in

Ahlaki Değerlerimiz Evrimin Bir Oyunu Olabilir mi?

Ahlâk kavramı, basit anlamıyla sosyal yaşamda ‘iyi/kötü’ ya da ‘doğru/yanlış’ olarak adlandırılan değer yargılarını ifade etmektedir. Geniş bir bakış açısından bakıldığındaysa, toplum içerisinde oluşmuş örf ve adetler, değer yargıları, toplumsal normlar ve sosyal kuralların oluşturduğu bireyin, grupların ve toplumun davranış biçimlerini belirleyen değer sistemidir. İnsan içinde bulunduğu toplumun istediği davranışları yineleyerek ‘ahlâklı’ olmayı öğrenmektedir. Ahlâk gelişimi, birey açısından toplumun tüm değerlerine körü körüne uymanın ötesinde, topluma etkin bir uyum sağlamak için değerler sistemi oluşturma süreci olarak tanımlanmaktadır. Antik topluluklarda bu mitoloji yoluyla sağlanırken günümüzdeyse kutsal metinler bu görevi üstlenmiştir.

Ahlak Kavramı Üzerine Bazı Düşünceler

17. yüzyıl filozofu John Locke’a göre insanın zihninde doğuştan gelen ahlaki bir değer sistemi yoktur. İnsan bir şeyin iyi ya da kötü olduğuna karar vermek için o şeyden aldığı öznel hazzı referans almaktadır. Bu yüzden evrensel bir kötü ya da iyi yoktur. Aynı yüzyılın bir başka rasyonalist filozofu olan Spinoza’ya göre insan sürekli kendi tutkuları tarafından ayartılarak onlara esir olmaktadır. Ancak bu esaretten kurtularak özgürleşmesi mümkündür. Bu yüzden ahlak onun için bireyin akli bilgi yoluyla kendi kendisinin efendisi olması ve kendi gücünü merkeze almasıdır.

18. yüzyıl düşünürlerinden olan J. J. Rousseau’da ahlak yerine vicdan kavramı öne çıkmıştır.  Vicdan, insanı doğruyu yapmaya yönlendiren içsel deruni bir ses ve ölçüdür. Vicdani yönün aksine davrananlar bu iç sesi/ bekçiyi susturamadıkları için pişmanlık ve acıyla kıvranırlar.

19. yüzyılın önemli düşünürlerinden Immanuel Kant,  ahlak konusunda önemli gördüğü ödev duygusunu vurgular. Kişinin içine yerleşmiş olan ödev duygusu, kişinin kendi deneyimleri yerine geçmişten beri süre gelmiş ahlak yasasından dolayıdır. Bu duygu, ona boyun eğmiş kişinin kararlarını ve eylemlerini iyi/kötü ya da doğru/yanlış gibi değerlendirmelerden geçirmeden gerçekleştirmesine neden olur.

20. yüzyılın radikal filozofu Nietzsche’ye göre ahlak, temelde ‘Efendi ve Köle’ ahlakı olarak ikiye ayırır. Bu benzetmeler bireyin kendi yaşamını yönetmek için bireysel gücünü nasıl kullanabildiğine işaret etmektedir. Nietzsche’ye göre soylu, doğası ile çelişmeyen, isteklerine, fizyolojisinin gerekliliklerine ve içgüdülerine cevap verebilen, doğal bir biçimde kendini önceleyenken; köle ise kendi yapamadığını efendisinde gördüğünde hınç ve nefret hissine kapılandır. İnsan toplumsal değil öncelikle bireysel bir canlıdır. Dolayısıyla insanın bedenini olumsuz bir değer olarak gösteren, disiplin ve ceza yöntemleriyle insanı doğasına aykırı davranmaya yönlendirerek itaatkâr kılan sistemler, güç isteminin uzantısıdırlar.

19. yüzyılda bilimde devrim yaratan evrim teorisinin babası Darwin, akıl ve ahlakı kendiliğinden gelişen güçler üzerinden açıklamış ve primatlardan ahlaki açıdan daha üstün olan insan fikrini değilleyerek dini kesimin tehditkâr bakışlarını üzerine çekmiştir. Ona göre bütün zihinsel faaliyetler beynin durumlarıyla ilişki içinde ve kalıtsaldır. Onun için önemli olan medeniyet timsali seçkinleri korumak değil aksine onların ilkel kabile insanlarıyla aynı olduklarını ortaya koyabilmektir. İnsanların alışkanlıkları ve inançları da bedenleri gibi evrim geçirmiştir. Her içgüdü, arzu, düşünce ve ahlâki yargı aslen beynin bir işlevidir. Tanrı’ya duyulan hayranlık da dâhil olmak üzere evrimle aktarılan birer mirastırlar. Dolayısıyla vicdan bile insanın kontrolü dışında bir olgudur.  Amaç, tıpkı biyolojik evrimde olduğu gibi sosyolojik evrimde de toplumu bir arada tutma ve türün ayakta kalmasıdır.

