in

Batı’dan Gelen Bir Değişim Rüzgârı: Kiralık Konak

Tanzimat dönemiyle birlikte Osmanlı’da Batılılaşmanın sesi duyulmaya başlamıştı. Müzikten resme, edebiyattan mimariye, yaşam tarzından yemek kültürüne daha birçok alanda değişiklikler meydana gelmiş ve bu değişimler ne yazık ki yanlış Batılılaşmanın neticesinde toplumsal sıkıntıları da beraberinde getirmişti. Yavaş yavaş çökmeye başlayan Osmanlı Devleti artık kendi kültürünü muhafaza etmekte zorlanmaya, kendi benliğini yitirmeye başlamıştı.

Fecr-i Ati topluluğundan ayrılarak milli edebiyata yönelen yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu için “sanat, evvela, bir cemiyetin, bir milletin malıdır; sonra da nihayet bir devrin hikâyesi” idi. 1922’de yazdığı Kiralık Konak* adlı romanda tam da bu dönemin resmini çizmiş bir eserdir.

Konak, Osmanlı için bir kültürü simgeler. Romanda bahsi geçen konağın içinde birbirinden farklı kimlikler vardır. Bunlardan biri konak sahibi Naim Efendi’dir. Devlete uzun yıllar hizmet etmiş, emekli bir memurdur. Ahlak ve adabı bilen, babasından kalan serveti koruyan, “kırk sene evveline ait” biri olarak hayatını yaşayan bir karakterdir.. Romanda yazar, Naim Efendi’nin düşünceleri hakkında şunları söyler:

Ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin üslubu kaldı; her şey gelenek dışına çıktı; her beyni tatsız ve soysuz bir Arnuvo ve bir Rokoko merakı sardı; binalarımız, eşyalarımız, elbiselerimiz gibi ahlakımız, terbiyemiz de rokokolaştı. Abdülmecit devrinin o ağır; zarif ve için için gelenekçi Osmanlılığından eser kalmadı. Naim Efendi, aşağı yukarı bu redingotlu nesle mensup olmakla beraber, vücudu henüz körpe iken İstanbul’un içinde yetişip gelişmiş kimselerdendi. (s.7)

Yıpranmış olan Osmanlı’yı temsil eden Naim Efendi, Batılılaşmanın verdiği değişimin farkındadır. Romanda asla kendisini harekete geçiremeyen, geride kalmış bir adam olarak çizilir. Huzurunu ve hatıralarını saklamak için bu evden çıkmak istemez ama burada da kendi iç huzurunu sağlayamaz ve daha içeriye, kendi yaşamının aynası olan odasına sığınır. Konak için Naim Efendi, “Ben öldükten sonra, isterseniz, yıkınız,” diyordu. “Fakat, ben sağken hiçbir tarafına el dokundurtmam, hiçbir tarafına el dokundurtmam, hiçbir tarafına el dokundurtmam, hiçbir tarafına… der.” (s. 428) Onu hayata bağlayan tek dayanağı bu küçük oda olur.

Naim Efendi bu değişim rüzgârlarından her ne kadar kaçmaya çalışsa da kendini herkesten izole ettiği bu konakta ikinci ve üçüncü kuşak diğer aile bireyleri de yaşamakta, çatışmanın tam da ortasında bulunmaktadır.

Bütün çocukluğu ve bütün gençliği İstanbul’un en kalabalık bir konağında geçen Naim Efendi, eğlenceli meclisleri, ahbap arasında sohbetleri, misafirlere ziyafetleri pek severdi. Fakat öyle bir zamanda yaşadı ki, bunların hepsi yasaktı; olmasa bile, eski devrin meclislerini, sohbetlerini, ziyafetlerini, misafirlerini bulmak ne mümkündü? Naim Efendi, yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde artık yazılan ve konuşulan Türkçeyi de anlamıyordu. (s.8)

