in , ,

Bir Ölü Bir Deli Bir Aşk Romanı Üzerine

Aralık 2019’da Edebiyatist Yayınlarından çıkan “Bir Ölü Bir Deli Bir Aşk” Erdi Sağdıç’ın okurlarıyla buluşan ilk romanı.

Ankara’da büyük bir fabrikatör olan Orhan Bey, Atatürk İlkelerine bağlı, Cumhuriyet değerlerine inanan biridir. Karısı Ayşen ve eğitimini yurtdışında tamamlayan kızları Açelya. Açelya’nın çocukluk arkadaşı Berk. Üniversite öğrencisi, gençlik lideri, yazar ve müzisyen Olcay. Amcasının yanında yokluk içinde büyümüştür. Aynı zamanda fabrikada işçi olarak çalışmaktadır. Ve köylü bir katil Ahmet.

Sağdıç’ın romanı Gölcük, Ankara, Avanos ve İstabul’da geçmekle birlikte, yazar başlangıçta mekhan olarak bir köyü ele almıştır. Okuyucu 2024, Gölcük – 17 Agustos 1999, Ankara Gölcük – 2022, Ankara  ve 2023 yılları arasında gider gelir.

Köye gelen bir yabancıyla başlar roman. Göbeğine kadar çekilmiş siyah kumaş pantolonu, mavi kare desenli gömleği ve ince topuklu siyah bir kundurası vardır ayağında. Üstü başı toz içindedir. Yanında sadece ipe sarıp boynuna astığı ve sıkıca kavradığı siyah kapaklı defteriyle gelmiştir. 

Kimdir bu yaşlı adam?

Yazarın akıcı bir dille kurduğu başarılı diyaloglarla köylüler arasındaki konuşmalar verilir.Yıllardır bakımsızlıktan harabeye dönmüş eski bir eve yerleşmiştir. Sıçanlar yaşlı adamın üzerinde gezinirler. Pencerelerin camları yoktur. Çerçeveleri bile yıkık döküktür. Oda girişinde sağda, tahta ve süngerleri sıçanlar tarafından kemirile kemirile neredeyse tükenmiş, paslı yayları görülen bir yatak. Yattığı odanın duvarında  asılı örümcek ağlarıyla örtülü üç sıra tahta. İlerledikçe mekhan anlatımıyla olaylar arasında bağlantının çok iyi kurulduğunu anlıyoruz. 

Geldiğinden beri hiç kimseyle konuşmayan  kahramanımız, Oğuz Atay’ın “Beyaz Mantolu Adam” öyküsünü hatırlatır. Kalabalık içinde yalnız olmak…Bu bir tercihtir. Kimseyle iletişim kurmak istemez. Dili ortadan kaldırdığınızda hiç konuşmayan, tutunamayan bir karakter çıkar sahneye…Tükenmişliğin son noktası… Çocuklar arkasından taş atarlar, tepki vermez. Sağır ve dilsiz mi bu adam, yoksa Oğuz Atay’ın karakterleri gibi entelektüel biri mi? Ressam, şair ya da çıldırmış bir yazar…Varlığıyla köylüleri tehdit  eden bir yabancı… Belki hırsız… Belki de bir deli…

 Bir insan yoksul mu doğar, sonradan mı yoksullaşır ya da yoksullaşmaya mecbur mu bırakılır? 

Doğa betimlemeleri ile kurulan başarılı atmosferin içinde kare kare ilerliyoruz. Köylüler yaşlı adamın defterle ne yaptığını merak ederler. Kahvede yaşlı adama yardım edilmesi gerektiğini savunan tek kişi Ahmet’tir. Sokak ortasında döverek elinden siyah kaplı defterini almaya çalışan çocukları görünce çok etkilenmiş, günlerce uyuyamamıştır. İki hafta geçmesine rağmen kuru ekmekten başka bir şey yemeyen adama tencereyle yemek götürür. Başlangıçta içindeki iyiyi ortaya çıkaran Ahmet bakalım bu tavrını koruyabilecek mi?

“…Yaşlı adam göbeğinde birleştirdiği bacakların arasına ellerini sokmuş, sağ omzunun üzerinde bir tomar kemik parçası gibi yatıyordu. syf.50” Gecenin karanlığında, yıkık dökük eve gelen Ahmet gizlice defteri alıp yazılanları okuyacaktı. 

“…Ellerim nasıl zevkle titriyor, içimde karmaşık duygular alev alev yanıyor. Vücudum ateşten parlayacak. Köy yanıp kül olacak. Hırsızlar belki bu yüzden hırsız. Katiller sırf bu yüzden katil. syf.49” 

Sigmund Freud’un  psikanalitik kuramına göre –id, ego,süperego- Ahmet, id’in emrettiği şekilde davranmaktadır. “…Sanki şu an her şey onun için hazırlanmış bir film sahnesinden ibaretti. Bastığı toprakta oluşan ayak sesinden bile içi titriyordu. Ama zevk veren bu hisse içtenlikle ayak uyduruyordu. Aklına düşmüştü bir kere o defteri mutlaka okuyacaktı.syf.49” 

Ahmet evine döndüğünde duvardaki aynaya baktı. Bu surat bir katile ait olabilir mi? Yaşlı adamın yere düşüşü,  küçük kan gölünün odaya yayılışı, içerdeki ağır koku… İçindeki benlik savaşı sürer. Kıraathaneye giderken aklında binbir soru: Acaba gören ya da duyan olmuş muydu?