Düşünür ve tarihçi Will Durant’a göreyse ahlâk, biyolojik temelli değil kültürel bir evrimin sonucunda deneme-yanılma, seçme-ayırma gibi süreçlerin sonunda oluşan alışkanlıklardır. Bir ahlâk sisteminin amacı, insani dürtüleri, sosyal hayatın değişen ihtiyaç ve şartlarına uydurmaktır. Sürekli tekrarlanan bu davranışlar düşünüre göre zamanla insanın yapay ikinci doğası oluverir. Ahlâk her bireyin bir grupla, her grubunda toplumla ilişkiye geçebilmesini düzenlemektedir. Ahlâk kuralları çiğnendiğinde ise kişide garip bir korku, rahatsızlık ve utanma hissi oluşur ki buna da vicdan denir. Durant’a göre insanların utandıkları şeyler tamamen kendi gruplarının tabu ve adetlerine bağlıdır. Çünkü herhangi bir toplumda tabu olarak yerleşen kabuller diğer toplumlarda aksine saygı görebilmektedirler.

Tarihçi Noah Harari için, her kültürün kendi inançları, normları ve değerleri elbette vardır, ancak bunlar sürekli değişim halindedir. Kültürler çevre koşullarındaki farklılıklardan dolayı, komşu kültürlerle etkileşim sonucunda ya da kendi iç dinamikleriyle  dönüşüm geçirebilirler. Diğerlerinden tamamen yalıtılmış ve sabit bir çevrede yaşayan kültürler bile değişimden kaçınamaz. Küreselleşen dünya da etkileşimden kendini yalıtabilmiş, dönüşüm geçirmemiş otantik bir ahlâk düzeni kalmamıştır. Harari, kültürle birlikte ahlâkın da küreselleştiğini ve dönüşüm geçirdiğini vurgular.

Vicdan Nedir?

Kişinin içinde yer aldığı toplumun ahlâk kurallarını içselleştirmesinin vicdan kavramıyla yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Vicdan kavramının kökeni eski Yunan medeniyetine dayanmaktadır. Sonradan Avrupa’ya yayılarak batı düşünce sisteminde yerini almıştır. Vicdan, ahlâki bakımdan doğru ile yanlışı, iyi ya da kötü olanı dolaysız kavratan, her insanda var olduğu düşünülen ‘ahlâki bilinç’tir. İnsanın toplum içindeki davranışlarının ahlâki sorumluluğuna, kişisel aksiyonlarına ve davranışlarına ilişkin kendi öz değerlendirmesi, içsel muhakemesidir.

İnsanın ruhsal dinamiklerini bilimsel bir bakış açısıyla ele alan psikanalitik teoriye göre, çocukluk yıllarında birey, çevresinden öğrendiği toplumsal değer yargılarıyla şekillenen özel bir benlik katmanı oluşturur. Buna süperego (üstbenlik) denilmektedir. Süperego, kişiliğin vicdani ve ahlâki yönünü oluşturan, ebeveynler tarafından ödül ve ceza ile pekiştirilerek çocuğa aktarılan geleneksel değerlerin ve toplum ideallerinin içsel temsilcisi haline gelir. Gerçeklik yerine idealize edilen beklentileri ve kusursuzluğu temsil eder. Süperego, neyin doğru ya da yanlış olduğuna karar verip, kişiyi toplumsal ölçütlere göre davranmaya zorlar. Öğrenme sürecinde olan çocukta, yasakları ihlal ettiğinde suçluluk duygusu gelişmeye başlar. Ebeveynlerinin onaylamadığı düşünce ve davranışları süperegonun birinci sistemini olan vicdanda içselleştirir. Vicdan, toplumsal kabullerin dışında davranan ya da düşünen kişiyi suçluluk hissettirerek cezalandırır. Kişi bu suçluluk duygusundan kaçınmak ve üzerinden atabilmek için içselleştirdiği ahlâki ve sosyal değerler doğrultusunda davranmaya çalışır. İkinci alt sistem olan benlik ideali, ahlâk kurallarına uygun bir tutumu kişide gurur ve kıvanç duygusu yaratarak ödüllendirir. Zamanla yetişkinlerin dünyasına ait değerler ve standartlar çocuğun değer ve standartları haline dönüşür. Erich Fromm, vicdanı iki alt kategoride ele almaktadır. Bunlardan birincisini olan ve bir dış otoritenin içselleştirilmiş sesine karşılık gelen ‘otoriter vicdan’, kaynağını ebeveynler, devlet, hayranlık ve korku duyulan bir kültür, inanç ya da düşünce sisteminden alır. Bu nedenle doğruya değil, otoriteye hizmet eden sahte bir vicdandır ve Freud’un süperego kavramına karşılık gelmektedir. Oysaki hümaniter vicdan, erdemi, mutluluğu ve doğruyu gösteren insani bir yapıdır.