Kendi öz kimliğini yitirmemeye çalışan Naim Efendi’nin karşısında damadı Servet Bey vardır. Yakup Kadri, Servet Bey’den, “Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur” diye bahseder.(s. 14) Galatasaray Lisesi’nde öğrenim görmüş olan Servet Bey alafrangalığa düşkün, “züppe” bir karakterdir. Batılı düşünce tarzına ve yaşamına sıkı sıkıya bağlı olan Servet Bey, Naim Efendi’nin eşi vefat ettikten sonra oturduğu konağı istediği gibi yöneten kişi olmuştur. Avrupai tarzda mobilyaları konağa getirir, çıplak kadın resimlerini duvarına asar, Fransızca kitaplar okur, opera parçaları ile vaktini geçirir. Her iki çocuğunu da bu hayat tarzında yetişmesini sağlar. Bu Batı hayranlığı onu öylesine hapsetmiştir ki bir zaman sonra konak içinde Türkçe konuşulmasını bile yasaklamıştır.

1920’lerde yazılmış romanlardaki “züppe” karakterlere bakıldığında artık bunun alay konusu olmadığı görülür. Berna Moran “Alafranga Züppe’den Alafranga Haine” adlı yazısında bu konuyu şöyle açıklar: “Peyami Safa ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1920’lerde yazdıkları romanlardaki alafranga züppe artık toplumda az rastlanan alay konusu bir adam değil, Batılılaşmış bir zümredir.”** Bu zümre sayısı arttıkça toplum tarafından “züppe”lik normalleştirilmiş ve ulaşılmak istenen insan tipi haline gelmiştir.

Konağın içinde yaşayan üçüncü kuşak ise Servet Bey’in kızı Seniha ve oğlu Cemil’dir. Eserin en aktif karakteri olan Seniha ne dedesi Naim Efendi gibi örf ve adetlerine bağlı, ne de babası gibi “gülünç” yaşamından mutludur. Seniha birinci ve ikinci nesilden farklı olarak tutunamamış, bunalımlı “asır sonu” olarak tanımlanan; Naim Efendi’nin sevdiği, toz kondurmadığı torunudur. Seniha hakkında Yakup Kadri “ daima en son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi” der. (s. 20) İçinde yaşadığı bunalımı da şu sözlerle ifade eder:

 

Bu ev, bazı günler, bazı saatler ona bir mezar gibi görünüyordu. Nefesi darlaşıyor ve sokağa fırlamak, koşmak, haykırmak istiyordu. Ta on dört yaşından beri kalbinde bilmediği yerlerin, görmediği şeylerin, tanımadığı kimselerin hasreti vardı. (s.48)

Daima bir değişim içinde olan Seniha’nın bu değişimine neden olan en önemli faktörlerden biri okuduğu yabancı romanlardır. Yazarın vermiş olduğu bu ayrıntı aklıma ilk olarak Gustave Flaubert’in Madam Bovary adlı romanını getirdi. Madam Bovary ile Seniha karakterini ilişkilendirmek pekâlâ mümkündür. Kendilerini diğer insanlardan üstün görerek hep daha iyi ve daha mükemmelin peşinde olan iki karakterin bir diğer özelliği de okudukları romanlardaki kahramanlara özenerek gerçekten kurtulma ve bulundukları konumdan kaçma eğilimleridir. Seniha’nın da aslında hayali tam da budur: Avrupa’ya giderek orada hayat sürmek.

Seniha, pazartesi günleri konakta verilen çay partilerinde tanıştığı Faik Bey’e ilgi duymaya başlar. Avrupa’nın birçok şehrinde bulunmuş olan Faik Bey, tamamen yüzünü Batıya yöneltmiş bir karakterdir. Romanda yazar, Faik Bey’den şu şekilde bahseder.

Bir mecliste hikâyeler anlatmayı, kadınlara üstü kapalı imalı lakırdılar söylemeyi, oturup kalkmayı, piyano çalmayı, dans etmeyi, hulasa Garplı salon adamının bütün gösterişlerini kendine tamamıyle mal etmiş, mevcudiyetine sindirmişti; sair gençler, onun yanında beceriksiz, çiğ, züppe, çocuk ve bayağı görünürlerdi. (s.32)

Seniha’nın ona duyduğu ilginin altında Faik Bey’in Avrupa ile arasındaki köprünün varlığı yatmaktadır. Bir süre sonra iki genç aşk yaşamaya başlar ve bütün İstanbul’a bu haber yayılır. Kumar bağımlılığı nedeniyle parasının çoğunu kaybeden Faik Bey en sonunda Seniha’dan para ister. Seniha’nın yaşamış olduğu aşk da artık yavaş yavaş etkisini yitirmeye başlamış ve Avrupa’ya gitmek bir hayal olmuştur.

