in

8MG Risperdal

İnsan sesi moralimi bozuyor. Her defasında yine nasıl bir yerden vuracaklar, ne tür negatif bir hikayeye tanık olacağım diye endişeleniyorum. Bu dünya negatiflik üzerine kurulmuş.

Örneğin şarkı sözleri kötü durumda kalan sevgilileri, acı çekilen durumları veya azınlığın yaşadıklarını anlatıyor. Bazı besteler gideni aşağılamayla ilgili veya nasıl da acı çekiyorsun gibi kötü bir olaydan beslenmese bile, bu sefer bireysel olarak bazı duygulara olan bağımlılıklarını vurguluyor. Hatta biraz daha ileri giderek; bizi üzerek kazanılan paranın da haklı bir sebebi olmamalı diyorum bazen.

Reklamlar mutluluğun formülünü ve bu sonsuz depresyondan tanıttıkları çeşitli ürünlerle nasıl kurtulabileceğimizin cevabını veriyor. Her bir reklam başka bir bilge kişilikten çıkmış fikir gibi. Komedi filmleri bile karakterlerin başına gelen negatif olaylar üzerine kurulu. Öyle sanıyorum ki başımdan geçen herhangi bir olayı bu senaristlere anlatsam, tamamen olayın bambaşka yerinden alıp yeniden kurgulayarak bende iğneleyecek bir şey bulabilirler. Tıpkı espirilerle sizi sürekli aşağılayan, ama hayatınızdan çıkaramadığınız kötü bir arkadaş gibi. Hayatınızdan çıkmıyor, çünkü dünyada sadece ikiniz kalmışsınız. Ama sizinle ilgili negatif ve dünyadan geriye kalanı anlatan tüm konuları bir tek o iyi biliyor. Tartıştıkları elitizm belki de budur, bilemiyorum.

Etrafta şahit olduğum konuşmalarsa, üçüncü şahısların ayıplanan davranışlarını, onların hayatını eleştiren, onların ne büyük yanlışlar yaptıklarından yakınarak birbirini onaylayan insanların dışarı atılan bu zehirli oklar sayesinde samimi dostluklar kurabildiği negatif temellere dayanıyor. Üzücü.

Bazıları çok şanslı. Ama artık bunun bir tesadüften ibaret olmadığını düşünüyorum. Düşüncelerle, isteklerle, niyetlerle bağlantılı şekilde simüle edilmiş evrenin bizleri bulunduğumuz mekana kilitlediğine olan inancım gün geçtikçe büyüyor. Bazen bir oyunda ufak bir yanlış tıklamayla domino taşları gibi büyük olayları değiştirip oyunun kaderini belirleyen bir yanlışa imza atabiliyoruz. Düşündüğünüzde böyle bir şey imkansız gibi. Bazen o gün, o fikrim olmasaydı şu kişiyle yıllarımı geçirmeyecek, şu işe girmeyecektim bu nasıl olabiliyor akıl dışı bu! Diyorsunuz. Ne demek istediğimi anlatabilmişimdir umarım.

İlişkilerde de bu böyle. Karşıdakini nasıl daha duygusal bir pozisyona sokabilirim, onu nasıl etkileyebilirim diye bazı hareketlerde bulunabiliyoruz. Kendimizi sevdirirken, diğerinin hayatında izler bırakmak isterken en güzel sahte halimizi takınıyorken o güzel sözler ve mimikler, ben yanında olmadığımda o beni özlesin, acı çeksin diye yapılıyor sanki.