Ahlaki Temeller Kuramı

Günümüzde tekçi evrensel bakış açıları yerine çoğulcu bir yaklaşımı ortaya koyarak ahlaki davranışları ele alan ilginç kuramlardan biri Ahlaki Temeller Kuramı’dır (ATK). Bu kuram ahlakın evrimsel süreçte yeniden işlenerek bir sonraki nesle aktarılmasını sağlayan genetik kodların çevresel etkenlerle şekillendiğini varsaymaktadır. Ahlaki Temeller Kuramı’nın dayandığı Jonathan Haidt ve arkadaşlarının sosyal sezgici yaklaşımı, ahlaki yargıların sezgisel süreçlere dayandığını savunmaktadır. Bu şekilde otomatik yargıya varıldıktan sonra mantığın devreye girerek yargıyı meşrulaştırdığı düşünülmektedir. . Örneğin, insanlara herhangi bir zarar içermeyen bir ensest senaryosu verildiğinde, insanlar çoğunlukla otomatik olarak bu eylemin yanlış olduğunu düşünmekte, ancak neden diye sorulduğunda otomatik olarak makul bir cevap verememektedirler. Daha sonra üzerine düşündüklerinde muhakemelerini kullanarak bir meşrulaştırma yolu aramaktadırlar. Başka bir örnekteyse, acilen tuvaleti silmek zorundasınız ve evde bir peçete ya da bez yok, silebileceğiniz tek şey bağlı bulunduğunuz ülkenin bayrağı. Bu bayrağı bez olarak kullanmanın ne derece ahlaki olup olmadığı insanlara sorulduğunda bazıları bu davranışı ahlaki olarak yanlış bulduklarını belirtmişlerdir. Bazılarıysa bu durumda ahlaki açıdan bir sakınca görmemiştir. Peki, size göre bu durumun ahlakla ilgisi var mıdır?  Ahlaki Temeller Kuramı kişiler arasında bu farklılıkları yaratan şeyin ne olduğunu incelemektedir. Kuram, ahlakı temelde beş farklı sezgi üzerinden tanımlamaktadır: bakım/zarar (care/harm), adillik/hilekârlık (fairness/cheating), sadakat/ihanet (loyalty, betrayal), otorite/yıkım (authority/subversion), kutsallık/yozlaşma (sanctity/degradation). Bu sezgilerin her birinin de evrimsel bir adaptasyona karşılık geldiğini belirtmektedir.

Bu noktada yanıtları alırken zihnin otomatikliği (automaticity) bilişsel yaklaşımlar için önemli bir olgudur. Zihin iki tip işlem modeli ile yargıya ulaştığı savunulmaktadır. Bunlardan Tip-1 olarak adlandırılan süreç zihnin az enerji sarf ederek, hızlı, otomatik ve sezgisel süreçlerine karşılık gelir. Tip-1’in evrimsel açıdan eskilere dayanan ve çoğu hayvanla ortak olan bir yapısı olduğu düşünülmektedir. Tip-2 ise evrimsel açıdan Tip-1’e göre daha geç oluşmuş, insana özgü, analitik bir zekâ gerektiren, fazla enerji harcatan kontrollü süreçlere karşılık gelmektedir. Örneğin, boş bir yolda araba kullanırken, ya da kalabalık bir ortamda kızgın bir suratı çaba harcamadan tespit ederken Tip-1;  kalabalık bir ortamda belirli bir insanın sesine odaklanırken, ya da bilimsel bir makale yazarken Tip-2 denilen süreci kullanmaktayız.

