in

Anıt Ağaç

Bastığım her pedal sırtımda ter oluyor. Az kaldığını biliyorum, ya da az kaldı, telkinlerim işe yarıyor. Tırmanan asfalt zemin gözümde hep aynı, değişmiyor. O değişmedikçe ben inadına değişiyorum. Okuduğum okullar gözümün önünde akıyor, verdiğim sınavlar. İşsizlik ile sınanmıştım bir dönem. Birazdan yol tırmanmayı bırakacak, terim üstümde kuruyacak. Hasta olurum diye hayıflanacağım belki. Çıkılan yokuşlardan…

Kahverengi tabela yüzünden yoldan sapıyorum. Sapa yol kısacık, kilit parke taşlı. Rengi ve şekli farklı olan, ya da şekli olmayan yol göstericiler biliyorum. Bildiklerimin ne kadarı benim? Yaptıklarımın ne kadarı ben? Yol göstericiydi babam üniversite tercihimi yaparken… Sırtım ürperiyor şimdi. Hedefim tam karşımda. Etrafına taş örülmüş bir zeytin ağacı. Yaşlı hem de çok yaşlı. Genç olanlar taş sınırın dışında bırakılmış. Gençlere özentisinden birkaç siyah zeytin ile süslemiş seyrek yapraklı dallarını. Kaç yüzyıldır burada diye merak ediyorum. Soruma yanıt vermiyor. Belki ben anlamıyorum ölmekte olan gövdesiyle söylediklerini. Vücudu toprağa doğru paramparça. Belediyenin etrafına koyduğu ahşap banklardan birine bırakıyorum teri soğumuş bedenimi.

Çehov’un “Bir Yolculuk Hikâyesi-Bozkır” kitabını okuyorum bu aralar. “Varlık, kendisini gerçekleştirmek için başkasını gerektirmeyen özgün şeydir,” diyordu orada Peder Hristofor. Bu etrafı örülü şey bir “varlık” mı? diye mırıldandığımı fark ediyorum sonra. Bozkırın ortasına bırakmak istiyorum; değirmeni geçince mola verilen o su yolunun yanı başına. Güneş kaybolup ay karartıların kıvrımlarını yeniden ortaya çıkardığı iki zaman arasındaki sisin içinde düşünüyorum onu. Alacakaranlığın içinde başka şeylere benzediğini hayal ediyorum. Ondan, sakinlerinin huzurlu uyuduğu iki gözlü bir ev yaratıyorum mesela. Ya da Ali Baba’nın kardeşini öldüren bir grup haraminin kaldırdığı toz bulutunu. Saçmaladığımı fark ediyorum. Bozkırda zeytin olmaz. Yaşayamaz orada bu zavallı. Onun burada olması tesadüflerden ibaret değil. Buranın toprağına, rüzgârına, yağmuruna, sıcağına muhtaç. Benim burada olmam gerektiği gibi… Düşündüklerimin sıkıntısıyla daha bir kararıyor zeytinler.  Bisiklet davetkâr bakıyor yine…

Babamın etrafını da taşla çevirdik. Daha doğrusu beton attık üzerine. Başucunda bir mermer ile çam ağacı, ayakucunda servi var. Kötü asfalt zeminden bir tabela ile ayrılıyor mezarlığın yolu. Mezarların arasındaki yollar kilit parke taşlı. En son ne zaman saptım o tabeladan. En son ne zaman sapacağım geri dönmemek üzere… Spinoza neden kafamı karıştırıyor şimdi? Her şey Tanrı tarafından gerektirilmiş ise… Anıt tamlaması yüzünden tüm bu saçmalamalarım. Üzerindeki siyah zeytin tanelerine rağmen ölüm kokuyor bu ağaç. Ben ölüm kokuyorum. Yokuş aşağı akan siyah asfalt ölüm kokuyor.

Yanımdan otomobil ve kamyonlar akıyor, az solumda iki büyük şehri birbirine bağlayan otoban.  Ekim ayı egzoz soluyor. Trafik ışıkları büyük bir kavunun yanında kesiyor önümü. Sapsarı bir kavun, kocaman, taştan yapılmış. Çamlıca dağı ile yolun arasına sıkıştırılmış Kırkağaç. Tekel’de çalışırken buraya da yolum düşmüştü bir kere. Devasa tütün depolarını arıyor gözlerim. Zeytinlikler tütün tarlalarını işgal ederken o depolar da büyüklüklerini yitirmiş sanki. Yol yeniden yükseliyor yeni olan her şey gibi.

Küçüklüğümde geceleri löküs lambalarının ışığında tütün kırardık. Akhisar Ovası ışıl ışıl yanardı gökyüzü misali. Ova yandıkça ellerimiz tütün yapraklarından simsiyah olurdu. Gündüz güneş yükseldiğinde tek tek topladığımız o yaprakları iğne dediğimiz şişlere geçirirdik. Gecenin çoğunda tütün yapraklarını toplarken yorulmuş göz kapaklarımız ağırlaşır, iğne elimize batınca uyku kendiliğinden bizden uzaklaşırdı. Annem öğle ezanı okununca o kapkara ellerimize zeytinyağı sürülmüş ekmek tutuştururdu. Üzerine tuz veya kuru nane serperdi tatlansın diye. Elimizi yıkamaya vakit olmadığından, ekmeğin tuttuğumuz kısımları katran olurdu. Okul zamanı geldiğinde, iğne atımı dediğimiz eylül ayının başında yani,  bütün bir yaz ellerimizde hissettiğimiz o siyahlık güneş yanığı bir iz bırakırdı yüzümüzde.  Şimdi bile içimde, çok derinlerde duyarken katran bulaşmış ekmeğin tadını, yolun düzlüğüne varıyorum. Soluk soluğa, ellerim acımış.

Hızlanıyor yine bisikletim, pedal basmama dahi gerek yok. Sağımda, ileride kapkara dumanlar saçan yüksek bir baca yükseliyor. Soma yazan tabelaya çeviriyorum yönümü, termik santral ölüm kusarken. Kahve molasını hak ettiğimi düşünüyorum artık. Sağ baldırım yeter artık diyor çünkü. Şehrin ne kadar kalabalık olduğunu gösteren yazıları okuyorum. Sol tarafımda oyulmuş bir dağ var. Etekleri yemyeşil. Ölüler kurtarmış dağın eteklerini ve yeşil kılmışlar yaşadıkları yeri. Güneş yanığı tenli, yalın ayak, sekiz on yaşlarında bir çocuk aşıyor asfalt yolu. Çocuğun baktığı yerde üç yüz bir kişinin utancından kapkara girişi var mezarlığın. Bakışları kapkara çocuğun. Defne kokusu sarıyor etrafımı, sağ baldırıma inat hızlanıyorum.

2 Yorum

Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

“So Long, And Thanks For All The Fish”* Sevgilim…

Romeo ve Juliet İncelemesi