ya da neden durmuyoruz?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Comments

comments

Uyanış Mah.-Tefrika Roman 2. Bölüm (Sokak Lambası: Şahitlik Başlıyor)

Kimse Kendine Hipster Demiyor, O Halde Kim Bu Hipsterlar?