Eserdeki bir diğer önemli karakter ise Hakkı Celis’tir. Naim Efendi’nin torunu ve aynı zamanda Seniha’ya aşık bir gençtir. Seniha’nın düzenlemiş olduğu çay partilerde Seniha’ya yazdığı şiirleri okur, bir bakıma aşkını hissettirmeye çalışır. Her ne kadar Seniha şiirleri dinler gibi gözükse de gözü Faik Bey’dedir.

Duygusal, utangaç ve narin bir yapıya sahip olan Hakkı Celis, verilen partilerde genellikle hep dalga konusu olur. Eserde Hakkı Celis Faik Bey’in küstah ve kaba biri olduğunu, Avrupa’ya gitmiş olmasına rağmen Musset’in kim olduğu hakkında bir bilgi sahibi olmamasını garip bulduğunu, bu şımarıklığına rağmen Seniha’nın ona karşı duygularının olmasına şaşırdığını söyler. (s.71)

Hakkı Celis Seniha’ya duyduğu aşkı ve çevresindeki insanları yavaş yavaş sorgulamaya başlar. Bir iç konuşmasında şunları söyler:

Ne acayip âlem! Burada, herkes kendini eğleniyor zannediyor; fakat, hepsi de can sıkıntısından ne yapacağını şaşırmış, tepinen, bağıran ve bir an evvel sızıp uyumak için sarhoş olan birtakım biçarelerdir. Zavallı insanlar kendi kendilerini nasıl aldatıyorlar! Ve bir hayaliham (Gerçekleşmeyecek bir düş) peşinde ne çok para, ne çok vakit, ne çok sıhhat sarfediyorlar. (s.420)

Hakkı Celis karakteriyle beraber okuyucu, yazarın da sesini duyar. Romanda üçüncü nesilden çok farklı olan Hakkı Celis, Tanzimat devriyle beraber gelen “Batılı olma” gayesinin ne derecede yanlış olduğunu kendisiyle beraber okuyucuyu da sorgulatan bir karakterdir. Hakkı Celis’in hassas yapısıyla, yazdığı ve okuduğu şiirlerle Yakup Kadri, Fecr-i Ati dönemine göz kırpar. Yazar, Fecr-i Ati’nin içinde olduğu dönemdeki sessiz uykusunu ve bu uykudan uyanışını, Hakkı Celis ile birlikte ortaya koyar:

Millet, ona bazen kilometrelerce toprak üzerinde yığılmış bir kocaman ceset halinde göründü. Bu cesedin üzerine dünyanın dört köşesinden çıkmış bir sürü haşarat hücum ediyor ve kendi kıyafetinde alay alay insan bu haşaratları dağıtmaya koşuyordu. Her ceset gibi, bunun da bitmesi lazım gelirdi. Hakkı Celis, bu müthiş fikir ve bu korkunç şüphe ile bir hafta sonra Çanakkale’ye sevk edileceğini düşündü. Evet, bu genç adam, istemeyerek, bilmeyerek, Naim Efendi hıçkırıklarında devam etsin ve Seniha Almanyalı, Avusturyalı zabitlerle rahat rahat çay ziyafetleri verebilsin diye, bir hafta sonra Çanakkale’ye, hayatına doymadan ölüme gidecekti! (s.386)

Osmanlı’nın Balkan ve Trablusgarp savaşları, 1. Dünya Savaşı’nın maddi ve manevi her alanında meydana gelen çatlakların –hatta yıkılmaların- sesini duyabilenler yalnızca Naim Efendi ve Hakkı Celis gibi kişiler olmuştur. Batı’ya özenme duygusunun getirdiği değişimlerle birlikte savaşın, yokluğun, kaybetmenin bilinci ülkenin üst tabakalarında idrak edilmemiş ve eğlence düşkünü nesillerin yetişmesine neden olmuştur. “Hasta adam” olarak görülen Osmanlı’da bu zümre yalnızca gününü gün etmiş, dilini ve milletini bir kenara koymuş ve Batılılaşmanın dozunu ciddi manada kaçırılmıştır.