Yapılan araştırmalarda analitik düşünmeyle muhafazakâr tutumlar arasında ters orantı olduğu da ortaya konulmuştur. Dini inançların sıklıkla içinde doğulan kültür ve sosyalleşme süreciyle öğrenildiği malumdur. Dinsizlik ise daha çok mantıksal bir takım sorgulamaların sonucunda ortaya konan bir eğilimdir. Bunun yanı sıra deneysel alanda, az enerji sarf etmeyi sağlayan sezgisel düşünmeye yönlendirmenin muhafazakâr politikalara desteği arttırdığı da ortaya konmuştur. Sıklıkla doğu coğrafyasında karşılaşılan bütünsel (holistik) kültürel düşünme örüntülerinin muhafazakâr tutumlarda artışa neden olduğu görülmüştür. Aksine genellikle batı kültürüne yerleşmiş, bir sistemi anlamak için o sistemin küçük parçalarına odaklanan analitik düşünme örüntülerine yönlendirmenin de sosyal liberal tutumlarda artışa sebep olduğu ortaya konmuştur.

Bahsi geçen örnekler bilişsel ikili işlem modeli hakkında, ahlaki yargıların boyutunu da anlamak için fikir vericidir. ATK, ahlaki değerleri kısaca beş sezgisel temel üzerinde ele almaktadır.   Bunların ilki olan zarar/bakım, kişilerin nesline ait bireyleri koruma ve onlara bakmanın ahlaki boyutudur. Zarar boyutunun evrimsel bir avantaj sağladığı ortadadır. Hatta en temel ahlaki ilke olarak ele alınması mümkündür. Gücü yetenin zayıf olana saldırdığı bir ortamın oluşmaması fakat oluştuğunda da doğrudan (yasal ceza) ya da dolaylı (gruptan dışlamak, kötülemek, ününü zedelemek) olarak bu kişinin cezalandırılmasıyla olumsuz durumun önüne geçilmesi sağlanırken gruba zarar veren kişinin de hayatta kalarak eş bulması zorlaşmaktadır. Eski bir primat çalışmasında Hint maymunlarının zinciri çektiğinde yiyecek gelmesine rağmen karşıda hiç tanımadığı bir başka Hint maymununa aynı anda elektrik şoku verildiğinde zinciri çekmeyi tercih etmedikleri görülmüştür. Maymunlar yiyecek alamama uğruna karşıdaki kişiye zarar vermekten kaçınmışlardır. İkincisi sırada yer alan adalet/hilekârlık, bir grubun içinde yaşayan insanların uyumu bozanları tespit etmesi için gelişen eşitlik ve adalete dair ahlaki boyuttur. Bencil genlerin bir sonraki nesle aktarılmasını önleyerek topluluğun neslinin devamı için gereken büyük ölçekli işbirliğini devam ettirme sezgisidir. Primatlara dair ahlak çalışmalarında da en sıklıkla çalışılan iki boyut zarar ve adalet boyutlarıdır.  Çok ünlü bir çalışmada kapuçin maymunlarına jetonla salatalık dilimi değiş tokuş etme süreci öğretilmiştir. Maymun kafesten her jeton uzattığında karşılığında bir adet salatalık dilimi almaktadır. Salatalık maymun için düşük değere sahip bir yiyecektir. Maymun bu eylemi tekrarlarken yan kafeste başka bir maymun da aynı işle uğraşmakta ve her seferinde bir jeton karşılığında düşük değere sahip bir salatalık dilimi almaktadır.  Araştırmacılar denek maymunlardan birine bir noktadan sonra salatalık yerine besin değeri yüksek olan üzümü vermeye başladıklarında yan kafesteki maymunun son derece rahatsız olduğunu ve elindeki salatalığı dışarı atıp %80 oranında reddettiği görülmüştür. Üstelik aynı davranış yandaki maymuna jeton değiş tokuşu yapılmamasına rağmen üzüm verildiğinde de gözlenmiştir. Aynı deney şempanzeler üzerinde denendiğinde de benzer sonuçlar bulunmuştur. Bu bulgular, insan dışı primatların daha az karmaşık olan bir adalet hissine sahip olabileceğini göstermektedir.