Markete gidip üzerinde gülümseyen tavuklar, mutlu inekler bulunan sevimli et paketleri satın alınıyor. Oysa o bir insan da olabilirdi. Akıl yaşı 3 ile 5 arasında bir kardeşiniz gibi, kendisine yiyecek veren mezbaha sahiplerine adeta aşık. Onlar ne derse doğru biliyor. Bir an düşünün bir çeşit Nazi topluluğunun elinde 1 metrekare içinde doğuyorsunuz, sevdiğiniz kız süt versin diye sürekli hamile bırakılıyor. Kardeşinizi daha bebekken alıp götürmüşler. Size kardeşinize ne olduğunu söyleyeyim mi? Onun boğazını kestiler. Kollarını bacaklarını kopardılar. Bazılarınız diğerlerine saldırmasın diye dişleri sökülmüş, elleri kesilmiş şekilde ileriki tarihte et endüstrisinde yerini alacak şekilde yaşatılıyor. Anneniz; o küfür edildiğinde sağa sola saldırdığınız Anadolu kadını hani. Sütüyle size yapılan bu acımasızlığı devam ettirecek yeni bir nesli büyütüyor. Kendilerine yapılanı anlayamayacak kadar masum ve sevgi dolular. Aşağı yukarı daha akıllı bir ırka mensup olduğumdan kardeşlerimi yemek değil, sevmek istiyorum.

Masum deyince yakın zamanda bu kelimenin aksi yönde yazılmış Masum dizisi ve Masumlar Apartmanı geliyor aklıma. Örneğin tuvalet temizliğine önem verdiğinizi düşünün ama senarist sizi öyle bir tanıtıyor ki ruh hastası gibi anılmanızı sağlıyor. Bu alkışlanası bir iş belki de. Ama tuvaletlerin leş gibi olduğu bir ülkede çişini bokunu temizleyemeyen diğerleri değil de, temizlik takıntısı olan birini garip diye tanımlamak bence tam da negatifin dibidir.

Mesela Burhan Altıntop belki etrafında iyi eğitim görebileceği bir imkan bulunmadığı için, belki ailenin böyle bir kavramdan haberdar olması imkansız olduğu için donanımlı bir eğitim almamış, bunun yerine sahte bir benlik yaratmış olabilir. Uykusuz’un cinsiyetçi ve delilerle problemi olan çizerleri ne düşünür bilemiyorum ama zeka farklılıklarının aşağılanması da bir tür negatiflik olsa gerek. Özellikle de 20 küsür sene bu devam ediyorsa biri hatırlatmalı diye düşünüyorum. Komik görünüyor olabilir, fakat bence burada önemli olan, sunulanın kişiyi veya bu kişiye benzerlerini gördüğümüzdeki tepkiyi deforme ederek nasıl negatif bir perspektiften görmemiz gerektiğini bize dayatması.

İnsan yaratımları moralimi bozuyor. Yine nereden vurabileceklerini görebiliyorum. Uzaktan duyduğum mırıltılar yine kötü bir şeyden bahsediyorlar. Biliyorum. Şu kahkahalar bile bir güzelliğe değil. Bu kadar örnekten sonra tahmin etmeme bile gerek yok. Mehmet Pişkin intihar ediyor. Öyle güzel bir kardeşimizmiş ki… Birkaç yıl sonra bu son videosu instagram’da bir yerlerde paylaşılmış. Tekrar izliyorum. Altında yazılanları görüyorum. Dehşetle! Sadece görüyorum. Bu insanlar nasıl var olabiliyorlar merak ediyorum. İçimde reflü benzeri bir yanma başlıyor. Bir ağıt, bu toplumun yetiştirdiği zavallılık hakkında dışarı çıkıp son aldığım nefeslere kadar, yok olana kadar her bir yaratımına karşı bağırmak, küfretmek istiyorum. Bunları o videoya ve beraberindeki intihara diyebildikten sonra bu toplumdan kimsenin kendisine yapılan herhangi bir haksızlığa karşı yakınmaya hakkı yok. Eminim.