Yaşlı adamın gelmesiyle, köydeki bir taş parçasının yerini bilecek kadar sıradan olan hayatı değişmiştir artık. Kimin aklına gelirdi ağır koku ile beraber ölünün önünde… Kendi evinden getirdiği, “Bir İdam Mahkumunun Son Günü”  adlı kitabı yarısına kadar okuyabilmişti. Onu bulurlar ve alıp götürürlerse kiminle sohbet edecekti? İrrasyonel dünyadaki sorgulamalarına devam eder Ahmet:

“…Eğer bu sıkıcı köye gelip şu harabeye yerleşmeseydin ve kendine böyle sır perdeleri indirmeseydin ve birkaç kelime olsun konuşmuş olsaydın ve o mavi gözlerini yere saplayıp kalmasaydın ve şu kara defteri bu kadar önemsemeseydin ve parmakların arasında sıkmasaydın ve sarılıp uyumasaydın onunla şimdi bunların hiçbiri yaşanmazdı… syf.67” Dostoyevsk’nin Raskolnikov’u gibi sonrası vicdan azabı…

Bilinç akışı tekniğine göre Ahmet’in ağzından yazılan ve İkinci Yeniciler’i akla getiren on sayfalık  bir monolog okuyoruz. Değişik imge dünyası; çağrışım üzerine noktalama işaretleri kullanmadan sıralanan, akışa bırakılan cümleleler. Yazılanlardan ne anlaşılacağı noktasında, okuyucuyu tamamen özgür bırakan bir anlatım biçimi olabilir diye kendi düşüncemi belirtmek isterim. Yazar için de benzer bir durum söz konusu olabilir belki, sınırsız alan yaratarak kalem oynatmak isteyebilir.

 Gerek bu bölüm, –Ahmet’in Hezeyanları– gerek kurgu içine yerleştirilen şiirler, geriye dönüş teknikleri, yaratılan Haldun karakteri üzerinden anlatılan Olcay’ın anne- baba özlemi, okuyucuya sesleniş. Gerçekle düşün içiçe geçtiği bir üst kurmaca. Dilsel şölen. Bu yönüyle bakıldığında  postmodern bir yaklaşımdan söz edilebilir. (Erdi Sağdıç’ın etkilendiği yazarlardan biri de Uluysses kitabının yazarı  James Joyce’dur.)

 “Anan baban öldü gitti seni benim başıma koyup geberesice piç! “diye bağırmıştı bir gün amcası. Olcay altı yaşındaydı. O günden sonra ışıklarda peçete ve su sattı. Sokak sokak kağıt topladı. 

“…Her yer beton. Her yer insan. Solgun insanlar. Solgun betonlar / …Yol çalışması. Makineler. Kum yığınları. İşçiler. Kamyonlar. Evler. Cansız evler / …Ruhları çalınmış birer fabrika ürününe dönüşmüşler! Ölü insanlar. Syf.164” diyerek çevre ve toplumsal sorunlara değinen, kafede çalışan Afgan bir çocuktan yola çıkarak göçmenlerin ne şatlarda çalıştırıldığı gibi konuları da ele alan Sağdıç, sosyal yapı içerisinde ahlak kavramını, insanların çaresizliğini anlatırken kendisinin toplumcu gerçekçi yönünü de ortaya koymuş olur.

Orhan Bey’in 17 Ağustos 1999’da Gölcük’e gitmesiyle başlayan olaylar zinciri.Yıkılan binalar, yok olan hayatlar!…Peki ya delilik? 

Susa (Ankara- Samsun) yolunda oturan annesine doğru koşar Olcay. Bir topak et yığını gibi duruyordur  kaldırımın üzerinde. Hava zifiri karanlık. Uzaklardan duyulan köpek havlamaları. Arabalar aldırış etmeden geçer giderler. Bir çocuğun, gözlerinden akan yaşlara karışarak ağzına hücum eden sümüklerini yumruklamasıdır delilik. Ve hıçkırıklar…Geçen dev bir silindirin altında dümdüz oluverir hayatlar. Ümitleriniz tükenir. İçinizdeki yaşama isteği gibi…Özgürlüğünüz gibi… Evdeki küçük tüp ya da erzak gibi… Anne gibi…İnsan beyninin vücudundan daha ağır olmasıdır delilik. Beyninizi gövdenizin üzerinde taşıdıkça asla kendinizden kaçamamaktır. Açelya’nın gözlerinden süzülen yaşlar…Babasını ağlarken görüp de ağlamayan var mıdır? Ağlayabileceği en içten şekilde ağlar babalar…Ruhuna temas eden gerçek bir acıdan ötürü bir babanın ağlamasıdır delilik.

Gelelim büyük aşka…

Olcay ile Açelya arasındaki yanlış aşk…Çocukluk arkadaşı Berk’in Açelya’ya olan karşılıksız aşkı… İnsanın hedefleri henüz kavuşamadıklarıydı. Özlemleri kavuşamadıkları. İstekleri kavuşamadıkları. Depremin merkez üssü hayatınızın tam ortasına kurulmuşsa ve artçı sarsıntılar devam ediyorsa!… İçinizde kırılan fay hatları sizi nereye doğru sürükler dersiniz?

 “…Eğer bir şey’in yalan olduğunu bilmezsen o şey gerçektir… Hem gerçek dediğimiz şeyler henüz ispat edilmemiş yalanlar değil mi?Bilmeseydik olur muydu?syf.228” 

Asıl olan, olayların arkasındaki duyguların anlatımıysa eğer bireylerin içsel yolculuğu başarıyla tamamlanıyor. Aşk, yalnızlık ve ölüm teması içinde karakterler dönüşüyor ve gelişiyor. 

Yüreğine atlayan güneş bir bilinmezliğin içinde kaybolup gitti…
Sevmek için geç, ölmek için erken miydi?…

3 Comments

Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Otorite Zekayı Köreltir – Jiddu Krishnamurti

Fotoğrafın Kafka’sı: Diane Arbus