Üçüncüsü sadakat/ihanet boyutudur. Kişinin kendi grubunu koruyup kayırmasını, onlara sadık kalmasını, diğer gruplarla yarışta olan kendi grubunun öne geçmesini sağlatan ahlaki boyuttur. İnsan dâhil çoğu primat gruplar halinde yaşar ve insanın tek farkı diğerlerinden daha büyük gruplara ( milliyetler, dinler, aileler, futbol takımları, cemiyetler vb.) dâhil olabilmesidir. Örneğin, henüz birkaç aylık insan bebeklerinin aynı ırk ve dile mensup kişileri bu gruplara mensup olmayanlara tercih etme eğilimi gösterdikleri görülmüştür. Ayrıca yapılmış araştırmalardan elde edilen bulgulardan, kişilerin rastgele atandığı gruplarda kendi gruplarından olan insanları karşıt gruplardaki insanlara göre daha fazla sahiplendiği görülmektedir.

Dördüncüsü otorite/yıkım boyutudur. Bilindiği gibi gorillerden su aygırlarına ve insanlara varıncaya kadar birçok memeli hiyerarşik sosyal bir düzende birlikte yaşamaktadır. Bu yapıda ayakta kalarak fayda sağlama yolları aramaktadırlar. Otorite/yıkım, zarar görmemek için otoriteyi kabul, (insanlarda otoriteye saygı şeklinde de gerçekleşen) ona teslim olma ya da otoriteyi yerinden edip onun yerine geçerek sosyal düzeni devam ettirmeye karşılık gelmektedir. Örneğin bazı deneysel çalışmalar, grup üyelerinin genellikle otoriter baskın üyeyi takip etme ve yüksek otoriteye sahip üyeyle etkileşime girmeye istekli olduklarını göstermiştir. Yine de otorite ve ahlak arasında yapılmış doğrudan bir çalışma henüz literatüre girmemiştir.

Sonuncu olarak kutsallık/yozlaşma boyutuysa insan soyunun ayakta kalabilmesi için hastalık yapıcı olan mikrop, parazit gibi hayati tehlikelerden kaçınmasından yola çıkmaktadır. Bu noktada iğrenme duygusu adaptasyon için gelişmiş evrimsel bir duygu olarak devreye girmektedir.  Bu temizlik ve korunma duygusunun zamanla gıda, eş seçimi, arkadaş ilişkilerinde de içselleştirildiği düşünülmektedir. Örneğin, cinsellikle ilgili meselelere önem veren muhafazakârlar, ülke dışından gelen göçmenlere ve normatif olmayan cinsel tercihli kişilere karşı ahlaki bir olumsuz (iğrenme) tepki göstermektedirler. Dolayısıyla kutsallık boyutu fiziksel/ruhani temizlik, namus ve arzuların bastırılmasıyla alakalı bir ahlaki boyuttur.  Bu ahlaki boyutların birçoğu birey yerine grubu koruyan ve bağlılığı güçlendiren, bencilliği bastırmaya yönelten ahlak ilklerine karşılık gelmektedir. Politik gruplar arasındaki zıtlaşmaların temelinde de bu beş ahlaki boyutta meydana gelen zıtlaşmaların olduğu düşünülmektedir.

Benliğimizi, eylemlerimizi ve söylemlerimizi oluşturan ahlâki değer yargılarımızın gerçekten mantıklı, doğru ya da iyi olduğuna nasıl karar veriyoruz? Onay aramak, kabul görmek ve hayatta kalmak için benimsediklerimizin cidden farkında mıyız? Yaşamak istediğimiz toplum yapısı ayak uydurmaya çalıştığımız toplumla örtüşüyor mu? Bir grubun ayakta kalabilmesi ve diğer grupların üzerinde hâkimiyet kurabilmesi aslında bir güç mücadelesinden başka nedir ki? Kökenini gerçekten bilmediğimiz sadece inandığımız kutsallarımızı ve tabularımızı sorgulamamak kolaycılığımızdan olabilir mi? Hangi gruptan olursa olsun otoritenin güvencesi yerine bireylerin tek tek özgürlüğünün olduğu bir toplumdan neden korkuyoruz? Yaşanılan her şey yalnızca soyumuzun ayakta kalabilmesi için gibi görünüyor. Tüm gruplar, tüm savaşlar, tüm ilişkilerin altında yatan dinamik soyun devamı için sanki. Siz peki Tip-1 mi Tip_2 misiniz? Sorulacak çok soru var.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

0

Albert Einstein Sosyalizme Neden İhtiyacımız Olduğunu Anlatıyor

Nietzsche’yi Ağlatan Kadın: Lou Andreas Salomé