Uzun süredir dünyanın tahtadan yapılmış bir kopyasında yaşıyorum. Her bir şey çoktandır renksiz. Özlediğim bir şey yok. Kurabildiğim bir gelecek hayalim yok. Negatiflikten beslenen sevgililer, aslında dışarıya karşı empati kuramayan, ama birkaç kişiyle çıkarları doğrultusunda içi boşaltılmış dostluklar kurmuş insanlar, kendini kazıklamadığında senin aptal olduğunu düşünen bile var. Nasıl bir fanusta yetişmişsen? Diye sordu biri bana. 🙂 İyi ki o fanustaymışım, iyi ki sen değilim.

Böyle şeyler söylediğime bakmayın. Yıllardır kendimle de kavgalıyım. Özellikle hastalıklarımla. Sindirim sistemimde düzeltilemeyen problemler var. Biraz pizza yesem mide koruyucu almalıyım mesela, huzursuz bağırsak sendromu olduğumu bilmeme rağmen, karnımda ölüm gibi bir gaz sancısına neden olacağını bilmeme, gözlerimden yaşlar akacağını bilmeme rağmen barsaklarımı bilinçli olarak mahvedecek besinler tüketiyorum. Gece reflü küçük bir magma parçası yutmuşum gibi 6 saat sancıyor, uyuyamıyorum. Yatamıyorum. Ama kavgalıyım iç organlarımla. Kızgınım çünkü böyle bir hastalığa sahip olduğum için kendime. Neden ben?! Belimde ve boynumda fıtığım var. Bunlar kendiliğinden olmadı. Hepsini ben bu hale getirdim. Üzüle sıkıla, bile bile bu hale geldim.

Sistem sizi bir kez dışkılamışsa artık ne olduğunuzun bir önemi yok. İsterseniz böyle ortamlarda çalışmak istemiyorum deyip işi bırakın, ister Okcupid’de kendileri ne kadar inkar etseler de kızların resimlerdeki Audi’ye, gidilen tatil mekanlarına sizden daha fazla önem verdiklerini söyleyin. İsterseniz en özel duygularınızı, sevginizi verin insanlara. Şunu biliyorum ki dışarıda gördüğüm kızların o saatlerce yapılan makyajlar içi boşaltılmış bir ilişki için. O iki arkadaşın başkalarını eleştirerek yaptıkları sohbetteki samimi duygular bana değil. Kendi aralarındaki bir konu bu. İçinde olmak istemediğim şey beni aşar.

Yaşadığı yeryüzüne kör, spesifik olaylarda boğulmuş büyük bir organizmanın içindeyim. Bundan çok sıkıldım. Kendimi 30 yıl önce eve gitmemek için oyaladığım günlerdeki gibi hissediyorum. Evdeki rutin kavgaların beş dakikada bir değişen konularından biri olmak zordu. Ama gel gör ki kabus giderek büyüdü. O zaman en azından dışarıda bir hayat umudu vardı. Şimdiyse sadece oyalanıyorum. Bir saat iş, biraz oyun, sonra sigara içeceğim, biraz internete bakarım, sonra az bir online eğitim, yine sigara içerim. Biraz oyun… Bir şeyler yerim, sigara içerim… Biraz internet… Sigara içerim. Oyun…. Biraz uyku, sonra kabusa tekrar uyanış.

4 Yorum

Cevap Yazın
  1. Sultanahmet’te ortada şahane bir havuz var orda oturdum hissettiklerini düşündüklerini okudum anlamaya çalıştım hatta anladimda benimde insanları sevdiğim söylenemez sevdiklerimle yaşıyorum kendim böyle güzel yerlere gidiyorum ruhumu açmaya üstüme gelen olumsuzluklarla basetmeye çalışıyorum müziğe ve tabiata birkaç sevdiğime sığınıyorum mümkün olduğunca güzel şeyleri beni germeyen ortamlarda olmayı deniyorum bazan da buluyorum olumsuzlukları yok saymayı ve hatırlamamayi tercih ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

III. Güz Konçertosu

Sonsuz Yoksulluğum, Sincan Vergi Dairesi ve Bir Motorsiklet Kazası Üzerine