Hayır! Hayır! Millet denilen şey Naim Efendi gibi müstehaselerle, Senihalar ve Faik Beyler gibi sefil iştahlı insanlardan mürekkep bir varlık değildi. Bunlar milletin çürüyen ve dökülen tarafıydı. Ve havaya kalkan sekiz yüz bin kılıç, işte, bu kangren olmuş uzvu kesip atmak içindi. (s.387)

Hakkı Celis’in Seniha’ya duyduğu aşkın tamamen yok olduğunu söylemek hatalı olur. Faik Bey ile yollarını ayırmış ve Avrupa’ya giderek ailesinden kalan paralarla günlerini geçirmiş olan Seniha nihayetinde parası bitince babası Servet Bey’in taşındığı Şili’deki apartman dairesine gider. Hakkı Celis, Seniha’yı görmek için yanına gider. Küçüklükten beri derin bir duyguyla sevdiği, kendisinden bir-iki ay büyük olan ve “Seniha abla” olarak seslendiği bu güzel siluet gün geçtikçe yerini ahenksiz, soluk, “bir teyze gibi” olgun ve yorgun bir kadına bırakmıştır. Hakkı Celis hem kendi yaşadığı ruhsal değişimin etkisiyle hem de Seniha’da gördüğü fiziki değişimin farkına vararak şu sözleri söyler:

Seniha abla, bizi pişiren ıstıraptır; gezip görmek değildir. Sizden evvel kaç kişi Avrupa’ya gitti geldi. Bunların bazılarının kıyafetlerinde epeyce değişiklik gördüm, fakat ruhlarında ne değişti; bilmiyorum. Bunlar bize oradan, başlarında bir acayip sarhoşluk ve gözlerinde safiyane bir hayretle avdet ettiler. Seniha abla, siz de bunlardan biri misiniz? (s.331)

Seniha zoraki bir kahkahayla güler ve Hakkı Celis’e hiçbir zaman hayat adamı olamayacağını söyler. Bunun üzerine Hakkı Celis yarı ciddi bir tavırla şöyle der: “Öyleyse ölüm adamı olurum.”

Hakkı Celis’in yaşadığı dram yalnızca Seniha’ya duyduğu aşka karşılık bulamaması olarak okunmamalıdır. Kiralık Konak’ta Seniha, Batılılaşma sorununun bunalımlı neslini sembolize etmektedir. Hakkı Celis romanda yeri geldiğinde gerek çevresindekilerle girdiği diyaloglarla, gerek iç konuşmalarıyla yanlış olanın karşısında durmuş ve insani sorumluluğunu bu anlamda yerine getirmiştir. Vatan, millet, hürriyet kavramları aslında Seniha’nın cevapsız aşkıyla anlam bulabilmiştir.

SONUÇ

Yakup Kadri’nin yazmış olduğu Kiralık Konak, Osmanlı Deveti’nin ağır ağır çökmeye başlayan zor bir dönemin yansımasıdır. Romanda Batı’nın baş döndüren değişim rüzgârlarının üç kuşak üzerindeki etkileri anlatılmıştır. Türk edebiyatının Tanzimat’tan bu yana üzerinde durduğu “züppe” tipinin sosyal alanda farklılaşmış olduğu görülmektedir. Fecr-i Ati’nin 1912’de dağılmasından Kiralık Konak’ın yazıldığı tarihe kadar -üzerinden on sene geçmesine rağmen- kendi portresini Hakkı Celis vasıtasıyla çizmiştir. Karakterin konuşmalarında adeta Yakup Kadri’nin sesinin duyulması, eser içinde önemli bir yer tutmuştur.

KAYNAKÇA

Bu değerlendirme yazısı içinde yapılan alıntıların hepsi, romanın PDF formatı içinden seçilmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Kiralık Konak. http://www.sanal-kitap.com/download.php?bookid=11136 (e.t.: 5.11.2020)

**Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, 1997, İletişim Yayınları: İstanbul.

Yazan Esra

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yarım Filmi Odağında Kadın Cinayetleri

Jean Paul Sartre’ın, Albert Camus’nün Ölümü Üzerine Kaleme Aldığı Yazı